ARCHÉ

Deneysel dans tiyatrosuna uzun zamandır ilgi duyuyorum. Özellikle kalabalık oyuncu kadrolarının aynı sahnede yarattığı hareketi ve görsel etkiyi izlemeyi seviyorum. Dansın yalnızca koreografiden ibaret olmadığı, anlatının da bir parçasına dönüştüğü bu türün daha fazla örneğini görmek istiyorum. Felicia Collective’in davetiyle katıldığım ARCHÉ prömiyerine de bu merakla gittim.
O gün sabahtan Beyoğlu’nda işlerim vardı. Öğlen saatlerinden temsil başlayana kadar bir yerde oturup kitap okuyarak vakit geçirdim. Akşam salona gittiğimde ise ilk dikkatimi çeken şey oyundan çok fuayedeki kalabalık oldu. İnsanlar sanki birbirlerinin çoğunu tanıyor gibiydi; sürekli sarılıyor, öpüşüyor ve sohbet ediyorlardı. Ortam bana bir okul mezuniyetini ya da düğünü hatırlattı. Genç bir ekibin etrafında böyle sıcak ve samimi bir kalabalık görmek güzeldi.
Ancak temsilin başlaması yaklaşık 15 dakika gecikti. Prömiyer için bunu büyük bir sorun olarak görmedim. Daha yerleşik ve profesyonel sahnelerde seyirciyi bekletmenin bir saygı meselesi olduğunu düşünsem de bağımsız bir topluluğun ilk temsilinde bazı aksaklıklar yaşanabileceğini kabul ediyorum. Yine de beni asıl rahatsız eden gecikme değil, haftalar öncesinden davet edilmiş olmama rağmen benim için bir koltuk ayrılmamış olmasıydı.
Kapıda Dilan Hanım'a durumu sorduğumda arka sıralarda bir yere oturmamı ve kendisinin gelip yardımcı olacağını söyledi. Fakat yanıma gelmeyince, bir süre başkasının yerine oturmuş olabileceğim endişesiyle beklemek zorunda kaldım. Salona girdiğimde benzer bir karışıklığın başka seyirciler tarafından da yaşandığını, insanların farklı koltuklara yönlendirildiğini gördüm. Bir an, salon tamamen dolu olsaydı temsili izleyemeden ayrılmak zorunda kalıp kalmayacağımı düşündüm. Üstelik oyuncuların seyircilerin arasından hareket ettiği bölümlerde bu yoğunluk, geçişleri de zorlaştırıyordu. Genç ve bağımsız bir ekibin prömiyer heyecanını anlayabiliyorum; ancak davetli seyircilerin yerlerinin önceden belirlenmesi, temsil öncesinde çözülebilecek temel bir organizasyon meselesi.

Neyse ki temsil başladığında bütün bunları unuttum. ARCHÉ, canlı ve hareketli bir dans koreografisiyle açıldı. Oyunun daha ilk dakikalarında yakaladığı enerji beni içine çekti. Dans boyunca sıkılmadım; hareketlerin niteliğini ve oyuncuların sahnedeki birlikteliğini beğendim. Fitaş Dünya Sahnesi'nde en arka sıralarda oturmama rağmen sahneyi rahatlıkla görebilmem de seyir deneyimini olumlu etkiledi. Görüş açısı oldukça iyiydi, koltuklar rahattı ve salon bana gerçekten konforlu bir tiyatro deneyimi sundu. Tek sorun, konuşma bölümlerinde oyuncuların söylediklerini zaman zaman anlamakta zorlanmamdı. Bazı cümleleri duyabilmek için özellikle dikkat kesilmem gerekti.
ARCHÉ, adını Antik Yunan düşüncesindeki arkhe kavramından alıyor. Başlangıç ve her şeyin kendisinden türediği ilk ilke anlamlarını taşıyan bu kavram, oyunun çıkış noktasıyla da örtüşüyor. Felicia Collective yapımı, Dionysos ritüeliyle başlayan anlatısını Antik Yunan'ın sekiz eserinden besliyor. Sophokles, Euripides, Aristophanes ve Aiskhylos'un dünyalarından gelen karakterler; aşk, iktidar, kader, arzu ve çatışma gibi temalar etrafında bir araya geliyor. Oyun, bu hikayeleri başı ve sonu belirgin, doğrusal bir anlatı içinde aktarmak yerine beden, hareket, ses ve metin aracılığıyla yeniden kurmayı amaçlıyor.
Proje tasarımı, yönetmenliği ve koreografisi Melisa Akuş'a ait olan oyunun uyarlamasını Melisa Akuş ve Ramazan Metin üstleniyor. Dramaturji çalışmasında Dilan Sarıca, Melisa Akuş ve Ramazan Metin birlikte yer alıyor. Yardımcı yönetmen Dilan Sarıca, yönetmen yardımcısı Sebiha Kurt, repetitörler İrem Karaarslan ve Setenay Karadaş Baylan, reji asistanı ise Kader Arduç. Birden fazla metnin ve karakterin tek bir yapımda buluştuğu düşünüldüğünde, bu farklı dünyalar arasında sahnede nasıl bir bağ kurulduğu oyunun temel meselelerinden biri haline geliyor.
Oyuncu kadrosu da bu çeşitliliği yansıtıyor. Arda Kartal Dayıoğlu Oidipus'u, Begüm Yıldızlı Medea'yı, Berkay Tatlı Paris ve Iason'u, Ceren Kır Lysistrata ve Iokaste'yi canlandırıyor. Çağrı Işık Prometheus, Pentheus ve Kreon rollerini üstlenirken Eylül Tevmen Dionysos'u, İrem Karaarslan Helen'i, Melisa Akuş Antigone'yi, Sebiha Kurt Klytaimnestra'yı, Tuğçe Enginbağ ise Ismene ve Elektra'yı sahneye taşıyor. Farklı karakterlerin aynı oyuncular tarafından canlandırılması, anlatının tek tek kişilerin hikayelerinden daha geniş bir çerçevede ilerlediğini düşündürüyor.

Oyunun en beğendiğim yanlarından biri, ışığın sahne üzerinde kullanılış biçimiydi. Ramazan Metin'in ışık tasarımında oyuncuların gölgelerinin arkadaki ince, akışkan beyaz yüzeye düşmesi özellikle hoşuma gitti. Dansçıları izlerken bir noktadan sonra gölgelerin hareketleri de başlı başına bir görüntüye dönüşüyordu. Dekorun oldukça sınırlı tutulması bu etkiyi güçlendiriyordu. Sahnedeki beyaz yüzey ve yukarıdan sarkan maskeler dışında fazla dekor kullanılmamıştı. Oyuncu sayısı ve sahnenin boyutu düşünüldüğünde bu sadeliği yeterli buldum. Her şeyi dekorla anlatmak yerine ışığın, bedenlerin ve gölgelerin öne çıkarılması yerinde bir tercihti.
Buna karşılık, dans bölümlerinden konuşma bölümlerine geçildiğinde monologların yoğunluğu nedeniyle temponun bir miktar düştüğünü ve bazı sahnelerin daha durağan ilerlediğini düşündüm. Bu bölümlerin bir kısmı diyaloglarla kurulsa ya da monologlar daha fazla hareketle desteklenseydi sahnedeki dinamizmin korunabileceğini düşünüyorum. Yine de burada metinlerin dilini ayrı tutmak gerekiyor. Konuşmalar gündelik dilin sınırlarında kalmıyor; şiire yaklaşan, edebi yönü belirgin bir anlatım taşıyordu. Buna rağmen söylenenler anlaşılmaz ya da bütünüyle sembolik değildi. Metinleri takip etmek mümkündü ve bu dili dinlemek belli bir noktadan sonra benim de hoşuma gitti.
Sanatın her zaman herkes tarafından kolayca tüketilebilecek bir biçimde sunulması gerektiğini düşünmüyorum. Bazı işlerde kendi dilini ve edebiyatın estetik arayışını öne çıkarması da önemli. ARCHÉ'nin monologlarında karşıma çıkan edebi yaklaşımı bu açıdan değerli buldum. Benim için mesele metinlerin şiirselliği değil, bu bölümlerin sahnedeki hareketle kurduğu ilişkiydi. Biraz daha fazla diyalog ya da hareket, sevdiğim bu anlatım dilini korurken temponun da canlı kalmasını sağlayabilirdi.
Müzik tasarımını Asrın Karaefe'nin üstlendiği, ses efektlerini ise Kader Arduç'un hazırladığı oyunda müziklerin yapay zeka desteğiyle üretildiği belirtiliyor. Açıkçası bu tercih beni rahatsız etmedi. Günümüzde teknolojinin sanatsal üretime dahil edilmesini, ortaya çıkan işin niteliğine katkı sunduğu ölçüde olumlu buluyorum. ARCHÉ'de de müzikleri genel olarak beğendim. Özellikle Ortodoks ilahilerinin temayla kurduğu ilişkiyi yerinde buldum; bu müzikler oyunun dünyasına yakışıyordu. Benim için burada asıl ölçüt, müziğin hangi araçla üretildiğinden çok sahnedeki anlatıya ne kattığıydı.
Koro meselesinde ise kafamda bazı soru işaretleri kaldı. Oyunun künyesinde İlker Cesur Yıldırım, İrem Karaarslan, Melisa Akuş, Recep Yiğit, Setenay Karadaş Baylan, Tuğçe Enginbağ ve Yasemin Nur Pekcan koro kadrosunda yer alıyor. Ancak ben sahnede canlı vokal yapan ya da müzik üreten bir koro beklemiştim. Temsil boyunca müzikler kayıttan çaldığı için koro olarak belirtilen grubun işlevini tam olarak anlayamadım. Oyuncularla koro ayrı biçimde tanımlanmış olsa da sahnede bu ayrım benim için yeterince belirgin değildi. Koro, dans eden ve kolektif hareketi oluşturan bir grup olarak mı düşünülmüştü, yoksa başka bir anlatı işlevi mi vardı? Bu sorunun karşılığını sahnede net biçimde bulamadım. Dans tiyatrosunda koronun yalnızca sesle sınırlı olmak zorunda olmadığını biliyorum; yine de burada kavramın neyi ifade ettiği konusunda daha açık bir sahne dili beklerdim.

Kostümler ise farklı tercihlerle geliştirilebileceğini düşündüğüm alanlardan biriydi. Kostüm tasarımını ve uygulamasını Melis Hanoğlu'nun üstlendiği yapımda, kolsuz üstler ve bol pantolonlardan oluşan kıyafetleri biraz sade buldum. Elbette dansçıların rahat hareket edebilmesi gerekiyor ve kostümün işlevi bu açıdan önemli. Ancak rahatlığı korurken daha özgün bir tasarım dili oluşturulabileceğini düşünüyorum. Yüz ya da vücut makyajıyla karakterlerin ve oyuncuların görsel etkisi de güçlendirilebilirdi.
Öte yandan, bağımsız tiyatroların hangi koşullarda üretim yaptığını düşününce daha iyisini istemenin her zaman yalnızca bir tercih meselesi olmadığını biliyorum. Bütçe ve imkanlar, sahnede yapmak istediklerimizi doğrudan etkiliyor. Bu nedenle kostümlerde farklı tercihler görmek istememle ekibin elindeki imkanları iyi değerlendirdiğini düşünmem birbiriyle çelişmiyor. Mevcut tercihlerin işlevini yerine getirdiğini düşünüyorum; yalnızca görsel açıdan daha ileri taşınabileceklerini hissediyorum.
ARCHÉ'yi genel olarak beğenerek salondan ayrıldım. Özellikle bu kadar genç bir ekibin bir araya gelerek böylesine kalabalık bir kadroyla, koreografisine ve sahne düzenine emek verilmiş bir iş ortaya koymasını etkileyici buldum. Elbette ses, tempo, kostüm ve organizasyon konusunda geliştirilmesini istediğim noktalar vardı. Fakat bunlar, dans bölümlerinin bende bıraktığı etkiyi ya da ekibin ortaya koyduğu emeğe duyduğum saygıyı ortadan kaldırmıyor.
Türkiye'de dans tiyatrosunun daha fazla üretilmesi ve seyirciyle daha sık buluşması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bağımsız sahnelerde kendi anlatım biçimlerini arayan, yeni işler üretmek için bir araya gelen genç ekiplerin desteklenmesi önemli. ARCHÉ, benim için bu alanda daha fazla iş görmek istediğimi bir kez daha hatırlatan yapımlardan biri oldu. Bir oyunu beğenmek, her şeyini kusursuz bulmak demek değil. Bir işin güçlü yanlarını takdir ederken geliştirilmesini istediğim noktaları da açıkça söyleyebilmek gerekiyor.
ARCHÉ'den geriye benim için en çok koreografinin enerjisi, ışıkla yaratılan gölge görüntüleri ve Antik Yunan anlatılarının dans tiyatrosuyla buluşması kaldı. Dansın, edebiyatın ve farklı sahneleme biçimlerinin bir arada nasıl bir anlatı kurabileceğini merak edenlerin bu yapımla yollarının kesişmesini isterim. Özellikle dans tiyatrosuna ilgi duyanlar ve bu türü daha yakından tanımak isteyenler için farklı bir deneyim olabilir.
Böyle genç bir ekibin ortaya koyduğu emeği sahnede görmek ve bu üretimin bir parçası olmak da benim için ayrıca değerliydi. Dilerim ARCHÉ gibi bağımsız yapımlar daha fazla seyirciye ulaşır, dans tiyatrosu Türkiye'de daha geniş bir yer edinir ve bu alanda yeni işler üreten ekiplerin sayısı artar.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar