top of page

KIRILDIĞIMIZ YERDE Bİ' BOŞLUK: İKİ KİŞİLİK BİR OYUNDAN ÇOK DAHA FAZLASI


Melih Salgır, yönetmen olarak gerçekten çok beğendiğim bir isim. Ben Zek’i izledikten sonra bunu kendi içimde çok net bir şekilde hissetmiştim. O oyundan sonra, ilk fırsatta Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’u da izlemek istedim ve kendisiyle iletişime geçtim. Zaten benim tiyatro planlarımda en sık yaşadığım şeylerden biri gün ve saat uyumsuzluğu oluyor. Görmek istediğim işler çoğu zaman ya çok geç saatte başlıyor ya da dönüşü zor bir güne denk geliyor. Bu yüzden Kats Sahne’deki temsili gördüğümde, eve çok geç döneceğimi bilmeme rağmen gitmeye karar verdim. Çünkü bazen insan rahat bir akşamı değil, merak ettiği oyunu seçiyor. O akşam benim için tam olarak böyleydi.


Bu oyunu benim için ayrıca özel kılan bir diğer isim de Selena Demirli Doğan’dı. The House Seat üzerinden izlediğim Şairler Mezarlığı’nda dikkatimi çeken, sahnede nasıl bir etkisi olduğunu canlı olarak da görmek istediğim bir oyuncuydu. Bu yüzden Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’a giderken merakım zaten iki ayrı noktadan yükselmişti. Bir yanda yönetmenliğini çok beğendiğim bir isim, diğer yanda dijitalde izleyip sahnede de görmek istediğim bir oyuncu vardı. Daha oyun başlamadan bu temsil benim için sıradan bir akşam planından çıkmış, özellikle görmek istediğim bir buluşmaya dönüşmüştü.


Kats Sahne’ye ilk girdiğimde mekân bende klasik bir tiyatro sahnesi hissi yaratmadı. Fuaye kısmı daha çok bir pubı andırıyordu. Hatta biraz daha erken gelmiş olsaydım, belki oyun öncesi bir bira içecek kadar zamanım olur diye düşünmüştüm. Fakat içerisi oldukça kalabalıktı. Dışarıda yağmur yağdığı için herkes içerde kalmıştı ve bu da ortamı biraz havasız hâle getirmişti. Üst kata, sahne bölümüne geçtiğimizde de bu ilk izlenim çok değişmedi. Sahne yukarıda olsa da içerisi tuhaf bir şekilde bodrum hissi veriyordu. Salon geniş sayılabilirdi ama seyir açısından aynı rahatlığı sunmuyordu. Sandalyelerin görüş açısı yeterli değildi. Ben ortalara yakın bir yerde oturmama rağmen zaman zaman oyuncuları hem görmekte hem de duymakta zorlandım.



Sahnede belirgin ışık sorunları da oldu. Bunun doğrudan ekipten mi yoksa sahnenin teknik koşullarından mı kaynaklandığını o an net olarak ayırmak mümkün değildi. Zaten oyun sonunda Selena Hanım’la konuştuğumda o da yaşanan ışık problemlerinden bahsetti. Buna rağmen şunu açıkça söyleyebilirim, bütün bu aksiliklere rağmen performanslarını gerçekten çok beğendim.


Kats Sahne ile ilgili beni en çok zorlayan şeylerden biri de ses yalıtımı meselesiydi. Dışarıdaki yağmur sesi oyuna karıştı. Bir bölümde ezan sesi de dışarıdan gelmeye başladı ve açık konuşmak gerekirse bu, oyunun kurmaya çalıştığı atmosferi ciddi biçimde bozdu. İnsan sahnede anlatılan dünyanın içine girmek isterken dışarıdan gelen her sesle yeniden bulunduğu yere dönüyor. Bir oyunun büyüsü çok emekle kuruluyor ama bazen tek bir dış etken bile o duyguyu dağıtabiliyor. Bu yüzden o akşam izlediğim şeyi değerlendirirken oyunun kendisi ile temsilin gerçekleştiği fiziksel koşulları birbirinden ayırmak gerektiğini hissettim. Çünkü bir yanda seyir deneyimini zorlaştıran sahne şartları vardı, diğer yanda ise bütün bunlara rağmen kendini hissettirmeyi başaran bir oyun.


Oyunun teknik tarafında ayrıca dikkatimi çeken bir başka şey de yoğun sis kullanımıydı. Sis, ışıkları daha görünür kılıyordu ama bende aynı zamanda kapalı bir alanda boğuluyormuşum gibi bir his de uyandırdı. Bu his bir yandan rahatsız ediciydi, bir yandan da oyunun dünyasıyla garip biçimde örtüşüyordu. Sahnede yalnızca karakterlerin sıkışmışlığını değil, fiziksel olarak daralan bir alanı da hissediyordum. Elbette bunda salonun yapısının da payı vardı ama yine de sis kullanımı oyunun atmosferini belirleyen önemli unsurlardan biriydi.


Ayten Çelik’in çektiği fotoğrafları da ayrıca anmak gerekir. Çünkü bu karelerde yalnızca oyuncular değil, oyunun havası da görünüyor. Soğuk tonlar, endüstriyel mekânın sertliği, kadrajın içindeki boşluk duygusu ve iki oyuncunun o büyük yapının içinde neredeyse yutuluyormuş gibi duran varlığı, oyunun dünyasını tek başına anlatmaya yetiyor. Özellikle geniş planlarda mekânın ağırlığı, daha yakın karelerde ise iki karakter arasındaki hassas denge çok iyi yakalanmış. Bu yüzden bu görselleri sadece tanıtım fotoğrafı gibi değil, oyunun ruhunu taşıyan çok güçlü kareler olarak gördüm.



Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk, ilk bakışta karanlık ve sert bir distopya gibi duruyor. Duygusal bağların bastırıldığı, kelimelerin bile tehdit sayıldığı, insan ilişkilerinin doğal akışından çıkarıldığı bir düzen kurulmuş. Hikâyenin merkezinde ise iki kız kardeş var. Ama oyunun bende karşılık bulan tarafı, bu çerçevenin yalnızca ilginç bir fikir olarak kalmaması oldu. Sahnede büyüyen şey sadece düzenin sertliği değil. Asıl olarak, böyle bir dünyanın içinde insanın ne hâle geldiği, neyi içine attığı, neyi bastırdığı ve neyi kaybettiği.


O yüzden oyun, seyircinin karşısına sadece bir distopya koymuyor. Aynı zamanda yaralı, sıkışmış, birbirine bağlı ama birbirine de zarar verebilen iki insan çıkarıyor. Bence metnin en iyi yaptığı şeylerden biri de bu. Kurduğu dünyayı karakterlerin önüne koyup geri çekilmiyor. Tam tersine, o dünyanın içinden karakterleri daha da görünür hâle getiriyor. İki kız kardeş arasındaki ilişki oyunun asıl ağırlığını taşıyor. Bu ilişki yalnızca sevgiyle açıklanabilecek kadar sade değil. İçinde kırgınlık var, sorumluluk var, geçmişten gelen yükler var, suskunluk var, öfke var. Birbirlerine hem yakınlar hem de uzaklar. Bazen tek dayanakları birbirleri gibi duruyorlar, bazen de en büyük yarayı yine birbirlerine açıyorlar. Bu iniş çıkışlar oyunun duygusunu canlı tutuyor. Hikâye böyle ilerleyince seyirci de yalnızca dışarıdaki baskıcı yapıya bakmıyor, daha çok bu iki kişinin iç dünyasında dolaşmaya başlıyor.


Nazlı Ocakcı’nın bu metni yazmış olması ayrıca çok dikkat çekici. Üstelik bunun yazdığı ilk oyun olması bence daha da önemli. İlk oyunlarda sık görülen şeylerden biri, insanın fikrine fazla güvenip karakterleri biraz ihmal etmesi oluyor. Burada öyle bir şey hissetmedim. Metin, kurduğu dünyanın arkasına saklanmıyor. Derdini göstermek için gereğinden fazla uğraşmıyor. Ne anlatmak istediğini biliyor ve bunu seyircinin yüzüne vurmadan anlatıyor. Bu da oyunu daha sahici bir yere taşıyor. İlk metin için yalnızca cesur değil, aynı zamanda derli toplu ve duygusunu taşıyabilen bir iş olduğunu düşünüyorum. Üstelik bunu yaparken soğuklaşmıyor. Tam tersine, karanlık yapısına rağmen insani tarafını hep koruyor.


Nazlı Ocakcı’yı sahnede izlemek de bu yüzden ayrıca ilgi çekiciydi. Yazdığı metnin içinde oynayan bir oyuncu olarak karakterine çok içeriden yaklaştığı hissediliyor. Bu bazen zor bir şeydir. İnsan kendi yazdığı karakteri ya fazla açıklamaya başlar ya da ona gereğinden fazla yük bindirir. Burada daha kontrollü bir oyunculuk gördüm. Karakterini anlatmıyor, onun içinde duruyor. Bu yüzden sahnedeki varlığı metni bastırmıyor, aksine metinle nefes alıyor. İçinde sürekli çalışan, susan, düşünen, tartan bir taraf var. Bu da performansını daha canlı hâle getiriyor.



Selena Demirli Doğan ise benim için gecenin en akılda kalan taraflarından biriydi. Özellikle kekemeliği oynama biçimini gerçekten çok başarılı buldum. Sahne üzerinde böyle detaylar çok kolay yapaylaşabiliyor. Seyirci bir anda karakteri değil, oyuncunun tekniğini izlemeye başlayabiliyor. Burada öyle olmadı. Selena Demirli Doğan kekemeliği bir oyunculuk gösterisine dönüştürmeden oynuyor. Hatta bir süre sonra onu ayrıca değerlendirmeyi bırakıp karakterin doğal konuşma biçimi gibi kabul etmeye başlıyorsunuz. Bence bu çok büyük bir başarı. Çünkü sahnede inandırıcılık çoğu zaman böyle kuruluyor. Ne yaptığınızı göstermekle değil, onu karakterin doğasına dönüştürmekle.


Ama performansını etkileyici kılan tek şey bu da değil. Karakterin kırılganlığını da çok iyi taşıyor. Çekingenlik, sıkışma, kendini ifade etmeye çalışırken yaşadığı zorlanma, geri çekildiği anlar, sonra yeniden toparlanmaya çalışma hâli, bütün bunlar oyunculuğunda çok net duruyor. Buna rağmen karakteri tamamen edilgen bir yere de hapsetmiyor. İçinde hâlâ bir direnç var. Hâlâ izlemek istediğiniz, anlamaya çalıştığınız bir taraf var. The House Seat üzerinden izlediğim Şairler Mezarlığı’nda dikkatimi çeken oyunculuğun sahnede de bu kadar güçlü karşılık bulması ayrıca hoşuma gitti. Dijitalde etkileyici görünen bir şey canlı sahnede bazen aynı etkiyi yaratmayabiliyor. Burada tam tersi oldu. Sahnedeki varlığı daha da belirginleşti.


İki oyuncunun birlikte kurduğu denge de oyunun en iyi taraflarından biri. Sahnede yalnızca karşılıklı konuşan iki kişi görmüyoruz. Aralarında bir geçmiş olduğu, birbirlerini uzun zamandır tanıdıkları, birbirlerinin zayıf noktalarına da yaralarına da aşina oldukları çok net hissediliyor. Bu his geçmeyince böyle metinler hemen dağılabiliyor. Burada dağılmıyor. Tam tersine, ilişki giderek daha görünür hâle geliyor. Bir sahnede yakınlaşıyorlar, başka bir sahnede aralarındaki mesafe büyüyor. Bir an birbirlerine tutunuyorlar, başka bir an birbirlerine yük oluyorlar. Bu değişkenlik oyuna canlılık katıyor. Tek bir duyguya saplanıp kalmıyor.



Melih Salgır’ın rejisini zaten özellikle merak ederek gitmiştim ve temsil sonunda onu yine beğenmiş olarak çıktım. Rejide en çok sevdiğim şey, metni gereksiz bir gösterişe teslim etmemesi oldu. Böyle bir hikâye çok daha sert, çok daha süslü, çok daha biçimci bir sahnelemeye de zorlanabilirdi. O zaman oyunun insani tarafı geri düşebilirdi. Burada öyle bir yol seçilmemiş. Daha dikkatli, daha oyuncu odaklı, daha dengeli bir yönetim anlayışı var. Oyunculara alan açılıyor. Atmosfer korunuyor. Gerilim hissediliyor ama hiçbir şey sırf etkileyici görünsün diye büyütülmüyor. Ben bunu çok sevdim. Çünkü sahnede hissedilen şeyin yapay biçimde yükseltilmediği, doğal akışında bırakıldığı oyunlar bende daha kalıcı oluyor.


Oyunun teknik tarafında en çok dikkatimi çeken unsurlardan biri dış ses kullanımı oldu. Ses ve efekt tasarımında Aytuğ Erdil’in imzası var ve bu tarafın oyuna gerçekten ciddi bir katkı sağladığını düşünüyorum. Sahnede fiziksel olarak görünmeyen o otorite, yalnızca ses üzerinden bile iki kardeşin üzerinde hissediliyordu. Bu da baskıyı daha görünür değil, daha ürkütücü hale getiriyordu. Dış ses, oyunun ritmini bozan bir unsur olmak yerine, tam tersine sahnedeki gerilimi besleyen ve atmosferi sıkılaştıran bir tercih olmuş.


Işık tarafında o akşam bazı sorunlar yaşanmış olsa da oyunun kurmaya çalıştığı dünyayı yine de görmek mümkündü. Hatta belki de bu yüzden temsil bittikten sonra aklımda en çok kalan şeylerden biri, bu oyunun daha iyi teknik koşullarda ne kadar daha etkileyici olabileceği oldu. Çünkü sahnede gerçekten karşılığı olan bir yapı var. İyi yazılmış, iyi oynanmış ve ne yapmak istediğini bilen bir oyun olduğu için, yaşanan aksaklıklara rağmen etkisini tamamen kaybetmiyor. Tam tersine, bütün o pürüzlerin arasından yine de kendini hissettirmeyi başarıyor.



Benim için gecenin sonunda ortaya çıkan asıl duygu da buydu. Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk, sadece ilginç bir fikre yaslanan bir oyun değil. İçinde sahici bir ilişki, taşınmış bir duygu ve ciddiyetle kurulmuş bir dünya var. Nazlı Ocakcı’nın ilk oyunu olması bakımından ayrıca dikkat çekici. Selena Demirli Doğan’ın performansı ise temsilin en güçlü taraflarından biri. Melih Salgır’ın rejisi de bütün bunları bir arada tutan, oyunu gereksiz gösterişe kaçmadan toparlayan bir çizgide duruyor. Ben bütün teknik aksaklıklara rağmen oyundan memnun çıktım. Hatta biraz da bu yüzden daha değerli buldum. Çünkü her şey kusursuz değilken bile seyirciye geçebilen oyunlar, sahnede gerçekten karşılığı olan oyunlar oluyor.


Sahnede izleme şansı olanlara bu oyunu içtenlikle tavsiye ederim. Canlı temsilin karşılığı her zaman başka oluyor. Oyuncuların sahnedeki enerjisi, sesin salondaki etkisi, ışığın yarattığı atmosfer ve iki karakter arasındaki gerilim canlı izleyince çok daha doğrudan geçiyor. Ama sahnede izleme imkânı bulamayanlar için güzel bir gelişme de var. Oyun nisan ayında The House Seat’te de olacak. Bu da daha fazla kişinin bu yapımla buluşabilmesi açısından sevindirici. Böyle işlerin yalnızca salonda kalan bir deneyim olarak değil, daha geniş bir izleyiciye ulaşarak da yaşaması çok kıymetli.


Son olarak daveti için Melih Salgır’a teşekkür ederim. Benim için merakla gittiğim, bazı aksaklıklara rağmen karşılığını aldığım, özellikle oyunculuklarıyla aklımda kalan bir akşam oldu. Yeni yerli metinlere ilgi duyanların, iki kadın oyuncunun sahnede kurduğu yoğun ilişkiyi izlemeyi sevenlerin ve tiyatroda yalnızca fikir değil, gerçek bir duygu da arayanların Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’a şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Ben oyunu çok beğendim. Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk, bütün pürüzlere rağmen değil, o pürüzlerin arasından geçip yine de etkisini koruyabildiği için bende ayrıca yer etti.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page