CADI
- Uğur Yelmez
- 19 May
- 4 dakikada okunur

Amazon Prime’da izlediğim Cadı, açıkçası beklentimin üzerinde bir film oldu. Başta klasik bir korku filmiyle karşılaşacağımı düşünmüştüm ama film ilerledikçe bunun daha çok atmosferiyle, karakterleriyle ve altında taşıdığı meselelerle öne çıkan bir uyarlama olduğunu hissettim. Sıçratmaya, ani seslere ya da kolay korku numaralarına yaslanan bir film değil. Daha ağır, daha kasvetli, daha edebi bir tarafı var. Bu yönüyle de bende iyi bir iz bıraktı.
Film, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış. Yönetmenliğini ve senaryosunu Erman Bostan üstleniyor. Başrollerde Buse Meral, Furkan Andıç ve Çağdaş Onur Öztürk yer alıyor. Hikâye, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde geçiyor. Genç ve dul bir kadın olan Fikriye, Naşit Nefi Efendi ile evlendirilir ve onun İstanbul’daki kasvetli konağına gelir. Fakat bu konak, yalnızca eski bir ev değildir. İçinde geçmişten gelen söylentiler, konuşulmayan sırlar, garip bir huzursuzluk ve herkesin farklı biçimde inandığı bir “cadı” hikâyesi vardır.
Filmi benim için ilgi çekici yapan şey, bu cadı meselesinin doğrudan, basit bir korku unsuru gibi kullanılmamasıydı. Film boyunca insan şunu düşünüyor: Burada gerçekten doğaüstü bir şey mi var, yoksa insanların korkuları, bastırdığı gerçekler ve birbirine aktardığı söylentiler mi bu evi böyle tekinsiz hale getiriyor? Bence filmin en güçlü tarafı da tam burada başlıyor. Çünkü Cadı, korkuyu yalnızca görünmeyen bir varlığa bağlamıyor. Korkuyu, evin içindeki düzende, insanların susma biçiminde, kadınların üzerine yüklenen anlamlarda ve geçmişin bir türlü kapanmayan hesabında arıyor.
Fikriye karakteri bu yüzden filmin merkezinde çok önemli bir yerde duruyor. O konağa sadece yeni evlenmiş bir kadın olarak gelmiyor. Aynı zamanda kendisi adına kararlar alınmış, hayatı başkalarının çizdiği sınırlar içinde ilerlemiş, yine de kendi aklını ve sezgisini kaybetmemiş bir kadın olarak geliyor. Buse Meral’in oyunculuğunu bu noktada başarılı buldum. Fikriye’yi abartılı bir korku haliyle değil, merak eden, anlamaya çalışan, zaman zaman ürken ama tamamen teslim olmayan bir yerden oynamış. Bu da karakteri daha sahici kılmış.
Fikriye’nin konağa alışma süreci, filmin en sevdiğim taraflarından biri oldu. Çünkü film bu süreci aceleye getirmiyor. Kadının eve girişiyle birlikte izleyici de o evin havasını yavaş yavaş tanıyor. Odalar, koridorlar, sessizlikler, insanların birbirine bakışları, hizmetlilerin tavırları ve Naşit Nefi Efendi’nin mesafeli hali bir araya gelince film kendi gerilimini kurmaya başlıyor. Bu gerilim bağırarak değil, bekleyerek ilerliyor. Bence bu tercih filmi daha güçlü yapmış.

Furkan Andıç’ın canlandırdığı Naşit Nefi Efendi de tek boyutlu bir karakter değil. İlk bakışta mesafeli, soğuk ve gizemli bir erkek figürü gibi görünüyor. Fakat film ilerledikçe onun da yalnızca konağın sahibi olmadığını, aynı zamanda o konağın geçmişine sıkışmış biri olduğunu anlıyoruz. Furkan Andıç’ın oyunculuğunda bu kapalılığı sevdim. Karakteri gereksiz yere büyütmeden, fazla teatral hale getirmeden oynamış. Naşit Nefi’nin sertliği de suskunluğu da filmin genel havasına uyuyor.
Cadı’nın en dikkat çekici taraflarından biri de dönem atmosferi. Kostümler, mekânlar, ışık kullanımı ve konağın genel tasarımı filmin dünyasını inandırıcı kılıyor. Bazı dönem filmlerinde dekor çok güzel görünür ama hikâyenin içine tam yerleşmez. Burada ise konak gerçekten hikâyenin parçası gibi duruyor. Sanki karakterler o evde yalnızca yaşamıyor, aynı zamanda o ev tarafından izleniyor. Ama bunu söylerken filmi sadece karanlık odalar ve eski eşyalar üzerinden övmek istemem. Asıl mesele, o mekânın insan ilişkilerine nasıl yansıdığı. Ev büyük, gösterişli ve köklü olabilir ama içindeki insanların huzurlu olmadığını daha ilk anlardan hissediyorsunuz.
Hüseyin Rahmi Gürpınar uyarlaması olması da filmi daha anlamlı kılıyor. Çünkü Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde korku çoğu zaman tek başına korku değildir. Batıl inançlar, dedikodu, toplumun kadına bakışı, cehalet, aile düzeni ve akılla inanç arasındaki çatışma onun dünyasında hep önemli yer tutar. Cadı da bu açıdan yalnızca “lanetli konak” hikâyesi gibi okunmamalı. Filmin içinde, bir toplumun anlamlandıramadığı şeyleri nasıl kolayca korkuya çevirdiğini görüyoruz. Bir kadının varlığı, bir söylenti, eski bir olay ya da evin içinde konuşulmayan bir gerçek, zamanla büyüyüp herkesi yöneten bir şeye dönüşebiliyor.
Ben filmi izlerken en çok bu tarafını düşündüm. “Cadı” kelimesi burada sadece doğaüstü bir figür gibi durmuyor. Aynı zamanda toplumun anlam veremediği, kontrol edemediği ya da kabullenmek istemediği kadınlara yapıştırdığı bir etiket gibi de okunabiliyor. Bu da filmi benim gözümde daha ilginç hale getirdi. Çünkü iyi bir korku ya da gerilim filmi, sadece izleyiciyi tedirgin etmekle kalmaz. İzledikten sonra da kafanızda bazı sorular bırakır. Cadı bunu başarıyor.
Filmde oyunculukların genel olarak iyi olduğunu söylemeliyim. Buse Meral ve Furkan Andıç’ın uyumu, karakterlerin arasındaki mesafeli ve gergin ilişkiyi taşımış. Çağdaş Onur Öztürk de hikâyenin karanlık tarafını besleyen oyunculardan biri olarak filmin havasına katkı sağlıyor. Oyuncuların büyük jestlere, abartılı tepkilere kaçmaması bence iyi olmuş. Çünkü böyle bir filmde fazla yüksek oynanan sahneler atmosferi kolayca bozabilirdi. Burada daha kontrollü, daha dengeli bir oyunculuk tercih edilmiş.

Elbette Cadı, herkesin aynı hızda içine gireceği bir film olmayabilir. Daha hareketli, doğrudan korkutan, sürekli olay çıkaran bir film bekleyenler için temposu ağır gelebilir. Ama ben bu ağır ilerleyişi filmin ruhuna uygun buldum. Çünkü hikâye zaten bir anda açılan kapılardan, koşuşturan karakterlerden ya da sürekli yükselen korku sahnelerinden ibaret değil. Daha çok bir evin içindeki huzursuzluğun yavaş yavaş belirginleşmesini izliyoruz. Bunu seviyorsanız film size daha çok geçiyor.
Benim için Cadı’nın en güzel tarafı, yerli korku ve gerilim sinemasında sık gördüğümüz bazı kolay yollara sapmaması oldu. Daha edebi, daha dönemsel, daha karakter odaklı bir anlatı kurmaya çalışıyor. Bu çabanın değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerli sinemada korku türü çoğu zaman aynı formüllerin etrafında dönüyor. Cadı ise başka bir yerden yürümeye çalışıyor. Kimi yerde kusursuz olmayabilir, kimi sahnelerde tempo biraz daha sıkı tutulabilirdi, ama genel olarak kendi atmosferini kurmayı başaran, izledikten sonra üzerine konuşulabilecek bir film.
Amazon Prime’da karşıma çıkan bu filmi izlediğime memnun oldum. Hem Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dünyasına yeniden dönmek hem de bu dünyanın bugünün sinema diliyle nasıl yorumlandığını görmek hoşuma gitti. Cadı, benim için yalnızca bir korku filmi değil; kadınların, evlerin, söylentilerin ve geçmişten kalan yüklerin hikâyesi olarak kaldı. Karanlık bir konakta geçen bu hikâye, en çok da insanların sakladıkları şeylerin zamanla nasıl herkesi içine alan bir korkuya dönüşebileceğini düşündürüyor.
Kısacası Cadı’yı beğendim. Oyunculukları, atmosferi ve edebiyat uyarlaması olarak taşıdığı niyeti değerli buldum. Özellikle klasik korku beklentisiyle değil de psikolojik gerilim ve dönem atmosferi seven bir gözle izlenirse daha çok keyif alınacağını düşünüyorum. Prime Video’da denk gelirseniz, acele etmeden, telefonla bölmeden, havasına girerek izlenecek filmlerden biri.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar