ÖRÜMCEK-ADAM: YEPYENİ BİR GÜN

Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Güne giderken nasıl bir film izleyeceğimi az çok bildiğimi sanıyordum. New York’un binaları arasında dolaşan Örümcek-Adam, büyük aksiyon sahneleri, tehlikeli düşmanlar ve Marvel evreninden tanıdığımız karakterler… Film bunların hiçbirinden vazgeçmiyor. Buna rağmen izlerken en çok merak ettiğim şey Peter’ın kimi yeneceği değil, bütün bunlar bittikten sonra hayatına nasıl devam edeceği oldu.
Çünkü bu filmde karşımızda yalnızca yeni bir tehditle mücadele eden Örümcek-Adam yok. Herkesin hayatından silinmiş, sevdiklerini uzaktan izlemek zorunda kalan ve Peter Parker olarak yaşayabileceği alan giderek daralan biri var.
Önceki filmin sonunda dünya Peter Parker’ı unutmuştu. MJ ve Ned artık onu tanımıyor, geçmişte birlikte yaşadıkları hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Peter ise onları korumak için gerçekleri anlatmamayı seçmişti. O an büyük bir fedakarlık gibi görünen kararın nasıl bir hayat ortaya çıkardığını bu filmde görüyoruz. Peter herkesi korumayı başarmış olabilir ama kendisini onların hayatından tamamen çıkarmış durumda.

Bu nedenle kendisini neredeyse bütünüyle Örümcek-Adam olmaya veriyor. Suçla savaşıyor, insanları kurtarıyor ve şehrin her yerine yetişmeye çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında hâlâ amacı olan, güçlü ve gerekli biri. Fakat herkesin Örümcek-Adam’ı tanıması, herhangi birinin Peter Parker’ı tanıdığı anlamına gelmiyor.
Bir süper kahramanın mutsuz olabileceğini elbette biliyoruz. Yine de bunu bilmekle, o mutsuzluğun günlük hayatın her yerine yayıldığını görmek aynı şey değil. Peter gökyüzündeyken özgür, hızlı ve kendinden emin görünüyor. Yere indiğinde ise konuşabileceği, eve döndüğünde yanında bulabileceği ya da geçmişini paylaşabileceği hiç kimse kalmamış genç bir adamla karşılaşıyoruz.
Filmi diğer Örümcek-Adam yapımlarından ayıran en önemli taraflardan biri buydu. Peter’ın yalnızlığı birkaç duygusal konuşmayla anlatılıp geçilmiyor. Yaşadığı yerde, insanlarla arasına koyduğu mesafede ve sürekli maskenin arkasına dönme isteğinde bunu hissediyoruz. Örümcek-Adam olmak artık hayatının bir parçası değil, neredeyse hayatının tamamı olmuş. Çünkü Peter Parker olarak yaşayabileceği bir hayat kalmamış gibi davranıyor.

New York’un filmdeki kullanımını da çok sevdim. Şehir yalnızca büyük çatışmaların yaşandığı gösterişli bir alan olarak kullanılmamış. Sokakları, apartmanları, kalabalığı ve gündelik hayatıyla hikayenin içinde. Peter sürekli insanların arasında ama hiçbir zaman gerçekten onlardan biri gibi değil. Şehirde herkes onu görüyor, buna rağmen kimse ona ulaşamıyor.
Örümcek-Adam’ın bu kadar gerçek hissettirmesi beni etkiledi. Buradaki gerçeklik, güçlerinin ya da dövüş sahnelerinin inandırıcılığından kaynaklanmıyor. Peter’ın yaşadığı duyguların tanıdık gelmesinden kaynaklanıyor. İnsanların arasında bulunup yine de yalnız hissetmek, geçmişte bıraktığın kişileri uzaktan izlemek ve doğru olduğuna inandığın bir kararın sonucuyla tek başına yaşamak… Peter’ın süper güçleri var ama yaşadığı duygular oldukça insani.
Tom Holland da karakterin bu halini iyi taşımış. Çok büyük ve uzun süre yalnızca oyunculuğuyla konuşulacak bir performans olduğunu düşünmüyorum. Yine de Peter’ın yorgunluğunu, içinde tuttuklarını ve insanlardan uzak durmaya çalışırken aslında onlara ne kadar ihtiyaç duyduğunu hissettirebiliyor. Önceki filmlerde daha genç, heyecanlı ve çevresindeki insanlardan destek alan Peter’ın yerinde artık kararlarının sonuçlarını tek başına taşıyan biri var.

Film duygusal tarafıyla öne çıksa da aksiyonu geri plana atmıyor. İlk izlendiğinde aksi düşünülmesinin nedeni, Örümcek-Adam’ın dövüşlerine ve New York’taki takip sahnelerine artık çok alışmış olmamız olabilir. Bunları filmin doğal bir parçası olarak izliyoruz. Peter’ın evinde tek başına kaldığı ya da MJ ve Ned’e uzaktan baktığı anlar ise daha farklı olduğu için akılda kalıyor.
Aslında film oldukça hareketli. Peter yalnızca dışarıdan gelen düşmanlarla değil, kendi bedenindeki değişimle de mücadele ediyor. Güçlerini kontrol edememe ihtimali, karşısındaki insanlardan en az onlar kadar tehlikeli hale geliyor. Bruce Banner’ın hikayeye dahil olması da tam bu noktada anlam kazanıyor.
Banner, Peter’ın yaşadığı değişimi anlayabilecek az sayıdaki kişiden biri. İkisinin sorunu aynı değil ama ikisi de kendi bedenlerinde kontrol edemedikleri bir güçle yaşamaya çalışıyor. Bu nedenle Bruce’un filmde bulunması yalnızca Hulk’u büyük bir dövüş sahnesine dahil etmek için yapılmış gibi gelmedi. Peter, yardım almak için karşısında kendisine başka bir açıdan benzeyen birini buluyor.
Jean Grey’in zihinsel gücüyle Hulk’un kontrolünü ele geçirmesi ise bu durumu daha da ilginç hale getiriyor. Peter kendi güçlerini kontrol etmeye çalışırken bir yandan kontrolünü tamamen kaybetmiş Hulk’la karşı karşıya kalıyor. Böylece filmdeki bilinç kontrolü meselesi yalnızca kötü karaktere ait bir güç olmaktan çıkıp Peter’ın yaşadığı korkuyla birleşiyor.

Sadie Sink’in canlandırdığı Jean Grey de filmin en ilgi çekici karakterlerinden biriydi. Başlangıçta onu hikayenin kötü karakteri olarak görüyoruz. İnsanların zihinlerine girebiliyor, onları kendi iradeleri dışında hareket ettirebiliyor ve şehir için büyük bir tehlikeye dönüşüyor. Fakat film ilerledikçe onun yalnızca zarar vermek isteyen biri olmadığını anlıyoruz.
Jean’in geçmişi, kız kardeşini araması ve güç sahibi insanlara yapılanlar karşısındaki öfkesi ortaya çıktıkça karakter hakkındaki düşüncemiz değişiyor. Yaşadıkları yaptığı her şeyi doğru hale getirmiyor ama onu yalnızca yenilmesi gereken bir düşman olmaktan çıkarıyor. Başlangıçta gördüğümüz kişiyle daha sonra tanıdığımız insan arasında önemli bir fark oluşuyor.
Bilinç kontrolü fikrinin hikayenin tamamına yayılması da hoşuma gitti. Jean insanların zihinlerini doğrudan kontrol ediyor. Peter ise aynı güce sahip olmasa da MJ ve Ned adına karar vererek başka türde bir kontrol kuruyor. Onları korumak için hayatlarından uzak duruyor ancak gerçeği öğrenip öğrenmemeleri gerektiğine de tek başına karar veriyor. Film bunu açıkça söylemese de iki durum arasında düşündürücü bir benzerlik bulunuyor.

Peter’ın Jean’e yaklaşımı, onu Frank Castle’dan ayıran tarafı da gösteriyor. Jean büyük bir tehdit oluştursa bile Peter onun neden böyle davrandığını anlamaya ve onu kurtarmaya çalışıyor. Karşısındaki kişiyi yalnızca etkisiz hale getirmek istemiyor. Çünkü onun için kahramanlık, suçluyu yenmekten önce mümkün olduğunca insanları kurtarmak anlamına geliyor.
Jon Bernthal’ın canlandırdığı Punisher ise bu anlayışın tam karşısında duruyor. Frank Castle suçla mücadele ederken Peter’ın sahip olduğu sınırlara sahip değil. Peter insanlara ikinci bir şans vermeye çalışırken Frank, tehdidi tamamen ortadan kaldırmanın en kesin çözüm olduğuna inanıyor.
İkisini aynı hikayede görmek bu nedenle anlamlıydı. Frank’in filmdeki görevi yalnızca Peter’a dövüşlerde yardım etmek değil. Peter kendisini insanlardan uzaklaştırıp hayatını tamamen suçla mücadeleye adadıkça Frank Castle’a benzeyen bir yaşama yaklaşmaya başlıyor. Yöntemleri farklı olsa da ikisi de kişisel bağlarını kaybetmiş ve hayatlarını görevlerinin içine kapatmış insanlar.

Peter’ı bu konuda uyaran kişinin Frank olması da ayrıca dikkat çekici. Kendi hayatını öfke ve şiddet üzerinden kurmuş biri bile Peter’ın gittiği yönün sağlıklı olmadığını görebiliyor. Punisher böylece Peter’ın dönüşebileceği kişiyi gösteren karanlık bir ihtimal gibi duruyor.
Florence Pugh’un canlandırdığı Yelena Belova’nın kısa görünümü de hikayeye yerli yerinde eklenmişti. Peter’ın zihin kontrolüyle karşılaştığında Yelena’ya gitmesi rastgele yapılmış bir Marvel buluşması değildi. Yelena geçmişinde zihni ve davranışları kontrol edilen biri olduğu için Peter’ın karşılaştığı durum hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilecek karakterlerden biri.
Sahnesi uzun değildi ancak neden filmde bulunduğunu anlayabiliyorduk. Marvel karakterlerinin yalnızca seyirciyi şaşırtmak için yan yana getirilmesi yerine, geçmişte yaşadıklarının yeni hikayelerde kullanılması bana daha doğru geliyor. Yelena’nın katkısı kısa olmasına rağmen bu nedenle anlamlıydı.
Filmde Hulk, Punisher, Yelena Belova, Jean Grey, Scorpion ve Damage Control gibi pek çok karakter ve oluşum bulunuyor. Bu kadar kalabalık bir kadronun hikayeyi dağıtması oldukça kolaydı. Zaman zaman film bu sınıra yaklaşsa da karakterlerin çoğu Peter’ın yaşadığı durumun başka bir tarafını göstermeye yarıyor.

Bruce Banner kontrol edilemeyen bedeni, Jean Grey kontrol edilemeyen zihni, Yelena başkaları tarafından elinden alınan iradeyi, Frank Castle ise yalnızlığın insanı götürebileceği yeri gösteriyor. Hepsi farklı şekillerde Peter’ın yaşadıklarına dokunuyor.
Damage Control da hikayedeki gerçek tehdidin yalnızca tek bir kötü karakterden ibaret olmadığını gösteriyor. İnsanları koruduğunu iddia ederken güç sahibi kişileri kontrol altına almaya ve güçlerini bastırmaya çalışıyor. Peter’ın kendi sorunu için geliştirdiği çözümün başka insanlar üzerinde kullanılabilecek bir araca dönüşmesi, iyi niyetin her zaman doğru sonuçlar ortaya çıkarmadığını hatırlatıyor.
Peter yardım ettiğini düşünürken farkında olmadan daha büyük bir sorunun parçası haline geliyor. Bu da karakterin artık daha yetişkin meselelerle karşılaştığını gösteriyor. Sorun yalnızca yanlış kişiye güvenmesi değil; aldığı kararların kendisi dışında birçok insanın hayatını etkileyebilmesi.
MJ ve Ned’i ise hâlâ biraz daha fazla görmek isterdim. Önceki filmlerde Peter, MJ ve Ned arasındaki konuşmaları ve birlikte hareket etmelerini seviyordum. Onlar yalnızca Peter’a yardım eden iki yan karakter değildi. Peter’ın Örümcek-Adam olmadığı zamanlarda da bir hayatı bulunduğunu gösteriyorlardı.
Bu filmde daha az görünmeleri Peter’ın yalnızlığını anlatmak için anlaşılır bir tercih. Yine de üçlü arasındaki enerjiyi özledim. Peter’ın onları uzaktan izlemesi, hayatlarına yeniden girmek istemesi ve son anda geri çekilmesi filmin en hüzünlü taraflarından biriydi. MJ ve Ned hayatlarına devam ederken birlikte yaşadıkları her şeyi yalnızca Peter hatırlıyor.

