top of page

LUCIA DI LAMMERMOOR

2 gün önce
6 dakikada okunur

24 Ekim’de İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sahnelediği Lucia di Lammermoor operasını izledim. Gaetano Donizetti’nin bestelediği, librettosu Salvadore Cammarano tarafından yazılan eser, Sir Walter Scott’ın 1819 yılında yayımlanan Lammermoor Gelini adlı romanından uyarlanmış. İlk kez 1835 yılında Napoli’de sahnelenen opera, bel canto repertuvarının önemli eserleri arasında yer alıyor. Özellikle başkarakter Lucia’nın delirme sahnesi hem müzikal hem de dramatik açıdan operanın en çok tanınan bölümlerinden biri.


Hikayenin merkezinde, birbirine düşman iki aile arasında kalan Lucia ile Edgardo’nun aşkı var. Lucia’nın ağabeyi Enrico, ailesinin geleceğini ve kendi çıkarlarını güvence altına almak için kız kardeşini Arturo ile evlendirmek istiyor. Oysa Lucia, Ravenswood ailesinden Edgardo’ya aşık. İki aile arasındaki düşmanlık, bu ilişkinin önündeki en büyük engellerden biri. Edgardo bir süreliğine uzaklaşmak zorunda kaldığında Enrico, Lucia’yı bu evliliğe razı etmek için harekete geçiyor. Üstelik Edgardo’nun Lucia’ya sadık olmadığına inanmasını sağlayacak sahte bir mektup da kullanılıyor.


Lucia, sevdiği adamın kendisini terk ettiğini düşünerek büyük bir çaresizliğin içine sürükleniyor. Kendi isteği dışında Arturo ile evlenmeyi kabul ediyor ve evlilik sözleşmesini imzalıyor. Tam bu sırada Edgardo geri dönüyor. Lucia’nın başka biriyle evlenmeyi kabul ettiğini gören Edgardo, yaşananların ardındaki gerçeği bilmediği için kendisini ihanete uğramış hissediyor. Düğün gecesi Lucia, Arturo’yu öldürüyor. Ardından akıl sağlığını yitirerek Edgardo’yla evlendiğini hayal ettiği bir dünyanın içine giriyor. Yaşananları öğrenen Edgardo ise Lucia’nın ölümünün ardından kendi hayatına son veriyor.


Böyle anlatıldığında, hikayenin yalnızca karşılıksız kalan bir aşkı konu almadığı açıkça görülüyor. Lucia’nın yaşadıkları, ailesinin beklentileri ve dönemin toplumsal düzeni içinde kendi hayatı hakkında karar verme hakkının elinden alınmasıyla doğrudan ilişkili. Kendi istekleriyle çevresinin ondan bekledikleri arasında sıkışan Lucia, giderek daha ağır bir baskının altında kalıyor. Enrico’nun aile çıkarları uğruna kız kardeşinin hayatını yönlendirmesi de bu trajedinin temelini oluşturuyor.



Benim açımdan hikayenin kendisiyle güçlü bir bağ kurmak kolay olmadı. Aşk ve aile baskısı etrafında gelişen bu trajedinin anlatım biçimi, kişisel olarak beni içine çeken bir yerde durmuyordu. Yine de İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin yapımlarını takip etmeyi sevdiğim için eseri izlemek istedim. Bir yapımı yalnızca konusuna bakarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Müziği, sahneleme anlayışı, sanatçıların performansları ve bütün bunların seyircide yarattığı etki, izleme deneyiminin birbirinden ayrı düşünülemeyecek parçaları.


İlk sahneden itibaren dikkatimi çeken unsur, yapımın atmosferiydi. Denizin kayalıklara vurduğu görüntülerle açılan sahnede sisli, karanlık ve biraz da boğuk bir hava hakimdi. Görüntülerdeki renkler ve denizin hareketi, daha başlangıçta huzursuz edici bir atmosfer oluşturuyordu. Bu açılışı beğendim. Hikayenin geçtiği dünyanın kasvetini hissettiren, seyirciyi oyunun içine hazırlayan bir başlangıçtı.


Ancak ilk sahnenin bende yarattığı merak, ilerleyen bölümlerde aynı şekilde devam etmedi. Opera boyunca sahne üzerindeki hareketliliğin sınırlı kaldığını düşündüm. Görsel anlatımın daha fazla çeşitlenmesini, karakterlerin arasındaki gerilimi destekleyecek farklı sahne düzenlemelerini ve daha fazla hareket görmeyi isterdim. Özellikle uzun süren bölümlerde sahnenin genel görünümünün fazla değişmemesi, benim açımdan durağanlık hissini artırdı.


Burada aradığım şeyin yalnızca sürekli değişen dekorlar ya da hareket olsun diye eklenmiş sahne unsurları olmadığını belirtmek isterim. Benim için görsel düzenlemelerin, karakterlerin ruh hallerini ve aralarındaki çatışmaları desteklemesi önemli. Lucia’nın giderek ağırlaşan ruhsal durumunu ve Enrico’nun baskısını sahne üzerinde daha farklı biçimlerde hissetmek isterdim. Ancak yapımın genel yaklaşımı, benim tercih ettiğimden daha durağan bir çizgide ilerliyordu.


Kostümler de bu açıdan değerlendirdiğim unsurlardan biriydi. Genel olarak eserin karanlık atmosferiyle uyumluydular ve anlatının dünyasına yabancı durmuyorlardı. Buna karşılık kostüm tasarımında görsel açıdan beni özellikle etkileyen, uzun süre aklımda kalan bir tercih olmadı. Lucia’nın başlangıçta takım elbiseyi andıran bir kıyafetle görünmesi, ilerleyen bölümlerde ise gelinlikle sahneye çıkması dikkatimi çekti.


Bu değişimi izlerken Lucia’nın hayatı üzerindeki kontrolünü giderek kaybetmesiyle bir ilişki kurdum. Başlangıçtaki kıyafet ile gelinlik arasındaki fark, karakterin kendi arzuları ile kendisinden beklenen rol arasındaki gerilimi düşündürdü. Bunun yönetmenin ya da kostüm tasarımcısının kesin olarak amaçladığı anlam olduğunu iddia edemem; ancak izleyici olarak bende oluşan çağrışım buydu.



Sahneleme konusunda farklı beklentilerim olsa da müzikal açıdan geceden büyük keyif aldım. Özellikle bazı solistlerin performansları, esere olan ilgimi canlı tutan unsurlardandı. Bu isimlerden biri de sahnede yeniden izlemekten mutluluk duyduğum Uğur Etiler’di.


Etiler’i daha önce Edusa’da ve Carmina Burana konserinde izleme fırsatım olmuştu. Vokal tekniği, sesinin gücü ve sahnedeki yorumu nedeniyle performanslarını dinlemekten keyif aldığım sanatçılardan biri. Lucia di Lammermoor’da Normanno rolüyle yeniden karşılaşmak da bu nedenle beni ayrıca mutlu etti. Kendisini beğeniyle izledim ve farklı eserlerdeki performanslarını takip etmeyi sürdüreceğim.


Caner Akgün ise Lucia di Lammermoor ile sahnede ilk kez izleme fırsatı bulduğum bir isim oldu. Lucia’nın ağabeyi Enrico Ashton rolünü üstlenen Akgün, özellikle operanın ilk bölümlerindeki aryasıyla beni şaşırttı. Üst notalara çıkışındaki rahatlık ve sesinin salondaki etkisi, dinlerken hayranlık duyduğum ayrıntılardandı. O anlarda kendimi yalnızca müziğe bırakıp performansını büyük bir dikkatle dinlediğimi fark ettim.



Bir sanatçıyı ilk kez izlerken böyle etkilenmek, diğer çalışmalarını da merak etmeme neden oldu. Caner Akgün’ü başka rollerde ve farklı eserlerde de izlemek istiyorum. Bu yapım, kendisini sahnede daha yakından tanımak için benim açımdan güzel bir başlangıç oldu.


Hale Soner’in Lucia yorumu ise gecenin benim için en etkileyici performanslarından biriydi. Lucia, sevdiği adamla birlikte olamamanın acısını, ailesinin baskısını ve giderek derinleşen çaresizliğini yaşayan, vokal açıdan da oldukça zorlayıcı bir karakter. Soner’in yorumunda beni etkileyen, bu zorluğun üstesinden gelirken sesini karakterin duygularını aktarmak için de etkileyici bir biçimde kullanmasıydı.


Özellikle delirme sahnesinden hemen önceki bölümde kendisini büyük bir hayranlıkla dinledim. Sözlerin geri planda kaldığı, sesinin orkestrayla adeta dans ettiği bu bölüm boyunca gözümü sahneden ayıramadım. Müziğin akışı içinde sesini farklı biçimlerde kullanması ve orkestrayla kurduğu uyum beni büyüledi. Sözcüklerin olmadığı anlarda bile Lucia’nın içinde bulunduğu ruh halini müzik aracılığıyla hissedebilmek, benim için bu performansın en özel yanlarından biriydi.


Hale Soner’in yorumu, sahnelemenin genelinde zaman zaman hissettiğim durağanlığı da geri plana itti. Lucia’nın yaşadığı kırılmayı müzikle bu kadar etkileyici biçimde aktarabilmesi, performansını gecenin aklımda kalan en özel anlarından biri haline getirdi.


Diğer solistlerin performansları, koro ve orkestra da genel olarak başarılıydı. Orkestranın müzikal akışı, koronun katkısı ve solistlerin birbirleriyle kurduğu ilişki, eserin bütünlüğünü oluşturan unsurlardı. Bazı bölümlerde kendimi hikayeyi takip etmekten çok sesleri dinlerken buldum. Solistlerin vokal performansları, kimi anlarda sahne üzerinde ayrı bir konser dinliyormuş hissi yarattı. O gece benim için en çok öne çıkan taraf, görsel anlatımdan ziyade sanatçıların sesleri ve müzikal performanslarıydı.



Yapımın arka planına baktığımda, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü ve Sanat Yönetmeni Caner Akgün’ün eserle ilgili değerlendirmeleri de dikkatimi çekti. Akgün, Donizetti’nin yaşadığı dönemin sanat ortamına, bel canto geleneğine ve opera dünyasındaki dönüşüme değiniyor. Fransız Devrimi sonrasında Paris’in bir kültür ve sanat merkezi olarak öne çıkması, sanatçıların uluslararası tiyatro ağlarıyla ilişkilerinin güçlenmesi ve Donizetti’nin eserlerinin farklı dillerde sahnelenmesi, bu tarihsel çerçevenin önemli parçaları.


Akgün’ün değerlendirmelerinde Donizetti’nin İngiliz tarihi ve edebiyatından beslenen eserlerine, ayrıca Leyla Gencer’in Donizetti yorumlarıyla kurulan tarihsel bağa da yer veriliyor. Bu mirasın yeni projelerle sürdürülmesi, opera geleneğinin farklı kuşaklara aktarılması açısından değer taşıyor. Jean-Louis Grinda ile gerçekleştirilen yapımda da karakterlerin psikolojik derinliklerini, aralarındaki çatışmaları ve hikayenin karanlık atmosferini müzikle birlikte sahneye taşıma hedefi öne çıkıyor.


Bu açıklamalar, yapımın arkasındaki sanatsal yaklaşımı anlamak açısından değerli. Benim sahneleme konusunda daha fazla hareket ve görsel çeşitlilik beklemem, bu yaklaşımın bütünüyle karşılıksız kaldığı anlamına gelmiyor. Bir yapımın hangi düşünceyle hazırlandığı ile seyircide nasıl bir karşılık bulduğu her zaman aynı olmayabiliyor. Ben sahnede daha hareketli bir anlatımdan hoşlanıyorum; buna karşılık sanatçıların performansları ve müzikal yapı, yapımın güçlü bulduğum taraflarını oluşturdu.


Lucia’nın hikayesi üzerine düşünürken, eserin merkezindeki toplumsal baskı meselesi de önem kazanıyor. Karakterin kendi hayatı hakkında karar verememesi ve ailesinin beklentilerinin kendi arzularının önüne geçmesi, yaşadığı trajedinin temelini oluşturuyor. Bu açıdan hikaye, yalnızca geçmişte kalmış bir aile çatışmasından ibaret değil. Kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamayan bir insanın çaresizliği bugün de anlaşılabilir bir mesele. Yine de bu temanın anlamlı olması, eserin anlatım biçimiyle kişisel olarak bağ kurabildiğim anlamına gelmiyor.


Klasik opera ile ilişkimi de bu noktada yeniden düşündüm. Daha önce Richard Wagner’in Uçan Hollandalı operasını izlediğimde de benzer bir deneyim yaşamıştım. Uzun süren ve sahne üzerindeki hareketin sınırlı kaldığı geleneksel opera yapımlarında zaman zaman dikkatimi toplamakta zorlanabiliyorum. Bu durum yalnızca süreyle ilgili değil; sahne üzerindeki hareket, görsel anlatımın değişimi ve karakterlerin duygularının aktarılış biçimi de izleme deneyimimi doğrudan etkiliyor.



Ancak buradan hareketle klasik operanın seyirciyi yakalamakta başarısız olduğunu söylemek doğru olmaz. Her sanat dalının kendine özgü bir anlatım dili var ve bu dil her seyircide aynı karşılığı bulmuyor. Benim için daha hareketli ve görsel açıdan çeşitli bir sahne anlatımı izleme deneyimini güçlendirirken başka bir seyirci, müziğin ayrıntılarına ve seslerin gücüne odaklanarak aynı yapımdan çok daha farklı bir keyif alabiliyor. Salondaki seyircilerin eseri ilgiyle izlemesi de bu farklılığı hatırlattı. Bu nedenle yapımı değerlendirirken kesin hükümler vermektense, bende nasıl bir karşılık bulduğunu anlatmayı daha doğru buluyorum.


Lucia di Lammermoor’dan ayrılırken aklımda en çok Hale Soner’in Lucia yorumu, Caner Akgün’ün sesinin gücü ve Uğur Etiler’in performansı kaldı. Açılıştaki karanlık atmosferi beğendim; sahnelemenin ilerleyen bölümlerde daha fazla hareket ve görsel çeşitlilik sunmasını isterdim. Buna karşılık solistlerin performansları ve müzikal yapı, geceden büyük keyif almamı sağladı.


Klasik operanın her zaman bana hitap eden bir tür olduğunu söyleyemiyorum. Ancak farklı eserleri tanımaya ve kendi beğenilerimin sınırlarını keşfetmeye devam etmek istiyorum. Bir yapımdan beklediğim her şeyi alamadığımda bile sahnede beni etkileyen bir performansla karşılaşabiliyorum. Lucia di Lammermoor benim için tam da böyle bir deneyimdi: Sahneleme anlayışıyla her noktada bağ kuramadığım, ancak sanatçılarının performanslarından büyük keyif aldığım bir opera.


UĞUR YELMEZ

 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page