top of page

YURT’UN DARALAN EVRENİNDE İKİ ÇOCUK


Yurt’u düşündüğümde aklıma hep aynı duygu geliyor: İçten içe sıkıştıran ama bir türlü patlamayan bir baskı. Nehir Tuna’nın filmi, daha ilk sahnelerden itibaren seyirciyi bağırarak sarsmıyor; yavaş yavaş daralan bir mekânın içine bırakıyor. Koridorlar uzadıkça uzuyor, yatakhane ranzaları bitmiyormuş gibi üst üste diziliyor, sesler kısık ama ağır. Bütün bu atmosferin ortasında ise yan yana yürüyen iki çocuk var: Ahmet ve Hakan. Yurt, tam da onların bakışıyla anlam kazanan bir film.

Hikâyenin merkezinde Ahmet duruyor. Ergenliğin eşiğinde, bedeni büyümeye başlamış ama kimliği hâlâ sallantıda olan bir çocuk. Babası, hayatı boyunca inançlı bir çizgide yaşamış ve oğluna dair hayalini de bu çizginin devamı üzerine kurmuş biri. Ahmet’i erkek öğrencilerin kaldığı bir dini yurda emanet ediyor, gündüzleri ise görece prestijli bir okulda okumasını istiyor. Akşamları yurdun ranzalarında, gündüzleri okul sıralarında, aradaki boşluklarda evin içinde zaman geçiriyor. Ev, yurt ve okul arasında gidip gelirken her kapı ona başka bir rol biçiyor. Evde itaatkâr oğul, yurtta disiplinli talebe, okulda uslu ve başarılı öğrenci. Film, tam bu üç kimliğin ortasında sıkışmış bir çocuğun kendi sesini arayışını anlatıyor.

Doğa Karakaş’ın canlandırdığı Ahmet, filmin ağırlığını sırtında taşıyan isim. Alıştığımız öfkeli ergen kalıbına hiç uymuyor. Ortalığı dağıtan, her sahnede bağıran biri değil; daha çok bakarak var oluyor. Babasını dinlerken hem onu kırmak istemeyen bir çocuk, hem de söylenenleri içten içe tartan bir genç hissi veriyor. Yurda ilk geldiği sahnelerde gözlerinde aynı anda hem merak hem geri adım atmaya hazır bir tedirginlik var. Okulda ise iyice içine kapanıyor; öğretmenin gözüne batmamaya çalışan, yanlış bir şey söylememek için kelimelerini yutan bir öğrenciye dönüşüyor. Karakaş bu geçişleri büyük duygusal patlamalarla değil, omuzlarının biraz daha çökmesiyle, adımlarının hızının değişmesiyle, göz temasını bir anda kesmesiyle kuruyor. Bu yüzden Ahmet, sadece senaryonun üzerine yazılmış bir karakter değil, sokakta karşılaşılabilecek kadar gerçek bir çocuk gibi duruyor.

Yurtta tanıştığı Hakan, ilk anda Ahmet’in tam karşısında duran biri gibi görünüyor. Can Bartu Arslan’ın canlandırdığı Hakan, koridorların dilini biliyor. Hangi odada kime nasıl davranılacağını, hangi şakanın nerede yapılacağını ezbere öğrenmiş. Sesi daha yüksek, lafı daha hazır, gözü daha kara. Ahmet’in çekingenliğinin yanında, bu düzene çoktan yerleşmiş biri gibi duruyor. Film ilerledikçe bu “alışmış” hâlin ardında kimsesizliğin izleri beliriyor. Hakan’ın döneceği bir evi, sığınacağı bir ailesi yok. Bu yüzden yurt onun için sadece kurallarla çevrili bir kurum değil; elinde kalan tek yer, adı konmamış bir ev. Kapının dışındaki dünya ona ait olmadığı için, bütün köşelerini bildiği bu bina, bildiği tek yuva gibi duruyor.

