KÜLLER KÜLLERE
- Uğur Yelmez
- 6 Nis
- 7 dakikada okunur

Müphem Tiyatro’yu ve Cem Burçin Bengisu’yu ilk olarak Lie Low ile tanımıştım. O oyunu izlemek için uygun bir gün kollarken Schneidertempel Sanat Merkezi’ndeki Küller Küllere karşıma çıktı. Ben de Müphem Tiyatro’ya yazarak oyuna gelmek istediğimi ve izlenimlerimi paylaşmayı düşündüğümü söyledim. Onlar da çok sıcak bir şekilde dönüş yapıp beni oyunlarına davet ettiler.
Oyuna gideceğim hafta haber siteleri İstanbul’un o hafta yalnızca on yedi saat güneş göreceğini yazıyordu. Şişhane metrosundan çıkıp yukarı doğru yürümeye başladığımda ise sanki o kısa sürenin tam ortasına düşmüşüm gibi hissettim. Hava beklenmedik şekilde güzeldi. Galata Kulesi’ne doğru uzanan sokaklarda yürürken kalabalığın içine karıştım. Turistlerin, kafe önlerinde oyalanan insanların, gün batımına yetişmeye çalışanların arasında kendimi İstanbul’da değil de yabancı bir yönetmenin çektiği bir filmin içindeymişim gibi hissettim. O anın tuhaf bir canlılığı vardı. Şehir gri olmayı bırakmıştı ama içindeki eski yorgunluğu da tamamen gizlemiyordu. Küller Küllere gibi bir oyuna giderken böyle bir yürüyüş yapmak, sonradan düşününce, çok doğru bir hazırlıkmış.
Kısa bir yürüyüşün ardından Schneidertempel Sanat Merkezi’ne ulaştım. Burası yalnızca bir etkinlik mekânı değil, kendi geçmişini hâlâ taşıyan tarihî bir yapı. Galata’daki bu bina, 19. yüzyılın sonlarında Aşkenaz Yahudi terziler tarafından Terziler Sinagogu olarak kurulmuş, 1964’e kadar ibadethane olarak kullanılmış, daha sonra kapanmış ve 1998’de sanat merkezi olarak yeniden işlev kazanmış bir yer. Bu nedenle içeri girdiğiniz anda sıradan bir salon hissi vermiyor. Duvarlarında, yüksekliğinde, mekânın kendi sessizliğinde eski bir hayatın izi dolaşıyor. Böyle bir yapının bugün çağdaş sanatla ve tiyatroyla yeniden nefes alması çok etkileyici. Küller Küllere gibi hafıza, tortu, geçmiş ve silinmeyen izler etrafında dolaşan bir oyunun burada sahnelenmesi de bu yüzden bana ayrıca anlamlı geldi.

Yine de şunu açıkça söylemem gerek, Schneidertempel Sanat Merkezi mekân olarak çok etkileyici olsa da tiyatro açısından kusursuz bir alan değil. Temsil gün batımına denk geldiği için ışıklar ilk bölümde yeterince belirginleşemedi, güneş çekildikten sonra da bu kez ortam beklediğim kadar aydınlık bir derinlik kazanmadı. Sahne dediğim alan da klasik anlamda bir sahne değildi, daha çok bir kürsüyü andırıyordu. Oradaki korkuluklar oyunun görsel fikrine katkı sağlarken başka bir taraftan oyuncuların yüzünde gölgeler oluşturuyordu. Işığın arkadan vurduğu anlarda bakışların ve mimiklerin gücü biraz perdeleniyordu. Üst kattaki balkondan görevlinin sık sık sarkarak sahneyi kontrol etmesi de dikkatimi dağıtan ayrıntılardan biri oldu. Ama bu alanın başka bir etkisi daha vardı, seyirciyle oyuncu arasına neredeyse hiçbir mesafe koymuyordu. Oyuncuların aramızda dolaşması, hatta oyun sırasında omzuma dokunmaları bende iki duyguyu aynı anda uyandırdı. Bir yandan bundan rahatsız oldum, bir yandan da bu temasın oyunun yarattığı zihinsel gerginliği daha da büyüttüğünü hissettim. Sanki yalnızca izleyen biri değildim, o sıkışık dünyanın içine
istemeden çekilen bir tanıktım.
Zaten söyleşide Cem Burçin Bengisu’nun anlattığı bir ayrıntı da bu mekânla oyun arasında nasıl özel bir bağ kurduğunu çok iyi gösteriyordu. Eskiden sinagogdaki o kürsüye kadınların temizlik için bile çıkmasının yasak olduğunu anlattı. Bugün ise aynı yerde Dilek Güler’in kendi sanatıyla varlık göstermesinin, sesiyle ve bedeniyle o alanı doldurmasının kendisi için ne kadar özel olduğundan söz etti. Bence bu çok kıymetli bir bakıştı. Çünkü mekânı yalnızca dekor gibi kullanmıyordu. Onun tarihini, hafızasını ve eski yasaklarını da sahnelemenin anlamına dahil ediyordu. Böylece Schneidertempel, oyunun oynandığı yer olmanın ötesine geçip oyunun taşıdığı yükün bir parçası hâline geliyordu.

Küller Küllere, Harold Pinter’ın 1996 tarihli Ashes to Ashes metninden yola çıkan, Müphem Tiyatro yapımı, tek perdede yaklaşık altmış beş dakikalık bir oyun. Yönetmenliğini Cem Burçin Bengisu üstleniyor. Oyuncu kadrosunda Dilek Güler ve A. İnanç Bükülen yer alıyor. Metnin omurgasında bireysel hafıza ile insanlığın karanlık geçmişi birbirine karışıyor. Kayıp, şiddet, bastırılmış tanıklık, fail ile mağdur arasındaki görünmez geçişler oyunun içinde açık açık anlatılmıyor, daha çok parçalar hâlinde seyircinin üstüne bırakılıyor. Bu yüzden Küller Küllere, başı ve sonu kesin çizgilerle belirlenmiş bir hikâye anlatmaktan çok, insanı bir zihnin içinde dolaştırmayı seçiyor.
Oyunun künyesine biraz daha yakından bakınca bu sahnelemenin neden bu kadar sıkı bir bütünlük kurduğunu anlamak kolaylaşıyor. Dramaturg ve yardımcı yönetmen olarak Büşra Kuruca’nın, çevirmen ve yönetmen yardımcısı olarak Mehmet Dikkaya’nın katkısı var. Işık tasarımında Murat Kural, ışık operatörlüğünde Aydın Dündar, ses ve efekt tasarımında Janberd Yıldız, oyun müziğinde ise Beliz’in imzası bulunuyor. Metnin parçalı yapısını sahnede ayakta tutan şey sadece oyunculuk ve reji değil, kuliste kurulan bu teknik ve düşünsel omurga da aslında. Ben oyunu izlerken bazı teknik pürüzler hissetsem de o karanlık atmosferin ve gerilimli ritmin tesadüfen oluşmadığı çok netti.
Ben de oyunu tam olarak böyle deneyimledim. Sanki her şeyi tül bir perdenin arkasından izliyormuşum gibi hissettim. Çünkü sahnede bize düz bir çizgi boyunca ilerleyen, başı sonu belirgin bir olay örgüsü sunulmuyordu. İpin bazen inceldiği, bazen düğümlendiği, bazen de kopup başka bir yerden yeniden bağlandığı bir akış vardı. Bir düşünce tamamlanmadan başka bir çağrışıma geçiliyor, bir anı tam yerli yerine oturmadan yeni bir görüntü ortaya çıkıyordu. Bunu izlerken bir noktada Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını düşündüm. Bunu, oyunun bende yarattığı bilinç dağınıklığı hissi nedeniyle düşündüm. Bir olay tamamlanmadan başka bir yere geçilmesi, bir düşüncenin tam yerleşmeden başka bir çağrışıma açılması, bende benzer bir etki yarattı. İlk başta anlatının nereye vardığını anlamaya çalıştım. Sonra bunun oyuna yaklaşmak için doğru yol olmadığını fark ettim.
Çünkü Küller Küllere, kendini baştan sona açık eden bir oyun değil. Seyirciyi kendi karmaşasının içine çekiyor. Ben de bir noktadan sonra çözmeye çalışmayı bırakıp oyunun kurduğu atmosferin, ritmin ve oyunculukların beni götürdüğü yere gitmeyi seçtim. O andan sonra oyun benim için çok daha güçlü bir deneyime dönüştü.
Bu parçalı yapı bende yalnızca dağınık bir anlatı hissi uyandırmadı. Bir süre sonra bunun hafızanın çalışma biçimiyle ilgili olduğunu da düşündüm. Özellikle şiddet, kayıp ve suç ortaklığı gibi ağır meseleler söz konusu olduğunda insan zihni her şeyi başı sonu belli, temiz bir sırayla hatırlamıyor. Bazı şeyler kırık kırık geliyor, bazı görüntüler başka görüntülerin içine sızıyor, bazı cümleler ise tamamlanmadan insanın içinde asılı kalıyor. Küller Küllere bana biraz bunu hissettirdi. O yüzden oyun ilerledikçe yaşadığım karmaşa bende bir eksiklik duygusu yaratmadı. Tam tersine, oyunun kurduğu dünyanın mantığı da biraz buydu diye düşünmeye başladım.

Dilek Güler, sahnedeki varlığıyla oyunun taşıdığı hafızayı bedeninde tutan kişiydi. Onu izlerken aklımdan sürekli şu geçti, sanki dünyanın unutmaktan çıkar sağladığı her şeyi o unutmamaya yemin etmişti. Günümüz seyircisinin dikkat süresinin iyice kısaldığı, insanların korkunç şeylere bile çok hızlı alıştığı bir çağda, Dilek Güler sahnede o kirli geçmişin yükünü taşıyan bir hafıza gibi duruyordu. Konuşurken, yürürken, seyircilerin arasına karışırken, bakışını bir noktaya sabitleyip sonra aniden yön değiştirirken insanda huzursuzluk uyandıran karanlık bir etkisi vardı. Tüylerimin diken diken olduğu anlar en çok onun sahnede mekânla birleştiği anlardı. Özellikle seyirciye yaklaştığında, aradaki mesafe kalktığında, söyledikleri yalnızca söylenmiş cümleler olmaktan çıkıyor ve insanın üstüne siniyordu. Çok başarılıydı. Çok etkileyiciydi. Oyunun zihinsel kırıklarını, belirsizliğini ve derindeki acısını sahnede diri tutan en güçlü damarlardan biri oydu.
İnanç Bükülen ise ilk bakışta oyunun daha hafif, daha kıvrak tarafını üstleniyormuş gibi görünüyordu. Yer yer seyircinin gülümsemesine alan açan, dili daha hareketli kullanan, karşısındakinin dengesini bozarak alan kuran bir tarafı vardı. Ama tam da bu yüzden ürkütücüydü. Çünkü sahnede yalnızca eşlik eden biri değildi. Aynı zamanda yönlendiren, bastıran, meseleyi başka tarafa çeken, gerçeğin üstünü örten bir kuvvet gibi duruyordu. Bende şöyle bir his bıraktı, sanki dünyanın bütün korkunç olayları yalnızca kaba kuvvetle değil, zaman zaman sempatik görünen bir manipülasyonla, dikkati başka yere çekme becerisiyle de mümkün oluyormuş gibi. İnanç Bükülen bu ikili duyguyu çok iyi taşıdı. Hem komikti hem rahatsız ediciydi. Hem çekiciydi hem tehditkârdı. Schneidertempel’in içinde yankılanan sesi ilk başta bana biraz yüksek geldi ama zamanla bunun da karakterin baskı kuran yönüyle birleştiğini düşündüm. O ses mekânın içinde dolaştıkça, karakterin ilk bakışta fark edilmeyen karanlığını daha net hissettim.

İki oyuncu arasındaki ilişkiyi izlerken en çok hoşuma giden şey, oyunun seyirciyi sürekli tek bir duyguda tutmaması oldu. Bir an ciddi bir huzursuzluk yükselirken hemen ardından başka bir ton beliriyordu. Sonra o ton geri çekiliyor, yerini yeniden tedirginliğe bırakıyordu. Bu geçişler oyunun metninden geliyor olabilir ama sahnede gerçekten işlemesi oyuncuların ritim duygusuyla mümkün. Küller Küllere’yi izlerken bir sahnenin yalnızca ne anlattığı değil, nasıl sürdürüldüğü de çok önemliydi. Dilek Güler ile İnanç Bükülen bu akışı canlı tuttular. O yüzden oyun, anlaşılması zor bir metin olmasına rağmen seyircinin elinden kayıp gitmiyor. Aksine, insanı kendi belirsizliğinin içine daha fazla çekiyor.
Bir de şu duygu bende oyunun sonuna kadar kaldı, sanki sahnede yalnızca iki kişi yoktu. Onların çevresinde görünmeyen başka insanlar, başka dönemler, başka suçlar, başka tanıklıklar da dolaşıyordu. Bence oyunun yorumlamaya açık tarafı tam burada güç kazanıyor. Çünkü size her şeyi açıklamıyor ama boş da bırakmıyor. O boşlukların içine siz de kendi çağrışımlarınızı, kendi korkularınızı, kendi dünya hafızanızı taşıyorsunuz. Belki bu yüzden izlerken herkesin aynı oyunu seyretmediğini, herkesin kendi içinden geçen başka bir
Küller Küllere ile karşılaştığını düşünmek mümkün.
Cem Burçin Bengisu’nun yönetimi ise oyunun derdini son derece berrak bir biçimde görünür kılıyor. Metnin kapalılığını çoğaltıp seyirciyi tamamen dışarıda bırakan bir yol seçmemiş. Ama oyunu fazla açıklayıp sıradanlaştıran bir yere de gitmemiş. Bence en önemli başarısı burada. Ne anlatmak istediğini biliyor ve bunu seyircinin üstüne fazladan cümle bindirmeden sahneye yerleştiriyor. Mekân kullanımı, seyirciyle kurulan yakın temas, kürsünün değerlendirilme biçimi, oyuncuların dolaşım alanı ve genel atmosfer bir bütün olarak düşünülmüş. Bu yüzden oyunu izlerken sahnede rastgele duran bir tercih hissi oluşmuyor. Her şey aynı dünyanın parçası gibi görünüyor. Yönetmenin bu oyunla gerçekten bir meselesi olduğu çok net hissediliyor. O mesele de sahnede karşılığını buluyor.
Burada özellikle şunu da eklemek isterim, metnin taşıdığı soyut gerilim sahnede dağılmadan kalabiliyorsa bunda dramaturgi çalışmasının, çevirinin ve teknik ekibin kurduğu dengenin payı büyük. Bazı oyunlarda bu tarz metinler havada kalabiliyor ya da yalnızca metnin ağırlığına yaslanıp sahnede cansızlaşabiliyor. Küller Küllere’de ise ben böyle bir kopuş hissetmedim. Ses, ışık, müzik, oyuncu ritmi ve mekânın kendisi tek bir duygunun içinde birleşmeye çalışıyordu. O yüzden kuliste görünmeyen emeği de ayrıca anmak gerekiyor.
Küller Küllere, herkesi aynı yerden yakalayacak bir oyun değil. Ama zaten böyle bir iddiası da yok. Bu oyun, seyirciye rahat bir izleme alanı açmıyor. Dikkat istiyor, sabır istiyor, biraz da teslimiyet istiyor. Karşılığında ise alışılmış anlatı düzeninin dışında, zihinde uzun süre kalacak, rahatsız edici ama güçlü bir deneyim sunuyor. Farklı bir tiyatro deneyimi arayan, metnin belirsizliğinden kaçmayan, sahnede yalnızca hikâye değil duygu ve hafıza da arayan seyircilerin mutlaka görmesi gereken işlerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu sezon artık sayılı temsil kalmışken Küller Küllere’ye denk gelirseniz kaçırmayın. Benim için etkisi oyun süresiyle sınırlı kalmayan bir temsil oldu.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar