top of page

THE MESSENGER: THE STORY OF JOAN OF ARC

20 Haz
4 dakikada okunur

The Messenger: The Story of Joan of Arc, kısaca The Messenger, benim için daha izlemeden anlamı olan bir filmdi. 1999’da vizyona girmiş olması, yani benim doğduğum seneden bir film olması, izlerken ister istemez filme başka bir yerden bakmama neden oldu. Aynı yıl dünyaya gelmişiz gibi düşündüm; ben yaş aldım, film de sinema tarihinin içinde kendi yaşını aldı.


Açıkçası başta önyargılıydım. Günümüzde yüksek bütçelerle, parlak görüntülerle ve teknik olarak çok güçlü imkanlarla yapılan filmlerden sonra 27 yıllık bir yapımın bana uzak geleceğini düşünüyordum. Üstelik süresi de iki buçuk saate yakındı. Eski bir film, uzun bir süre, tarihi bir konu… Bunların birleşimi bana ağır gelebilirdi. Hatta sıkılacağımdan neredeyse emindim. Ama film başladıktan kısa süre sonra yanıldığımı anladım. İki buçuk saat nasıl geçti fark etmedim. Bir anda açıldı, aktı ve bitti.


Filme geçmeden önce Jeanne d’Arc’ın kim olduğunu hatırlamak gerekiyor. Çünkü onun hikayesi yalnızca bir savaş kahramanının hikayesi değil; inanç, cesaret, siyaset, ihanet ve erkek egemen bir düzenin ortasında çok kısa süren bir hayatın hikayesi.


Jeanne d’Arc, 1412 civarında Fransa’nın Domrémy köyünde doğdu. Köylü bir ailenin çocuğuydu. Okuma yazma bilmiyordu, soylu değildi, saray çevresinden gelmiyordu ve askeri eğitim almamıştı. Buna rağmen yaşadığı dönem Fransa için çok kritik bir dönemdi. Yüz Yıl Savaşları devam ediyor, İngilizler Fransa topraklarında güç kazanıyor, Fransa tahtı tartışmalı hale geliyordu. Ülke yalnızca dışarıdan gelen bir tehditle değil, kendi içindeki bölünmelerle de uğraşıyordu.


Jeanne, çocuk yaşlardan itibaren Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandı. Aziz Mikail, Azize Katerina ve Azize Margaret aracılığıyla kendisine bir görev verildiğini söylüyordu: Fransa’yı kurtarmak ve veliaht Charles’ı Reims’te taç giydirerek kral yapmak. Bugünden bakınca bunu dini bir deneyim, psikolojik bir kırılma ya da tarihsel koşulların ortaya çıkardığı çok güçlü bir inanç hali olarak yorumlamak mümkün. Ama sonuç değişmiyor: Jeanne, kimsenin beklemediği bir yerden çıktı ve bir ülkenin kaderine dokundu.


Henüz çok genç yaşta erkek kıyafetleri giyerek yola çıktı. Veliaht Charles’ın huzuruna ulaşmak istedi. Dönemin dünyasında genç bir köylü kızın saraya gidip Tanrı’dan görev aldığını söylemesi kolayca alay konusu olabilir, hatta hayatına mal olabilirdi. Ama Jeanne geri adım atmadı. Charles’ın karşısına çıktı, onu ikna etti ve sonunda Fransız ordusunun Orléans kuşatmasında yer almasına izin verildi.


Orléans, Jeanne d’Arc efsanesinin en önemli noktalarından biridir. 1429’da İngiliz kuşatması altındaki şehir, Fransa için büyük önem taşıyordu. Jeanne’in gelişi, askeri anlamdan önce psikolojik bir etki yarattı. Dağılmış, umutsuzluğa kapılmış askerler onun varlığıyla toparlandı. Onu yalnızca bir komutan gibi değil, Tanrı’nın işaret ettiği biri gibi gördüler. Taşıdığı sancak, kararlılığı ve korkuya teslim olmayan hali Fransızlar için büyük bir moral kaynağına dönüştü. Orléans’ın kurtuluşu, Charles’ın Reims’e gidip taç giymesinin yolunu açtı.


Fakat Jeanne’in hikayesindeki en acı kırılma da burada başlıyor. Charles kral olduktan sonra Jeanne’in değeri yavaş yavaş azaldı. Fransa’nın umuda ihtiyacı vardı ve Jeanne bu umudu taşıdı. Ama görev tamamlanınca aynı düzen onu korumakta isteksiz kaldı. 1430’da Compiègne yakınlarında Burgonyalılar tarafından esir alındı. Daha sonra İngilizlere teslim edildi. Fransa kralı Charles VII ise onu kurtarmak için yeterince çaba göstermedi.


Rouen’de yargılandı. Bu dava yalnızca dini bir dava değildi; aynı zamanda politik bir hesaplaşmaydı. İngilizler için Jeanne’in kutsal bir figür olarak kalması tehlikeliydi. Çünkü onun varlığı, Charles’ın krallığını da meşrulaştırmıştı. Jeanne’i itibarsızlaştırmak, Charles’ın taç giyme sürecini de gölgelemek anlamına geliyordu. Bu yüzden onu sapkınlıkla, kiliseye karşı gelmekle ve erkek kıyafeti giymekle suçladılar. 1431’de, yaklaşık 19 yaşındayken yakılarak öldürüldü. Yıllar sonra suçsuz bulundu; 1920’de ise Katolik Kilisesi tarafından azize ilan edildi.


Luc Besson’un The Messenger: The Story of Joan of Arc filmi bu büyük ve ağır hikayeyi güçlü bir sinema diliyle anlatıyor. Film, Jeanne d’Arc’ın hayatına büyük ölçüde bağlı kalırken, dinsel ve mistik tarafı da öne çıkarıyor. Jeanne’in gördüğüne inandığı işaretler, Tanrı’yla kurduğunu düşündüğü bağ ve kendi içinde yaşadığı çatışma film boyunca hissediliyor. Bu tercih filmi daha tartışmalı ama aynı zamanda daha etkileyici hale getiriyor. Çünkü Jeanne’i yalnızca bir kahraman olarak değil; korkan, öfkelenen, sorgulayan ve inancının yükünü taşıyan bir insan olarak izliyoruz.


Milla Jovovich’in performansı filmin en güçlü yanlarından biri. Jeanne d’Arc’ı kusursuz bir azize ya da düz bir savaşçı gibi oynamıyor. Onun taşkınlığını, inatçılığını, kırılganlığını, öfkesini ve kararlılığını aynı anda taşıyor. Savaş meydanlarında karizmatik bir lider gibi dururken, yalnız kaldığı anlarda yaşadığı çatışma da inandırıcı geliyor. Bu yüzden karakter uzak bir tarih figürü olmaktan çıkıp izleyenin karşısında gerçek bir insana dönüşüyor.


Savaş sahneleri de beklediğimden çok daha etkiliydi. Bugünün teknik imkanlarıyla kıyaslandığında elbette başka bir dönemden söz ediyoruz. Ama film, savaşın kirini, karmaşasını ve ağırlığını iyi veriyor. Parlak bir kahramanlık anlatısından çok, çamurun, kanın, korkunun ve kalabalığın içinde ilerleyen sert bir atmosfer var. Jeanne’in askerleri peşinden sürükleyebilmesi, onları ikna edebilmesi ve umutsuzluk içinde bir hedefe yöneltebilmesi filmde çok iyi kurulmuş. Onu izlerken insanların neden arkasından gittiğini anlıyoruz.


Beni en çok etkileyen taraflardan biri, Jeanne’in yükselişi kadar düşüşünün de çok tanıdık gelmesiydi. Bir kadın, bir ülkenin umudu haline geliyor. Erkeklerin başaramadığı yerde ortaya çıkıyor, savaşın yönünü değiştiriyor, veliahtı kral yapıyor. Ama iktidar kendi yerini sağlamlaştırınca aynı kadının varlığı rahatsız edici olmaya başlıyor. Çünkü Jeanne artık ihtiyaç duyulan bir simge değil; kontrol edilmesi zor bir hatırlatmaya dönüşüyor.


Bu tarafıyla Jeanne d’Arc’ın hikayesi bugüne de dokunuyor. Kadınlardan kriz anlarında cesur olmaları, insanları toparlamaları ve yük almaları bekleniyor. Ama sıra karar mekanizmalarına, kalıcı güce, korunmaya ve hak ettikleri değeri görmeye geldiğinde aynı kadınlar kolayca geriye itilebiliyor. Jeanne’in yaşadığı şey yalnızca Orta Çağ’a ait bir adaletsizlik değil. Bugün de kadınların başarıları çoğu zaman ihtiyaç duyulduğu sürece öne çıkarılıyor; sonra ya törpüleniyor ya da tehdit gibi görülüyor. Jeanne d’Arc’ın yakılması, yalnızca bir insanın ölümü değil; sınırları aşan bir kadına verilen korkunç bir cevaptı.


The Messenger’ı izlemek bana eski filmlerle ilgili önyargımı da yeniden düşündürdü. Her eski film eskimiş değildir. Hatta kimi filmler, bugünün kusursuz görünmeye çalışan yapımlarından daha canlı gelebilir. Çünkü yalnızca teknik güce yaslanmaz; oyunculuk, atmosfer, ritim ve hikayenin etkisiyle ayakta durur. Bu film de benim için öyle oldu. Başta uzunluğundan çekindiğim film, sonunda bana zamanın nasıl geçtiğini unutturdu.


Jeanne d’Arc’ın hikayesi, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hala etkisini koruyor. Çünkü içinde yalnızca savaş yok; inanç var, cesaret var, ihanet var, politik çıkar var ve kadın olmanın tarih boyunca taşıdığı ağır bedeller var. The Messenger da bütün bunları güçlü bir enerjiyle anlatıyor.


Filmin sonunda akılda kalan şey yalnızca bir kahramanın ölümü değil. Çok genç yaşta tarihin ortasına yürüyen, insanları peşinden sürükleyen, bir ülkeye umut veren ve sonra aynı ülkenin sessizliği içinde ölüme bırakılan bir kadının hikayesi kalıyor. Jeanne d’Arc bu yüzden hala konuşuluyor. Çünkü hayatı kısa olsa da bıraktığı etki, yüzyılları aşmayı başarıyor.


UĞUR YELMEZ

 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page