top of page

AÇLIK OYUNLARI SERİSİ


Açlık Oyunları serisi hayatıma lise yıllarımda girdi. O dönem bilimkurgu ve fantastik türlerinde okumayı ve izlemeyi çok seven biriydim. Elime geçen kitapları sadece okumaz, çoğu zaman onların dünyasında birkaç gün daha yaşamaya devam ederdim. Açlık Oyunları da benim için tam olarak böyle bir seri oldu. İlk kitabı elime aldığımda Panem’in dünyasına bu kadar hızlı gireceğimi, Katniss’in hikâyesini bu kadar sahipleneceğimi tahmin etmiyordum. Ama daha ilk sayfalardan itibaren o sert düzen, mıntıkaların yoksulluğu, Capitol’ün acımasız gösterişi ve Katniss’in hayatta kalmak zorunda oluşu beni içine çekti.


O dönem bu kitabı bir çırpıda okuyup bitirmiştim. Çünkü Açlık Oyunları sadece heyecanlı bir hayatta kalma hikâyesi değildi. Okurken insanın içini rahatsız eden, düşündüren, bazen öfkelendiren bir tarafı vardı. Bir yanda çocukların ölümüne kurulan bir gösteri, diğer yanda bu gösteriyi eğlence olarak izleyen bir toplum vardı. Suzanne Collins’in kurduğu dünya bu yüzden bana hep çok güçlü geldi. Fantastik ya da bilimkurgu gibi görünse de anlattığı şey bütünüyle uzak bir ihtimal gibi durmuyordu. Ekranlar, algı yönetimi, sınıf farkı, korkuyla susturulan insanlar, güçlü olanın acıyı bile gösteriye dönüştürmesi... Seriyi yıllar sonra tekrar okuyunca bu tarafı daha da görünür oluyor.



Kitapların filme uyarlanması ise benim için ayrı bir heyecandı. Çünkü sevdiğim bir kitabın sinemada karşılık bulması her zaman kolay değildir. Bazen okurken kurduğun dünya filmde eksik kalır, bazen karakterler zihnindeki hâline benzemez. Ama Açlık Oyunları, özellikle ilk üçlemede, benim için bu sınavı büyük ölçüde geçti. Hem oyuncu seçimleri hem atmosfer hem de hikâyenin taşıdığı duygu korunmuştu. Kitapları okurken hissettiğim sıkışmışlık, adaletsizlik ve içten içe büyüyen isyan duygusu filmlerde de vardı.


İlk üç kitap benim gözümde hâlâ serinin en güçlü yeri. Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş bir bütün olarak çok iyi kurulmuş bir hikâye anlatıyor. İlk kitapta Katniss’in sadece hayatta kalmaya çalışan bir genç kız oluşunu izliyoruz. İkinci kitapta onun istemeden bir sembole dönüşmesini görüyoruz. Üçüncü kitapta ise artık mesele sadece oyunlardan çıkıyor, savaşın kendisine, propagandaya, kayıplara ve bir devrimin bedeline dönüşüyor. Bu geçiş bence serinin en başarılı taraflarından biri. Katniss hiçbir zaman klasik anlamda kahraman olmak istemiyor. Onu güçlü yapan şey de biraz bu. O büyük laflar eden, her şeyi planlayan, kendini seçilmiş kişi gibi gören biri değil. Kardeşini korumak isterken bir anda koskoca bir düzenin karşısına dikilmiş biri.



Jennifer Lawrence’ın Katniss Everdeen yorumu da bu yüzden serinin en büyük şanslarından biriydi. Katniss’i sadece cesur ya da güçlü göstermedi. Onun soğukluğunu, öfkesini, içine kapanıklığını, sevgisini belli etmekte zorlanmasını, sürekli tetikte yaşamasını çok iyi taşıdı. Katniss bazen serttir, bazen haksızlık eder, bazen ne hissettiğini kendisi bile tam anlayamaz. Ama bütün bunlar onu daha gerçek yapar. Jennifer Lawrence da bu dağınık ve yaralı hâli çok iyi verdi. Sanırım çoğumuz ona biraz da bu rolle bağlandık. Hatta bu bağ hâlâ tam olarak kopmuş değil.


Peeta Mellark ise benim için her zaman daha karmaşık bir yerde durdu. Josh Hutcherson karakteri gayet iyi oynadı ama Peeta bana çoğu zaman fazla düzgün, fazla sakin ve bu yüzden biraz sıkıcı gelmiştir. Fakat yıllar geçtikçe karaktere daha farklı bakmaya başladım. Peeta aslında hikâyenin vicdan tarafı. Katniss ne kadar hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyorsa, Peeta da insan kalma tarafını temsil ediyor. Onun gücü fiziksel bir güçten çok, bozulmamaya çalışmasından geliyor. Yine de final kitabında Gale’in aldığı kararlar ve Katniss’in ona bakışının değişmesi olmasaydı, sanırım içimden Katniss’in Gale’i seçmesini isterdim. Liam Hemsworth’un canlandırdığı Gale, özellikle ilk başlarda bana daha güçlü ve daha anlaşılır bir seçenek gibi gelmişti. Ama hikâye ilerledikçe bunun sadece bir aşk üçgeni olmadığını görüyorsun. Asıl mesele Katniss’in kimin yanında daha huzurlu olduğu değil, kimin yanında kendini yeniden kurabileceği.



Gale karakterinin hikâyedeki yeri de bu yüzden önemli. O da Katniss gibi yoksulluğu, baskıyı ve kaybı bilen biri. Ama savaş insanları farklı yerlere sürüklüyor. Gale’in öfkesi anlaşılır olsa da zamanla daha sert, daha hesapçı bir yere evriliyor. Katniss’in ondan uzaklaşması sadece romantik bir tercih değil. Aynı zamanda şiddetin neye dönüşebileceğini görmesiyle ilgili. Açlık Oyunları’nın en sevdiğim taraflarından biri de burada. Seri bize tek taraflı bir iyi kötü ayrımı sunmuyor. Capitol kötü, evet. Ama isyanın içinde de masumiyet yok. Savaşın içinde herkes bir yerinden eksiliyor.


Elizabeth Banks’in Effie Trinket performansı da benim için serinin en özel yanlarından biri. Effie ilk başta Capitol’ün süslü, yapay, kurallara sıkı sıkıya bağlı yüzü gibi görünüyordu. Renkli perukları, abartılı kıyafetleri, garip nezaketi ve her şeyi törene dönüştüren tavrıyla sanki gerçek acıyı hiç görmüyormuş gibiydi. Ama zamanla onun da değiştiğini gördük. O gösterişli görüntünün altında hisseden, bağ kuran, Katniss ve Peeta’yı gerçekten önemseyen biri vardı. Bana göre Effie, Katniss’in Capitol’deki annesi gibiydi. Onun varlığı, desteği ve en kötü anlarda bile pozitif kalmaya çalışması seriye çok özel bir duygu kattı.



Haymitch Abernathy’den de ayrıca bahsetmek gerekir. İlk başta umursamaz, alaycı ve kendini alkole bırakmış biri gibi görünür. Ama onun geçmişini, oyunlardan sağ çıkmanın nasıl bir yük olduğunu ve yıllarca her yıl kendi mıntıkasından çocukları ölüme göndermek zorunda kaldığını düşündükçe karakter bambaşka bir yere oturur. Haymitch’in sertliği aslında boşuna değildir. Katniss ve Peeta’ya yakınlaşmak istememesi bile bir savunma biçimidir. Çünkü bu dünyada birine bağlanmak, çoğu zaman onun ölümünü izlemeyi göze almak demektir.


Cinna ise seride az görünen ama etkisi çok büyük olan karakterlerden biri. Katniss’in sadece dış görünüşünü tasarlamaz, onun bir sembole dönüşmesinde en önemli kişilerden biri olur. Alevler içindeki kız imajı, Alaycı Kuş’a giden yolun ilk adımlarından biridir. Cinna’nın sakinliği, zarafeti ve Katniss’e duyduğu güven beni her zaman etkilemiştir. Onun varlığı, Capitol’ün içinde de tamamen teslim olmamış insanların olduğunu gösterir. Bu da serinin siyah beyaz olmayan yapısını güçlendirir.



İkinci kitapla birlikte hayatımıza giren Finnick Odair da unutulmaz karakterlerden biri oldu. Sam Claflin bu rolü gerçekten çok iyi taşıdı. Finnick’i ilk gördüğümüzde fazla özgüvenli, biraz sinir bozucu, hatta kendini fazla beğenmiş biri gibi algılıyorduk. Ama karakter açıldıkça onun yaşadığı kırılmaları, sevdikleri için neleri göze aldığını ve Capitol tarafından nasıl kullanıldığını öğrendik. Finnick’in hikâyesi serinin karanlık taraflarından birini daha görünür hâle getiriyor. O sadece yakışıklı ve popüler bir galip değil. Hayatta kalmış ama bunun bedelini çok ağır ödemiş biri. Annie’ye olan sevgisi, arkadaşlarına sadakati ve sonlara doğru gösterdiği fedakârlık onu benim gözümde serinin en güçlü karakterlerinden biri yaptı.


Prim ve Rue ise serinin kalbinde başka bir yerde duruyor. Bence Açlık Oyunları’nı okuyan ya da izleyen herkesin kendi kardeşi gibi gördüğü iki karakter varsa onlar Prim ve Rue’dur. Katniss’in bütün hikâyesi Prim’i korumak istemesiyle başlıyor. Rue ise oyunların içindeki masumiyetin en acı hâli. Onun ölümü sadece Katniss’i değil, okuru ve seyirciyi de değiştiriyor. O sahneden sonra oyunlar artık sadece bir hayatta kalma mücadelesi gibi izlenmiyor. Rue’nun ölümü, Capitol’ün ne kadar acımasız olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Prim’in sonu ise bence serinin en ağır darbelerinden biri. Çünkü Katniss ne yaptıysa biraz da onu korumak için yapmıştı. Finalde bunun böyle bir yere varması, hikâyenin içindeki acıyı daha da büyütüyor.


Başkan Snow da serinin en iyi yazılmış kötülerinden biri. Onu korkutucu yapan şey bağırıp çağırması değil, çoğu zaman sakin kalması. Gücü nasıl kullanacağını biliyor. İnsanları sadece cezayla değil, umutlarını kontrol ederek de yönetiyor. Capitol’ün sistemi bu yüzden sadece fiziksel bir baskı düzeni değil. Aynı zamanda bir gösteri düzeni. İnsanların neye inanacağını, kimi seveceğini, kimden nefret edeceğini belirlemeye çalışan bir yapı. Bu tarafıyla Açlık Oyunları, gençlik serisi gibi görünse de aslında epey sert bir politik hikâye anlatıyor.



Yıllar sonra Suzanne Collins’in bu evrene geri dönmesi beni çok heyecanlandırdı. Kuşların ve Yılanların Şarkısı çıktığında Samsun’da askerlik görevimi yapıyordum. Yaklaşık 600 sayfalık kitabı karargâhta dört günde okumuştum. O kitabı okurken ilk üçlemedeki duygunun aynısını bulmadım, bunu açıkça söyleyebilirim. Ama Panem’in geçmişine dönmek, Snow’un gençliğini okumak ve Capitol’ün zihnini biraz daha yakından görmek benim için yine de çok ilgi çekiciydi. Snow’un nasıl biri olduğunu bildiğimiz için, onun gençliğini okurken her davranışına daha dikkatli bakıyorsun. Nerede gerçekten hissediyor, nerede kendini düşünüyor, nerede güç isteği ağır basıyor, bunları okumak ayrı bir deneyimdi.


Filmi çıktığında da ilk çarşı iznimde sinemaya gitmiştim. Bu bile benim için başlı başına güzel bir anı. Yıllar sonra Açlık Oyunları evrenine yeni bir filmle dönmek çok iyi hissettirdi. Kuşların ve Yılanların Şarkısı filmi, benim için asla ilk filmlerin yerini tutmadı. Katniss’in hikâyesindeki duygu başka bir yerde duruyor. Ama yine de Snow’un geçmişine, oyunların daha eski ve daha ham hâline, Capitol’ün eğlence anlayışının nasıl şekillendiğine bakmak serinin evrenini genişletti.


Hasatta Gün Doğumu ise benim için okuması en zor kitap oldu. Bunun sebebi kitabın kötü olması değil. Daha çok hikâyenin nereye varacağını bir şekilde biliyor olmamız ve karakterlerle ilk üçlemedeki kadar hızlı bağ kuramamam. Haymitch’in geçmişini merak ediyordum ama okuma sürecim çok kesik kesik ilerledi. Bazı yerlerde kitaba girmekte zorlandım. Yine de bu kitabın önemli bir tarafı var. Çünkü Haymitch’i yıllarca sadece Katniss ve Peeta’nın akıl hocası olarak gördük. Oysa onun da bir zamanlar oyuna gönderilen, sevdiği insanları olan, hayatta kalmak için kendinden bir şeyler kaybeden genç biri olduğunu hatırlamak karaktere başka bir derinlik kazandırıyor.


Yeni çıkacak film için izlediğim fragman ise beni yeniden meraklandırdı. Özellikle renklerin, çiçeklerin ve görsel dünyanın kullanımı dikkatimi çekti. Açlık Oyunları filmlerinde atmosfer her zaman önemliydi. Mıntıkaların soluk ve sert dünyasıyla Capitol’ün abartılı görüntüsü arasındaki fark, hikâyenin sınıf ayrımını zaten görsel olarak anlatıyordu. Hasatta Gün Doğumu filminde de bu görsel tarafın güçlü olacağını düşünüyorum. Kitapta tam bağ kuramadığım bazı duyguların filmde daha etkili geçme ihtimali var.


Genel olarak baktığımda Açlık Oyunları benim için sadece sevdiğim bir seri değil, yıllar içinde farklı yaşlarda tekrar döndüğüm bir dünya. Lise yıllarımda daha çok heyecanına, karakterlerine ve Katniss’in cesaretine kapılmıştım. Sonra büyüdükçe serinin politik tarafı, medya eleştirisi, savaşın insanları nasıl değiştirdiği ve iktidarın acıyı nasıl kullandığı daha çok dikkatimi çekti. Bu da iyi yazılmış bir serinin gücünü gösteriyor. Aynı hikâyeye yıllar sonra döndüğünde başka bir katmanını görebiliyorsun.


İlk üçlemenin yeri ise bende hâlâ çok ayrı. Kitaplarını defalarca okumakla yetinmedim, sesli kitap olarak da tüm seriyi dinledim. Filmleri kaç kez izlediğimi gerçekten hatırlamıyorum. Katniss’in gönüllü olduğu sahne, Rue için yaptığı veda, Peeta’nın oyunlar boyunca insan kalmaya çalışması, Cinna’nın Katniss’e verdiği sessiz destek, Finnick’in kırılganlığı, Effie’nin değişimi, Haymitch’in sertliğinin arkasındaki yorgunluk... Bunların hepsi benim için seriyi unutulmaz yapan parçalar.



Açlık Oyunları’nı hâlâ bu kadar sevmemin sebebi, sadece iyi bir distopya olması değil. Bu seri, insanın korku karşısında neye tutunduğunu anlatıyor. Kimi hayatta kalmaya, kimi sevdiğine, kimi öfkesine, kimi de hâlâ doğru olduğuna inandığı küçük bir şeye tutunuyor. Katniss’in hikâyesi de tam burada değerli oluyor. O mükemmel biri değil. Zaten onu sevmemizin sebebi de bu. Kırılıyor, yanılıyor, kaçmak istiyor, bazen ne yapacağını bilmiyor. Ama bütün bunlara rağmen bir noktada duruyor ve artık yeter diyor.


Benim için Açlık Oyunları, yıllar geçse de etkisini kaybetmeyen serilerden biri. Her okuduğumda ve her izlediğimde aynı yerden yakalamıyor belki, ama mutlaka bir yerden yakalıyor. Bazen gençliğime dönmüş gibi hissediyorum, bazen bugün yaşadığımız dünyaya daha dikkatli bakıyorum. Bu yüzden serinin bendeki yeri hâlâ çok güçlü. Açlık Oyunları sadece bir dönem sevip geçtiğim bir hikâye olmadı. Benim okuma ve izleme hafızamın kalıcı parçalarından biri hâline geldi.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page