Film onların hafızasını hemen geri getirerek kolay bir çözüm üretmiyor. Böyle bir tercih, önceki filmin finalindeki fedakarlığı değersiz hale getirebilirdi. Peter’ın kaybettiklerini birkaç sahnede geri kazanması yerine, bu kayıpla yaşamaya çalışmasını izliyoruz. MJ ve Ned’i daha çok görmek istememe rağmen hikayenin bu mesafeyi korumasını doğru buldum.
Filmin adı da Peter’ın içinde bulunduğu durumla örtüşüyor. “Brand New Day”, çizgi romanlarda Peter Parker’ın hayatının ve ilişkilerinin büyük ölçüde değişmesinden sonra başlayan yeni dönemin adıydı. Film bu hikayeyi doğrudan uyarlamıyor ancak her iki anlatıda da Peter eski hayatının önemli bir bölümünü kaybettikten sonra yeniden başlamak zorunda kalıyor.
“Yepyeni bir gün” sözü umutlu geliyor. Fakat Peter için yeni bir başlangıç, geçmişin tamamen geride kaldığı anlamına gelmiyor. Geçmiş hâlâ orada; yalnızca onu Peter’dan başka hatırlayan kimse yok.

Filmin alıştığımız Marvel yapımlarından biraz farklı hissettirmesini de sevdim. Elbette espriler, tanıdık karakterler ve gelecekteki yapımlara uzanan bağlantılar var. Buna rağmen hikaye her duygusal anı hemen bir şakayla kesmiyor. Peter’ın sessiz kaldığı sahnelere zaman ayırıyor ve yaşadıklarını yalnızca bir sonraki büyük çatışmaya geçmek için kullanmıyor.
Tom Holland ve Zendaya’yı Odysseyden yalnızca bir hafta sonra yeniden aynı projede görmek de benim için hoş bir tesadüftü. Bir hafta arayla tamamen farklı dünyalara ait iki filmde karşıma çıkmaları keyifliydi. Bu filmde Zendaya’yı daha fazla izlemek isterdim ancak Peter ile MJ arasındaki mesafenin korunması, hikayenin duygusal tarafını güçlendirmiş.
Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gündan büyük bir hayranlıkla çıktığım ya da kusursuz bulduğum bir film olmadı. Kalabalık oyuncu kadrosu bazı bölümlerde hikayeyi dağıtmaya yaklaşıyor ve bazı karakterleri daha fazla görmek isterdim. Buna rağmen film boyunca hiç sıkılmadım.
New York’un gösterilişini, Jean Grey’in tek yönlü bir kötü karaktere dönüştürülmemesini, Peter ile Punisher arasındaki karşıtlığı, Yelena’nın kısa ama anlamlı katkısını ve Bruce Banner’ın hikayeye dahil edilme biçimini sevdim. En önemlisi de Peter Parker’ın yalnızca maskenin içindeki kahraman olarak değil, o maskeyi çıkardığında hayatıyla ne yapacağını bilemeyen biri olarak anlatılması hoşuma gitti.

Film bittiğinde aklımda yalnızca büyük dövüşler veya Marvel’ın geleceğine dair bağlantılar kalmadı. İnsanların hayatını kurtarabilen ama kendi hayatına nasıl döneceğini bulamayan Peter Parker kaldı.
Örümcek-Adam olmak ona güç, sorumluluk ve uğruna mücadele edeceği bir amaç veriyor. Fakat bunların hiçbiri Peter Parker’ın yerini doldurmuyor.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar