top of page

UĞULTULU TEPELER

28 Eyl
5 dakikada okunur

Emily Brontë’nin 1847’de yayımlanan ve yıllar içinde birçok kez sinemaya uyarlanan Uğultulu Tepeler romanı, bu kez Emerald Fennell’ın yorumuyla karşımıza çıkıyor. Margot Robbie’nin Catherine Earnshaw’ı, Jacob Elordi’nin ise Heathcliff’i canlandırdığı 2026 yapımı film, daha ilk sahnelerinden itibaren klasik bir edebiyat uyarlaması olmaktan biraz uzak duracağını hissettiriyor.


Ben Uğultulu Tepeler kitabını okumadım. Açıkçası romantizmin ve dramın yoğun olduğu tarihi romanlar, özellikle de merkezinde toksik ilişkilerin bulunduğu hikayeler bana çok hitap eden bir tür değil. Bu nedenle filmi kaynak eserle karşılaştırarak değil, kendi başına nasıl bir deneyim sunduğu üzerinden izledim. Emerald Fennell’ın da romanı birebir aktarmak yerine kendi hatırladığı, hissettiği ve yeniden yorumladığı bir Uğultulu Tepeler yaratmayı tercih etmesi, filmi bu şekilde değerlendirmeyi biraz daha mümkün kılıyor.


Hikaye, çocukluklarından itibaren birbirlerine güçlü bir bağla tutunan Catherine ve Heathcliff’in yıllara yayılan ilişkisini takip ediyor. Ancak burada yalnızca büyük bir aşktan söz etmek pek mümkün değil. Sevgi kadar kıskançlık, öfke, sahiplenme, sınıf farkı ve birbirine zarar verme hali de ilişkinin içinde sürekli varlığını hissettiriyor. Catherine’in Edgar Linton ile evlenmesi ve Heathcliff’in hayatından uzaklaşmasıyla birlikte bu bağ giderek daha sert, daha kırıcı ve daha yıkıcı bir hale geliyor.


Filmin süresi iki saati aşmasına rağmen beni en çok şaşırtan şeylerden biri olayların zaman zaman ne kadar hızlı ilerlediği oldu. Hikaye birkaç gün ya da birkaç ay içinde geçmiyor; karakterlerin hayatında yıllar, hatta on yıllar ilerliyor. Buna rağmen bazı önemli gelişmeler oldukça kısa bölümler içinde yaşanıp geride kalıyor. Bir sahnede karakterlerin hayatlarının belli bir dönemindeyken, çok geçmeden bambaşka şartlar içinde olduklarını görüyoruz.



Bu yüzden film uzun olmasına rağmen bana zaman zaman aceleci geldi. Özellikle Catherine ile Heathcliff arasındaki ilişkinin yıllar içinde geçirdiği değişimleri daha uzun izlemek isterdim. Aralarındaki özlem, kırgınlık, öfke ve bağlılık anlatılıyor ama bazı duygular daha tam yerleşmeden hikaye bir sonraki aşamaya geçiyor. Filmin taşıdığı dramatik yük düşünüldüğünde, bazı anların üzerinde biraz daha durulması benim için hikayeyi daha güçlü hale getirebilirdi.


Margot Robbie ve Jacob Elordi ise filmi izlemeyi kolaylaştıran iki isim. Margot Robbie’yi Catherine olarak izlemek keyifliydi. Catherine’in hem içinde bulunduğu çevreye uyum sağlamaya çalışan tarafını hem de Heathcliff karşısında kontrolünü kaybettiği anları iyi taşıyor. Jacob Elordi de Heathcliff rolünde güçlü bir ekran varlığına sahip. Karakterin sessizliği, öfkesi ve yıllar içinde değişen hali Elordi’nin fiziksel duruşuyla da destekleniyor. İkisi de ekranda seyir zevki veren oyuncular ve filmin içine tam anlamıyla giremediğim anlarda bile ilgimi korumamı sağladılar.



Hong Chau’nun canlandırdığı Nelly Dean de filmde dikkat çeken karakterlerden biri. Romanda anlatının önemli bir bölümünü taşıyan Nelly, yalnızca olayları kenardan izleyen biri değil. Catherine ve Heathcliff’in hayatlarının içinde bulunuyor, yaşananlara tanıklık ediyor ve zaman zaman gidişatı etkiliyor. Filmde de iki karakterin daha kontrolsüz ve sert taraflarının karşısında daha ölçülü bir yerde durması güzel bir denge yaratıyor.


Uğultulu Tepelerde en çok beğendiğim şey ise görsel dünya oldu.


Filmin görüntü yönetmenliğini La La Land ve Saltburn gibi yapımlardan da tanıdığımız Linus Sandgren üstleniyor. Filmin büyük bölümünün 35 mm çekilmiş olması görüntüde kendini hissettiren bir doku yaratıyor. Özellikle geniş dış mekan çekimleri, rüzgarın ve değişen havanın sahnelere dahil edilmesi, evlerin çevresindeki doğa ve karakterlerin bu alanlar içinde konumlandırılması gerçekten çok güzel görünüyor.


Kıyafetlerden mekanlara, evlerin içlerinden dışarıdaki manzaralara kadar filmin estetik tarafını oldukça beğendim. Kamera açıları ve kadraj tercihleri de birçok sahneyi görsel olarak daha ilgi çekici hale getiriyor. Hatta zaman zaman hikayeden çok görüntünün kendisine dikkat ettiğimi fark ettim.


Kostümlerin döneme birebir bağlı olmaması da bilinçli bir tercih. Kostüm tasarımcısı Jacqueline Durran, tek bir tarihsel dönemin sınırları içinde kalmak yerine farklı dönemlerden ve modern modadan etkiler kullanmış. Catherine’in kıyafetlerinde Tudor ve Viktorya dönemlerini çağrıştıran çizgilerin yanında daha çağdaş detaylar da görmek mümkün. Bu nedenle kostümlere yalnızca “döneme uygun mu?” sorusuyla bakmak filmi yanlış bir yerden değerlendirmeye neden olabilir. Burada asıl amaç tarihsel doğruluktan çok filmin kendi görsel dünyasını kurmak gibi görünüyor.



Aynı yaklaşım mekanlarda da kendini gösteriyor. Catherine ile Heathcliff’in büyüdüğü Wuthering Heights daha sert, karanlık ve doğayla iç içe bir yerken Thrushcross Grange daha düzenli, temiz ve kontrollü görünüyor. Catherine’in hayatındaki değişim yalnızca davranışlarında ya da kıyafetlerinde değil, çevresindeki mekanlarda da hissediliyor. Evlerin iç tasarımlarında kullanılan renkler, eşyalar ve boşluklar bile karakterlerin yaşadığı dünyalar arasındaki farkı belirginleştiriyor.


Bütün bunlara rağmen filmin görsel olarak ne kadar özenli olduğunu fark etmek, benim için hikayenin içine tam anlamıyla girmeye yetmedi.


Belki bunun biraz da son dönemde izlediğim yapımlarla ilgisi vardır. Peş peşe çok fazla iyi film, sahne işi ve farklı anlatım biçimi izlediğim için belli bir doyuma ulaşmış olabilirim. Uğultulu Tepeler kesinlikle özensiz ya da sıradan görünen bir film değil. Aksine yapım tasarımı, kostümleri, görüntü yönetimi ve oyuncu seçimleri açısından çok güçlü tarafları var. Yine de bütün bunları beğenmeme rağmen karakterlerle aramda güçlü bir bağ kurulduğunu söyleyemem.


Emerald Fennell’ın romanı birebir uyarlama gibi ele almaması da filmin önemli özelliklerinden biri. Yönetmen, kitabı genç yaşlarında okuduğunda onda kalan hislerden ve yıllar sonra hatırladığı bölümlerden hareket ettiğini anlatıyor. Bazı hatırladıklarının romanda aslında hiç bulunmadığını sonradan fark ettiğini de söylüyor. Filmin resmi adında “Wuthering Heights” ifadesinin tırnak içinde kullanılması da bu yaklaşımın bir parçası. Karşımızdaki film, kitabın bütün ayrıntılarını sinemaya taşıma iddiasında değil; daha çok Emerald Fennell’ın kendi Uğultulu Tepeler yorumu.



Bu tercih hikayenin yapısında da belirgin biçimde hissediliyor. Brontë’nin romanında Catherine ve Heathcliff’in yaşadıkları hikayenin tamamı değil ve olaylar sonraki kuşaklara kadar devam ediyor. Film ise ilgisini büyük ölçüde Catherine ile Heathcliff’in ilişkisine veriyor. Kitabı okumadığım için ikinci kuşağın çıkarılmasının romanın genel anlamını nasıl değiştirdiğini kendi adıma değerlendiremiyorum. Ancak filmde hissettiğim hızın ve bazı gelişmelerin kısa sürede geçip gitmesinin nedenlerinden birinin bu sadeleştirme tercihi olabileceğini düşünüyorum.


Filmin müzik kullanımı da klasik bir dönem filminden beklenenden farklı. Anthony Willis’in bestelediği film müziklerinin yanında Charli xcx’in yapım için hazırladığı özgün şarkılar da kullanılıyor. Günümüz pop müziğinin böyle bir hikayede yer alması ilk bakışta garip gelebilir ama filmin zaten tarihsel açıdan tamamen gerçekçi bir dünya kurma niyeti olmadığı için çok fazla sırıtmıyor. Kostümlerde olduğu gibi müzikte de geçmişle bugünün yan yana getirildiği bir yaklaşım var.


Yine de filmin son bölümünde yaşadığım his, genelinde hissettiğim şeyden çok farklı olmadı. Hikaye finale yaklaşırken daha yoğun, daha uzun soluklu bir duygusal bölüm bekledim. Ancak olaylar yine hızlı gelişti. Bu kadar uzun yıllara yayılan bir ilişkinin vardığı noktada karakterlerin yaşadıklarının biraz daha fazla işlenmesini isterdim. Final geldiğinde bazı duyguların daha tam yerleşemeden filmin bittiğini hissettim.



Uğultulu Tepeler romanını seven ya da daha önce okumuş biri muhtemelen filmi çok daha farklı ayrıntılar üzerinden değerlendirecektir. Karakterlerde yapılan değişiklikler, ikinci kuşağın büyük ölçüde çıkarılması, Heathcliff’in yorumu ya da Catherine’in filmde ele alınış biçimi bu açıdan çok daha belirleyici olabilir. Benim içinse film, kaynak eserle karşılaştırmanın dışında kaldığında, görsel olarak etkileyici ama duygusal olarak aynı ölçüde güçlü bir karşılık yaratmayan bir yapım oldu.


Margot Robbie ve Jacob Elordi’yi izlemek keyifliydi. Görüntü yönetimi, kostümler, evlerin içleri, dış mekanlar ve manzaralar filmin en sevdiğim tarafları oldu. Buna karşılık iki saati aşan süresine rağmen hikayenin uzun yıllara yayılması, birçok duygunun ve gelişmenin bana göre hızlı geçmesine neden oldu.



Film bittikten sonra aklımda karakterlerden ya da yaşadıkları ilişkiden çok görüntüler kaldı. Uğultulu Tepeler benim için kötü bir film değildi ama beni tamamen içine alan yapımlardan biri de olamadı. Belki başka bir dönemde izleseydim bende bıraktığı etki farklı olurdu. Şimdilik, ne kadar güzel çekildiğini kabul ettiğim ama bittikten sonra karakterleri ve hikayeyi uzun süre düşünme isteği uyandırmayan bir film olarak kaldı.

 

UĞUR YELMEZ


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page