top of page

THE DRAMA

Güncelleme tarihi: 4 May


Robert Pattinson ve Zendaya, ayrı ayrı sevdiğim iki oyuncu. Robert Pattinson benim için hâlâ lise yıllarımın Alacakaranlık etkisini içinde taşıyor. O dönem bizi vampirlerle tanıştıran, Edward Cullen karakteriyle hafızama yerleşen o yüz, yıllar içinde çok farklı işlerde karşımıza çıksa da bende hâlâ o ilk büyünün izini koruyor. Zendaya ise daha önce farklı projelerde izlediğim, ama özellikle Dune evreni ve kırmızı halılardaki ikonik görüntüleriyle aklımda kalan bir isim.


Bu yüzden The Drama’ya biraz da oyuncuları için gittim desem yanlış olmaz. Film vizyona gireli bir süre olmuştu. MUBI’ye geleceğini de duymuştum, ama yine de sinemada izlemek istedim. Bunda Mall of İstanbul’daki sinema salonlarının atmosferinin de payı vardı. Klasik sinema salonlarına kıyasla oldukça geniş, ferah ve seyir zevkini artıran bir yapısı var. Yalnız uzun yıllardır kullanılan salonun en belirgin sorunu koltukların artık epey yıpranmış ve kirli görünmesiydi. İçeri girer girmez fark edilen bir detaydı bu. Yine de filmin içine girmemi engelleyecek kadar baskın bir rahatsızlık yaratmadı.


The Drama başladığında ne izleyeceğime dair neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Fragmanını izlememiştim, konusunu okumamıştım. Sadece Robert Pattinson ve Zendaya’yı aynı filmde izleme fikri bana yeterince cazip gelmişti. Bu açıdan film beni beklediğimden farklı bir yere götürdü. Çünkü The Drama, bence tek bir olayı anlatmaktan çok, bir fikrin insanlar üzerindeki etkisini izleten bir film. Evlenmek üzere olan iki insanın, birbirleriyle ilgili bilmedikleri bir gerçekle karşılaştıklarında nasıl sarsıldığını, sevginin bir anda nasıl sorguya dönüşebildiğini ve güven duygusunun ne kadar kolay yer değiştirebildiğini anlatıyor.


Kristoffer Borgli’nin yazıp yönettiği film, dışarıdan bakıldığında romantik komedi gibi görünen bir yapının içinde daha huzursuz, daha tuhaf ve yer yer kara mizaha yaklaşan bir anlatı kuruyor. Charlie ve Emma’nın ilişkisi ilk bakışta evliliğe doğru ilerleyen tanıdık bir çift hikâyesi gibi başlıyor. Fakat düğüne kısa bir süre kala ortaya çıkan bir itiraf, bu ilişkinin bütün dengesini değiştiriyor. Film asıl gücünü de buradan alıyor. Bir insanı sevdiğimizi sanırken aslında onun ne kadarını bildiğimizi, bilmediğimiz tarafları ortaya çıktığında sevgimizin hâlâ aynı yerde durup duramayacağını sorgulatıyor.


Robert Pattinson’ı kısa süre önce Die My Love’da da romantik bir ilişkinin içinde izlemiş olmak, The Drama’yı benim için daha ilginç hale getirdi. İki film de çift dinamikleri üzerinden ilerliyor, ikisi de ilişki denen şeyin ne kadar kırılgan olabileceğine bakıyor. Ama The Drama’yı Die My Love’a göre daha çok sevdim. Çünkü burada izleme deneyimi daha akıcı, daha merak uyandırıcı ve seyirciyi filmin içinde tutma biçimi daha güçlüydü. Die My Love bana daha dağınık ve yorucu gelmişti. The Drama ise tuhaflığına rağmen kendini izlettiren, ritmini daha iyi kuran bir filmdi.


Filmde en çok hoşuma giden şey, basit gibi görünen bir sorunun giderek büyümesiydi. Evlenmek üzere olduğunuz insanın hiç bilmediğiniz bir yanını öğrendiğinizde ne olur? Bu bilgi geçmişte kalmış olsa bile bugünü zehirler mi? Sevgi, her şeyi bilmeye gerçekten ihtiyaç duyar mı? The Drama bu soruların etrafında dolaşıyor. Evliliğe giden yol, bir anda romantik bir hazırlık süreci olmaktan çıkıp dik bir yamaç tırmanışına dönüşüyor. Karakterler birbirlerine yaklaşmaya çalıştıkça daha fazla geriliyor, konuşmaya çalıştıkça daha fazla yaralanıyor.


Zendaya’nın Emma’sı filmin merkezindeki sarsıntıyı taşıyan karakter. Dışarıdan bakıldığında kontrollü, çekici ve hayatının yeni bir dönemine adım atmaya hazır biri gibi duruyor. Ama film ilerledikçe bu görüntünün altında çok daha karmaşık bir alan açılıyor.

Robert Pattinson ise Charlie’de hem sevgiye tutunmak isteyen hem de duydukları karşısında ne yapacağını bilemeyen bir adamı oynuyor. Pattinson’ın şaşkınlığı, kırılganlığı ve yer yer abartıya yaklaşan tepkileri filmin tonuyla uyumluydu. İkili arasındaki enerji de filmi ayakta tutan en önemli şeylerden biriydi.


Yine de The Drama, izlerken çok sevdiğim ama bittiğinde büyük bir yere koyduğum filmlerden biri olmadı. Çünkü film sanki başladığı noktaya yakın bir yerde kapanıyor. Ortada güçlü bir fikir, iyi oyunculuklar ve merak ettiren bir ilişki çatışması var. Ancak final hissi biraz daha derinleşebilirdi. Karakterlerin yaşadığı kırılmanın sonunda daha kalıcı, daha çarpıcı bir iz bekledim. Film bittiğinde “güzeldi” dedim, ama içimde uzun süre büyüyecek bir duygu bırakmadı.


Buna rağmen The Drama’yı genel olarak sevdim. İzlemesi keyifli, temposu yerinde, oyuncuları güçlü ve fikri ilgi çekici bir film. Sinemada izlediğim için pişman olmadım, ama açıkçası büyük perdede izlenmesi şart olan filmlerden biri olduğunu da düşünmüyorum. Daha çok boş bir günde evde açılıp rahatça izlenebilecek, izlerken ilişkilere, sırlara ve insanın sevdiği kişiyi ne kadar tanıyabildiğine dair küçük küçük düşünceler bırakan bir film.


The Drama benim için kusursuz bir film olmadı, ama iyi oyuncuların doğru bir fikir etrafında buluştuğunda seyir zevkinin nasıl yükseldiğini bir kez daha hatırlattı. Robert Pattinson ve Zendaya’yı aynı hikâyenin içinde izlemek bile başlı başına merak uyandırıcıydı. Film de bu merakı bütünüyle boşa çıkarmadı.


UĞUR YELMEZ



Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page