Ahmet ile Hakan arasındaki bağ, filmin odak noktalarından biri. İlişkilerini tek bir kelimeyle tarif etmek zor. İçinde hem abi kardeşliğini andıran bir sahiplenme var, hem yan yana durduklarında güçlenen bir ortaklık hissi, hem de ikisinin de adını koyamadığı bir yakınlık. Ahmet, Hakan’a bakarken cesaretine ve lafı eğip bükmeden söylemesine hayran. Onda kendi içinde taşıyıp dışarı çıkaramadığı bir özgüveni görüyor. Hakan içinse Ahmet sadece “her şeye sahip zengin çocuk” değil; onunla birlikteyken başka bir hayat ihtimalinin var olduğunu sezdiği biri. Geçmişleri, aileleri, önlerine açılacak yollar farklı olsa da yurt duvarlarının içinde bu farklar silikleşiyor. Geriye aynı baskının altında yan yana durmaya çalışan iki çocuk kalıyor.

Nehir Tuna bu ikili dinamiği bildik iyi kötü karşıtlıkları üzerinden kurmuyor. Kendi çocukluğunda benzer bir yurtta kalmış biri olarak bu dünyanın içini iyi tanıyor ama kamerayı öfkeyle değil, dikkatle kullanıyor. Yurdu bir korku mekânı gibi sunmuyor. Gündelik hayatın sıradan ayrıntılarıyla, baskının sessizce normalleştiği bir yer olarak gösteriyor. Sabah erken kalkılan, hep birlikte aynı duanın tekrarlandığı, ayak seslerinin yankılandığı, çarşafların aynı biçimde katlandığı bir rutin burası. Asıl ağırlık, bu rutinin içine gizlenen küçük kırılmalarda ortaya çıkıyor.


Filmin siyah beyaz tercihinin hikâyeyle kurduğu bağ da çok güçlü. Yurt dünyasında her şey keskin çizgilerle ayrılmış gibi duruyor. Doğru ile yanlış, içeride olanla dışarıda kalan net sınırlarla belirlenmiş. Siyah beyaz görüntü bu zihniyetin görsel karşılığına dönüşüyor. Koridorlarda gölgeler daha sert, yatakhanelerin ışığı daha soğuk, yüzlerdeki karanlık daha belirgin. Yurt bu tonla birlikte hem zamansızlaşıyor hem de bellekte kalmış bir anı gibi donuyor. Sanki film, Ahmet’in zihninde kalan hâliyle bu yıllara bakıyor.

Kamera çoğu sahnede çocukların hizasında duruyor. Ahmet’in boyundan kurulan planlarda kapılar daha uzun, duvarlar daha yüksek, yetişkinler daha yukarıda kalıyor. Bazen kadraj hafifçe yukarı kayıyor; ranzaların üst katı, tavandaki ampul, dar tavan arası gibi ayrıntılar çerçeveyi dolduruyor. Bu tercih seyirciye çok net bir duygu geçiriyor: Bu çocukların alanı dar. Nefes almak bile güç görünüyor. Başlarını biraz kaldırsalar çarpacak gibiler.

Okula geçtiğimiz sahnelerde kadraj ferahlıyor, ışık ve renk değişiyor ama Ahmet’in üzerindeki ağırlık kolay dağılmıyor. Bu kez başka bir düzen var karşımızda. Törenler, sınavlar, karne kaygısı, sınıfın içinde işleyen görünmez bir hiyerarşi… Hepsi Ahmet’i belli bir kalıba sokmaya çalışıyor. Yurtla okul arasında aslında yalnızca kullanılan dil değişiyor. Biri itaati, diğeri başarıyı öne çıkarıyor ama “nasıl biri olunması gerektiğini” ikisi de Ahmet’in yerine tanımlıyor. Yurtta onun hakkında fısıldanan şey “parası pulu olan çocuk”, okulda kulağına çalınan etiket ise “dini yurtta kalan”. Nerede olursa olsun önce bu sıfatlarla anılıyor. Kendi sesine yaklaşabilmesi için önce bütün bu bakışların içinden geçmesi gerekiyor.

Renklerin devreye girdiği bölüm, her şeyin bir anda düzeldiği hissini yaratmıyor. Daha çok iki çocuğun ilk kez gerçekten kendi adımlarını attığı kısa bir açıklık açıyor. Yurdun kapalı havası, evdeki gerginlik, okulun baskısı bir süreliğine geri çekiliyor. Yerine küçük, kendiliğinden özgürlük anları geliyor: Denizde yüzmek, sebepsiz bir şeye gülmek, rüzgârın yüzlerine çarpmasına izin vermek. Renklerin gelişi bir süs değil; Ahmet’in dünyasında geri dönüşü olmayan bir farkındalığın başlangıcı. O gün gördüklerini artık görmezden gelemeyecek.

Film yine de bunu bir masala dönüştürmüyor. Renklerin altında hep bir kırılganlık var. Yolun nereye çıkacağını kimse bilmiyor. Çocukların omuzlarındaki yük sadece kısa bir mesafe için hafifliyor. Yurt, aile ve okulun gerçekliği yerli yerinde duruyor. Bu bölüm bir kurtuluş değil, “başka bir ihtimal var ama o yola varmak kolay değil” duygusunun sinemadaki karşılığı.

Yetişkinlere yaklaşım da aynı dengede kuruluyor. Baba kolayca kötüleştirilecek bir figür değil. Oğlunu seviyor, onun iyi biri olmasını istiyor ama kendi korkularını ve doğrularını bu sevginin üzerine bindirdiği için Ahmet’in nefes alanını daraltıyor. Anne ise arada kalmış bir sessizliğin içinde. Çocuğunu korumak istiyor ama evde kurulan yeni dengede sesinin ne kadar duyulacağını o da bilmiyor. Bu eksik iyi niyet hâli, filmin duygusunu belirliyor. Kimse tamamen kötü ya da tamamen iyi değil ama ağırlığı taşıyan yine çocuklar oluyor.

Yurttaki hocalar, okulun öğretmenleri, idareciler… Hepsi kendi doğrularının içinden konuşuyor. Kimisi sert, kimisi daha yumuşak, kimisi gerçekten iyilik yaptığını düşünüyor. Film onların niyetine değil, çocukların üzerinde bıraktıkları ize bakıyor. İyi niyet bile korku ve kontrolle birleştiğinde yara açabiliyor. Yurt bu yarayı büyütmeden, göstererek anlatıyor.

Ses ve müzik bu noktada belirleyici bir rol üstleniyor. Koridorda yankılanan ayak sesleri, toplu duaların ritmi, yatakhanelerdeki fısıltılar, okulun uğultusu, arabadaki konuşmalar… Hepsi Ahmet’in zihnindeki dağınıklığı dışarıya sızdıran bir doku oluşturuyor. Müzik hiçbir zaman duyguyu zorlamıyor; sahnenin içine karışarak atmosferi derinleştiriyor.

Nehir Tuna’nın sinemasını belirgin kılan şey bu sabır. Elinde kolayca slogana dönüşebilecek bir malzeme var: Dini yurt, aile baskısı, okul düzeni. Tuna tarafları büyütmek yerine kamerayı çocukların yanına koyuyor. “Kim haklı”yı değil, “kim bedel ödüyor”u soruyor. Bu yaklaşım Yurt’u bir mesele filminden çok, derin bir büyüme hikâyesine dönüştürüyor.

Film bittikten sonra Ahmet ve Hakan kolay kolay akıldan çıkmıyor. Taşıdıkları yükler farklı olsa da aradıkları şey aynı: Koşulsuz kabul. Kim oldukları için görülmek ve sevilmek. Yurt, bu ihtiyacın ne kadar zor karşılandığını ve hangi kavramların arkasına saklanarak çocukların sesinin bastırıldığını düşündürüyor.

Bu film üzerine yazarken, anlattığı şeyden çok tanık olduğum hâli kaydettiğimi fark ediyorum. Daralan bir dünyada birbirine yaslanmaya çalışan iki çocuğun hikâyesi bu. Biri önünde açılan yolların farkında ama suçlulukla boğuşuyor, diğeri elinde kalan tek kapıyı kaybetmekten korkuyor. Yan yana durdukça anlam kazanıyorlar. Salon ışıkları yandığında geriye şu soru kalıyor: Hayatımızda kaç Ahmet ve kaç Hakan gördük? Onlara gerçekten baktık mı, yoksa üzerlerine bir etiket yapıştırıp yolumuza mı devam ettik? Yurt, bu soruyu kolay kolay susturmayan bir film.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page