THE BEAUTY
- Uğur Yelmez
- 26 Mar
- 3 dakikada okunur

The Beauty, daha ilk bölümden itibaren ne yapmak istediğini açıkça belli eden dizilerden biri. Seyirciyi yavaş yavaş hazırlayan, temposunu sonradan yükselten bir yapısı yok. Aksine, sert, hızlı ve doğrudan bir giriş yapıyor. Bu da dizinin dünyasına çok kısa sürede kapılmayı kolaylaştırıyor. Daha ilk andan itibaren burada yalnızca estetik bir dünyanın anlatılmayacağını, güzelliğin arzu edilen bir şey olmaktan çıkıp neredeyse tehlikeli bir takıntıya dönüştüğü bir hikâye izleyeceğimizi anlıyoruz. Bence dizinin en güçlü yanı da tam burada başlıyor. Çünkü The Beauty, güzelliği sadece dış görünüşle ilgili bir mesele gibi ele almıyor. Onu güçle, kabul görmeyle, arzuyla, korkuyla ve kaybetme endişesiyle birlikte düşünüyor.
Diziyi izlerken her bölümde güzelliğin başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz. Bir yerde insanların hayranlık uyandırma isteği öne çıkıyor, başka bir yerde dışlanmama arzusu, başka bir yerde de kusursuz görünmenin uğruna ödenen bedel. Bu yüzden dizi aynı fikri tekrar edip duran bir yapıya dönüşmüyor. Her bölüm, aynı merkezin çevresinde başka bir halka açıyor. Güzellik kavramını sürekli farklı açılardan ele alması, hikâyeyi hem diri tutuyor hem de daha katmanlı hale getiriyor. İzlerken yalnızca neler olduğunu değil, insanların neden böyle davrandığını da düşünmeye başlıyoruz. En çarpıcı tarafı da bu zaten. İnsanların güzellik uğruna neleri hiç düşünmeden yapabileceğini görmek, bir süre sonra yalnızca dizinin karakterlerine değil, bugünün dünyasına da bakmak gibi hissettiriyor.
The Beauty’nin fikri başlı başına çok ilgi çekici. Kusursuz görünmenin neredeyse bir ayrıcalık, hatta bir çıkış yolu gibi sunulduğu bir dünyada, bunun gerçekten neye dönüştüğünü izliyoruz. Dizi bu fikri sadece gösterişli bir süs gibi kullanmıyor. Onu hikâyenin merkezine yerleştiriyor ve sonuna kadar da taşıyor. Bu yüzden ortaya sadece dikkat çekici bir tema değil, gerçekten işlenmiş bir anlatı çıkıyor. Son dönemde birçok yapımın güçlü bir fikirle başlayıp ilerledikçe etkisini kaybettiğini düşünüyorum. The Beauty ise tam tersine, elindeki fikri her bölümde biraz daha açıyor ve seyirciyi bunun içinde tutmayı başarıyor.
Oyunculuklar da dizinin etkisini ciddi biçimde güçlendiriyor. Başrol oyuncularını gerçekten çok beğendim. Dizinin dünyası zaten güçlü kurulmuş ama oyuncular bu dünyanın içine sadece karakter değil, duygu da yerleştiriyor. Kimisinde hırsı, kimisinde korkuyu, kimisinde kırılganlığı, kimisinde kontrol duygusunu hissediyoruz. Bu da diziyi yalnızca ilginç bir fikir etrafında dönen bir yapı olmaktan çıkarıyor. İzlediğimiz insanların gerçekten bir ağırlığı, bir zaafı, bir derdi olduğunu hissettiriyor. Hikâye ne kadar çarpıcı olursa olsun, oyunculuklar zayıf olduğunda o dünya kolayca dağılabilir. Burada öyle bir sorun yaşanmıyor. Tam tersine, karakterlerin sahneye geliş biçimi dizinin etkisini daha da artırıyor.
En sevdiğim tercihlerden biri de her bölümde farklı kişilerin ön plana çıkması oldu. Hikâyenin sürekli başka bir tarafını görmek diziyi çok daha canlı kılıyor. Bu yapı sayesinde olaylar tek bir bakış açısından anlatılmıyor. Aynı dünyanın içinde farklı hayatlara, farklı korkulara, farklı kırılmalara yaklaşabiliyoruz. Böyle olunca anlatı hem genişliyor hem de derinleşiyor. Bir yandan büyük resim büyürken, bir yandan da işin kişisel tarafı kaybolmuyor. Bence bu dengeyi iyi kurabilmek kolay değil. The Beauty bunu oldukça akıcı bir biçimde yapıyor.
Bölümlerin kısa olması da dizinin lehine işlemiş. Gereksiz uzayan sahneler, boş yere ağırlaştırılmış geçişler ya da tempoyu düşüren anlatım oyunları yok. Her bölüm kendi ritmini iyi koruyor. Bu da diziyi çok rahat izlenen, ama buna rağmen hafif kalmayan bir yapıya dönüştürüyor. Zaten beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu. Uzun zamandır bu kadar lezzetli akan bir dizi izlememiştim. Bölümler birbiri ardına geliyor, merak duygusu sönmüyor, hikâye kendini taşıyor. Akıcılık çoğu zaman yüzeysellikle karıştırılıyor ama burada öyle değil. Dizi akıcı olmasına rağmen anlattığı şeyin ağırlığını koruyor.
The Beauty’nin estetik dünyası da ayrıca dikkat çekici. Parlak, çekici, düzenli ve kusursuz görünen bir yüzey kuruyor, ama o yüzeyin altında büyük bir çürüme olduğunu hep hissettiriyor. Zaten dizinin etkisi biraz da bu karşıtlıktan doğuyor. Göz alıcı olan ile rahatsız edici olan aynı yerde duruyor. Güzel görünen şeyin aynı zamanda korkutucu hale gelmesi, hikâyeye özel bir gerilim kazandırıyor. Böylece dizi sadece “güzellik takıntısı kötüdür” gibi düz bir cümle kurmuyor. Daha fazlasını yapıyor. Güzelliğin neden bu kadar arandığını, neden bu kadar kıymetli görüldüğünü ve neden insanların bunun uğruna kendilerini bile gözden çıkarabildiğini sorguluyor.
Benim için The Beauty, yalnızca iyi fikirli bir dizi değil, aynı zamanda o fikri nasıl işlemesi gerektiğini bilen bir yapım oldu. Sert başlaması, temposunu koruması, her bölümde hikâyeyi başka bir yöne açması, güçlü oyunculuklarla dünyasını sağlamlaştırması diziyi akılda kalıcı hale getiriyor. Güzelliği farklı açılardan ele alması da onu sıradan bir gerilim ya da yalnızca şık görünen bir distopya olmaktan çıkarıyor. İzlerken hem merak ettim hem rahatsız oldum hem de dizi bittikten sonra anlattığı şey üzerine düşünmeye devam ettim. Bence kalıcı etki de tam burada oluşuyor.
Kısacası The Beauty, benim çok beğendiğim bir dizi oldu. Konusu ilgi çekiciydi, oyunculukları güçlüydü, anlatım biçimi tazeydi ve en önemlisi de elindeki meseleyi ciddiye alan bir yapısı vardı. Her bölümde başka bir tarafının açılması, kısa ve akıcı bölümleriyle birlikte diziyi çok daha etkili kılmış. Uzun zamandır bu kadar iştahla izlediğim bir dizi olmamıştı. Şimdi yeni sezonu gerçekten merakla bekliyorum. Çünkü bu hikâyenin dünyasında hâlâ anlatılabilecek çok şey var gibi görünüyor.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar