THIS IS LIVING, İKİ OYUNCUYLA KURULAN GÜÇLÜ BİR DÜNYA
- Uğur Yelmez
- 30 Mar
- 6 dakikada okunur

Her şey 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde Aykut Temel’in This Is Living oyunu için davet mailini almamla başladı. Dünya Tiyatro Günü’nde bir tiyatroya davet edilmek zaten başlı başına güzel bir tesadüftü. Üstelik normalde cuma günleri ofiste olmama rağmen o gün evdeydim ve hiçbir işim yoktu. Akşam için hazırlanırken içimde sadece tatlı bir heyecan vardı. O gecenin bu kadar maceralı geçeceğini ise elbette bilmiyordum.
Ne giyeceğime karar verdikten sonra daha dinç hissetmek için bir tane multivitamin aldım. Ne olduysa da ondan sonra oldu. Evden çıkmama yarım saat kala midem bulanmaya başladı ve bir anda fenalaştım. Yaklaşık on beş dakika banyoda bunu atlatmaya çalıştım. Son anda daveti iptal etmek istemediğim için kendimi toparlayıp banyodan çıktım, hızlıca hazırlandım ve yola koyuldum.
Toplam beş farklı vasıta değiştirerek sahneye ulaşmaya çalıştım. Oyun başlamadan önce biraz nefes almak için bir kafede kahve içmeye karar verdim. Oyunun başlamasına on beş dakika kala kahvemi içerken hayatımın o küçük ama çok etkili panik anlarından birini yaşadım. Klan Sahne’de olmam gerekirken, ertesi gün davetli olduğum Kats Sahne’ye geldiğimi fark ettim. Kahvemi yarım bırakıp kendimi yeniden caddeye attım ve apar topar bir taksi çevirdim. Taksi şoförü Mustafa beni o kadar hızlı götürdü ki günümün ilk kahramanı oldu. Doğru yere vardığımda ise ne yazık ki oyun on dakika önce başlamış, kapılar kapanmıştı. Ne yapacağımı bilemeden Klan Sahne’nin camından içeri bakarken günün ikinci kahramanı, sahne görevlisi Eren çıktı karşıma. Oyun başlamış olmasına rağmen kapıyı açtı ve beni içeri aldı. O yüzden bu yazıda Mustafa’ya da Eren’e de özellikle teşekkür etmek istedim. Siz olmasaydınız bu yazı gerçekten burada bitebilirdi.
Oyuna on dakika geç kalmış olsam da sonunda salona girebildim. İlk birkaç dakika boyunca zihnim hâlâ yetişme telaşının içindeydi. Bir yandan içeri alınmış olmanın sevinci, bir yandan kaçırdığım bölümleri düşünmenin huzursuzluğu vardı. Bu yüzden sahnede olup biteni ilk anda tam olarak kavrayamadım. Ama çok kısa bir süre sonra oyun beni öyle güçlü bir şekilde içine çekti ki, o panik, o koşuşturma, o karışıklık bir anda silinip gitti. Oyun bittiğinde ise salonu terk etmek de en az ona yetişmek kadar zor geldi. Bu zaten bir oyun için söylenebilecek en güzel şeylerden biri. Çünkü bazı oyunlar izlenir ve biter, bazıları ise bitse bile seyircisini kolay kolay bırakmaz. This Is Living benim için kesinlikle ikinci gruba girdi.
Oyun iki kişilik bir yapı üzerine kurulmasına rağmen sahnede bundan çok daha büyük bir dünya açıyor. İlk bakışta bizi bir ilişkinin içine davet ediyor. Başlangıçta bu ilişki dinamiği öyle doğal, öyle tanıdık ve öyle içten kuruluyor ki, seyirci karakterlere mesafe koyamadan onların yanına oturmuş gibi hissediyor. Tam da burada oyunun en güçlü taraflarından biri kendini göstermeye başlıyor. Çünkü metin, seyirciyi büyük laflarla değil, gündelik duyguların içinden yakalıyor.
This Is Living, sadece bir aşk ya da ilişki hikâyesi değil. Aynı zamanda kaybın, vedanın, geride kalmanın ve kabullenmenin oyunu. Sevmenin güzelliğini anlattığı kadar, sevilen biriyle araya giren o görünmez ama ağır mesafeyi de anlatıyor. Bunu yaparken duygu sömürüsüne hiç düşmüyor. Tam tersine, duygusunu olabildiğince temiz kuruyor. Bu yüzden insanı ağlatmaya çalışan bir oyun izlemiyorsunuz. İnsan olmanın kırılganlığına, birine ait hissetmenin güzelliğine ve bir gün o bağın ağırlığıyla yüzleşmenin kaçınılmazlığına bakıyorsunuz. Bence oyunun etkisi de tam buradan geliyor.

Metnin en sevdiğim yanlarından biri ton geçişlerindeki başarısı oldu. Çünkü oyun ilk anlarda seyirciyi sert bir karanlığın içine atmıyor. Önce nefes aldırıyor, yer yer güldürüyor, yer yer yüzünüzde istemsiz bir tebessüm bırakıyor. İlk bölümlerdeki o hafiflik, o sıcaklık ve o tanıdık ilişki hâli seyircinin gardını düşürüyor. Ardından duygusal ağırlık yavaş yavaş katman katman yükseliyor. Üstelik bunu ani ve zorlama kırılmalarla değil, akışın doğal bir parçası gibi yapıyor. Bu yüzden duygusal anlar çok daha güçlü vuruyor. Güldüğünüz bir yerin hemen ardından içinizi sızlatan bir cümlenin gelmesi, sahnede kurulan bağı daha da kuvvetlendiriyor. Komedi ile hüznün, sıcaklık ile boşluğun bu kadar kontrollü yan yana durabilmesi kolay bir şey değil. This Is Living tam olarak bunu başaran bir oyun. Seyircisini tek bir duyguda sabitlemiyor, onu adım adım içine çekiyor, dolaştırıyor, hazırlıyor ve en sonunda da etkisini güçlü biçimde bırakıyor.
İki kişilik ilişki oyunlarında genelde en büyük risk, sahnede belli bir süre sonra tekrar hissi oluşmasıdır. Özellikle diyalog yoğun ilerleyen işlerde ritim düşerse seyirci de düşer. Ama This Is Living bunu yaşamıyor. Çünkü metin sürekli yeni bir duygusal katman açıyor. Bir an karakterlerin birbirine yaklaşımını izlerken, başka bir an geçmişle bugün arasındaki o görünmez hattı hissediyorsunuz. Bir an ilişkiyi izliyormuş gibi görünürken, hemen ardından hayatla ölüm, varlıkla yokluk, tutunmakla bırakmak arasındaki ince çizgi belirginleşiyor. Oyun, iki kişiyi merkezine alıyor ama insanın içindeki çok daha büyük meselelere dokunuyor. Bu nedenle etkisi de sahne ölçüsünü aşıyor.
Bu güçlü yapının sahnede bu kadar iyi işlemesinin en büyük nedenlerinden biri de oyuncular arasındaki uyum. Aykut Temel ve Buse Gül’ün sahne enerjileri gerçekten çok iyi tutmuştu. Birbirlerini duyan, birbirlerine alan açan ve aynı zamanda birbirlerinin ritmini yükselten bir oyun ortaklığı vardı. Bu tarz oyunlarda iki oyuncunun sahnedeki kimyası çok belirleyicidir. Burada da o uyumu net şekilde hissettim. Birbirlerine sadece replik vermiyorlardı, gerçekten birbirlerinin varlığıyla oynuyorlardı. Sanki metni ezberden değil, o anda birlikte yeniden yaşıyorlardı. Bu da oyunun duygusal gerçekliğini çok güçlendiriyordu.
Aykut Temel, hem çeviri ve yönetmenlik tarafında hem de oyunculukta gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmış. Çeviride metnin ruhunu koruyup sahnede doğal işleyen bir akış yaratmak zaten başlı başına büyük bir emek istiyor. Burada dilin hiçbir noktada yabancı durmaması çok önemliydi ve bunu başarmış. Replikler çevrilmiş gibi değil, doğrudan bu sahne için yazılmış gibi akıyordu. Yönetmenlikte ise oyunun duygusunu fazla zorlamadan, seyirciyi ne eksik ne fazla yönlendirerek ilerleyen bir denge kurulmuştu. Bu da oyuna büyük bir olgunluk kazandırmış. Oyuncu olarak baktığımda da çok etkileyiciydi. Karakterini canlandırırken vermek istediği duyguyu çok iyi aktarıyordu ve bunu sanki büyük bir çaba harcamadan yapıyordu. Bu görünürdeki rahatlık aslında ciddi bir hakimiyetin sonucu. Bazı anlarda sadece bakışıyla, ses tonundaki küçücük bir değişimle, bir cümlenin sonunu taşıyış biçimiyle sahnenin duygusunu değiştirebiliyordu. Daha kontrollü, daha içten ve çok etkili bir oyunculuk vardı. Karakteri yaşatıyor, seyirciye hissettiriyor ve bunu hiçbir an yapaylaştırmıyordu.
Buse Gül de gerçekten çok başarılıydı. Ani ve keskin sahne değişimlerinde bir duygudan başka bir duyguya geçişi çok etkileyiciydi. Bir anda yüzü düşüyor, hemen ardından gülebiliyor, sonra yine başka bir enerjiye geçebiliyordu. Bu geçişlerin hiçbirinde kesiklik hissetmedim. Aksine, karakterin iç dünyasının ne kadar katmanlı olduğunu daha iyi gördüm. Buse Gül bu rolü sadece oynamıyordu, bütün bedeniyle ve enerjisiyle sahnede taşıyordu. Zaten sahneye de çok yakışıyordu. Varlığı, enerjisi ve izleyiciyle kurduğu bağ sayesinde insan onu izlerken hiç yorulmuyor. Tam tersine, her sahnede biraz daha dikkat kesiliyorsunuz. Seyirciyi kendine baktıran bir oyunculuğu vardı ve bu da oyunun genel etkisini ciddi anlamda yükseltti.
Oyunun teknik tarafı da bu güçlü oyunculukları tamamlayan önemli bir unsur olmuş. Işık değişimleri çok başarılıydı. Duyguyu sadece görünür kılmak için değil, atmosfer kurmak için de çok yerinde kullanılmıştı. Bazı sahnelerde ışık, karakterlerin arasında söylenmeyen şeyi tamamlayan görünmez bir üçüncü unsur gibiydi. Müziğin kullanımı da aynı şekilde çok başarılıydı. Ne fazla öne çıkıyor ne de yalnızca boşluk dolduruyordu. Tam kararında, sahnenin içindeki duygu akışını besleyen bir yerde duruyordu. Böyle işlerde teknik unsurların oyunculuğu bastırmadan oyunu büyütmesi çok kıymetlidir. Burada da aynen öyle olmuş.
Kostümler de oldukça başarılıydı. Özellikle Buse Gül’ün ayaklarının Aykut Temel’e kıyasla çıplak bırakılması benim için oyunun en güzel detaylarından biriydi. Bu küçük tercih ilk bakışta çok büyük bir şey gibi görünmeyebilir ama sahnede öyle anlamlı bir karşılık yaratıyordu ki insanın aklında kalıyor. Sanki onun artık bu dünyaya tam anlamıyla basmadığını, bedenen orada görünse bile başka bir yerde durduğunu hissettiriyordu. Böyle ince düşünülmüş detaylar, oyunun sadece metin ve oyunculuk üzerinden değil, bütün sahne diliyle konuştuğunu gösteriyor. Ben sahnede bu tarz kararları çok önemsiyorum. Çünkü bazen tek bir görsel detay, sayfalarca açıklamadan daha güçlü bir şey söyler.

Bana yer yer Takımyıldızları oyununu hatırlattı. Özellikle iki kişilik yapı, ilişkinin merkezde oluşu ve duygusal yoğunluğun seyirciyi yavaş yavaş içine çekmesi bakımından o hissi zaman zaman aldım. Ama açık söylemek gerekirse hem metin hem oyunculuk olarak This Is Living bende daha üst düzey bir yerde durdu. Daha yoğun, daha sahici ve daha kalıcı bir iz bıraktı. Duygusunu daha temiz taşıdı ve finalde bıraktığı etki de çok daha güçlü oldu.
Bence oyunun en kıymetli taraflarından biri, seyirciyi sadece bir hikâye izlemeye çağırmaması. Aynı zamanda herkesin kendi içinden bir yere dokunuyor olması. Birini kaybetmiş olmak gerekmiyor, birini çok sevmiş olmak yetiyor. Bir vedayı yaşamış olmak gerekmiyor, bir gün vedalaşmak zorunda kalabileceğini bilmek yetiyor. O yüzden oyun yalnızca sahnede olan bitenle sınırlı kalmıyor. Seyirci salondan çıktıktan sonra da içinde devam ediyor. Benim için iyi tiyatronun önemli ölçütlerinden biri tam olarak bu. Alkış bittiğinde de etkisi sürüyorsa, oyun gerçekten seyircisine ulaşmıştır.
This Is Living henüz yolun başında olsa da seyircisini zamanla mutlaka büyütecek oyunlardan biri gibi görünüyor. Çünkü yalnızca izlenip geçilen bir iş değil, insanda iz bırakan, başkasına da anlatma isteği uyandıran bir etkisi var. Başarılı metni, güçlü oyunculukları ve sahnede kurduğu duygusal dünya sayesinde kulaktan kulağa yayılmayı fazlasıyla hak ediyor.
Genel olarak baktığımda This Is Living, hem metniyle hem sahnelemesiyle hem de oyunculuklarıyla çok başarılı bir iş. Duygusunu temiz kuran, seyirciye saygı duyan, teknik olarak dengeli, oyunculuk açısından güçlü ve en önemlisi gerçekten hissedilen bir oyun. Benim için yalnızca iyi bir temsil değildi, aynı zamanda uzun süre aklımda kalacak bir izlenimdi. Hâlâ izlememiş olanlar varsa gönül rahatlığıyla gidebilirler. İki kişilik bir oyunun bu kadar dolu, bu kadar etkili ve bu kadar sarsıcı olabileceğini görmek isteyen herkesin şans vermesi gerektiğini düşünüyorum.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar