SEVGİSİZLİĞİN BEDEN BULMUŞ HALİ, GUILLERMO DEL TORO’NUN FRANKENSTEIN’I
- Uğur Yelmez
- 15 Oca
- 5 dakikada okunur

Guillermo del Toro’nun Frankenstein uyarlamasını izlerken, hikâyenin merkezinde elektrikten, kablolardan, laboratuvarlardan çok daha basit bir şey olduğunu hissediyorsun, sevgi. Daha doğrusu sevginin eksikliği. Film, ilk bakışta klasik bir “canavar yaratma” anlatısı gibi dursa da, perde ilerledikçe ortaya çıkan şey, sevgisiz büyüyen bir çocuğun yetişkinliğe taşıdığı yaralar, sevgi veremeyen bir adamın kendi elleriyle yarattığı felaket ve sevilmeyi bilmeyen bir varlığın giderek canavara dönüşmesi. Del Toro’nun dünyasında hiçbir canavar boşluktan doğmuyor, hepsinin arkasında ihmal edilmiş bir kalp, yüz çevrilmiş bir beden, yarım bırakılmış bir sevgi var.
Victor Frankenstein bu filmde yalnızca dâhi bir bilim insanı değil, çocukluğundan beri “yanlış biçimlendirilmiş” bir ruh gibi duruyor. Sert, soğuk, sevgiyi başarıya bağlayan bir baba, duyguyu zayıflık sayan bir ev, takdir görmek için sürekli daha yükseğe tırmanması gereken bir çocuk. Victor’un ölümü yenme takıntısı, dışarıdan bakınca bilime duyulan büyük bir tutku gibi görünebilir. Oysa film ilerledikçe bu takıntının altında çok daha kişisel bir açlık seziliyor. “Ancak olağanüstü bir şey yaparsam değerim olur” duygusu. Laboratuvarda masaya yatırdığı her beden, biraz da kendi eksikliğinin üzerine eğildiği bir ayna gibi.
Bu nedenle Victor’un günlük hayatındaki ufak anlar, özellikle de süt içtiği sahne, çok şey anlatıyor. Ölü bedenleri birbirine dikmiş, doğaya meydan okuyan deneyler yapmış bir adamın eline süt bardağı alıp oturması, neredeyse çocukluğa kaçış gibi. Süt, orada tertemiz sayfayı, kirlenmemiş zamanı, annesiz babasız bir masumiyet hissini temsil ediyor. Ama o beyazlığın, laboratuvardaki kanı, teri ve suçluluğu silme şansı yok. Yetişkin bedende gezinen o küçük çocuk duygusu, Victor’un büyüyemediğini, sadece daha büyük hatalar yapmayı öğrendiğini gösteriyor.
Yaratığın hikâyesi ise bu noktadan itibaren tam anlamıyla sevgisizlik üzerine kurulu. Jacob Elordi’nin canlandırdığı beden, ilk uyandığında korkunç görünse de, içindeki ruhun bomboş olduğunu hissediyorsun. Yürümeyi, bakmayı, dokunmayı, konuşmayı, kimseye zarar vermeden var olmayı bilmiyor. Bunların hepsini birinin ona göstermesi gerekiyor. O biri de Victor olmalı. Çünkü onu yaratan o, ilk yüzü, ilk sesi, ilk dokunuşu olması gereken insan o. Fakat Victor, yarattığı şeye bir deney tüpünün içindeki başarısızlık gibi bakıyor. Onu saklıyor, ondan utanıyor, görmezden geliyor, sorumluluktan kaçıyor. Yaratık daha doğduğu anda reddedilmiş bir çocuk gibi kalakalıyor.
İlk refleksleri aslında şiddet değil, yakınlaşma. Elini uzatıyor, sese dönüyor, birinin gözüne bakmaya çalışıyor. Karşısında gördüğü her insana, içten içe “beni fark et” diye sesleniyor sanki. Ancak aldığı cevap sürekli aynı, korku, bağırış, geri çekilme, taş, tekme, yumruk. Yaratık’ın psikolojisi tam burada kırılmaya başlıyor. Sevgi ihtiyacı karşılık bulmayınca yerini utanca bırakıyor, utanç da zamanla öfkeye dönüşüyor. Film, canavarlığın doğuştan gelen bir kötülük değil, tekrar tekrar reddedilmenin, tekrar tekrar yalnız bırakılmanın sonunda oluşan kabuk olduğunu hissettiriyor. Del Toro’nun Frankenstein’ı bence en çok bu noktada vurucu, “canavar” dediğimiz şeyin, aslında kimsenin kucaklamak istemediği her şeyden üretilmiş bir artığa dönüşmesi.
Bu duygusal eksen, filmin görsel dünyasıyla iç içe ilerliyor. Laboratuvardaki sahneler, görsel efektlerin en güçlü olduğu anlar. Masanın çevresinde dolaşan kablolar, yağmurun gökyüzüyle birlikte laboratuvarın tavanında patlaması, cam kavanozların içinden süzülen ışık, metal parçalara çarpan elektrik, yaratığın bedenindeki kasların konvülsiyonla titremesi, hem göz için şölen, hem de Victor’un içindeki fırtınanın dışavurumu. Dışarıda kar fırtınası, içeride kargaşa, kulede sıkışmış bir vicdan. Del Toro’nun karanlık masal estetiği, bu filmde de bütün gücüyle çalışıyor. Sisli sokaklar, buzla kaplı ufuk çizgileri, gölgeli merdiven boşlukları, hepsi karakterlerin içindeki yalnızlığı büyütüyor.
Bu kadar güçlü ve yer yer büyüleyici bir görselliğin içinde, Yaratık’ın makyajı özellikle dikkat çekiyor. İlk bakışta oldukça çarpıcı. Göğsündeki dikişler, omuzların gövdeye tam oturmayan birleşimi, ellerin incelmiş kemikli yapısı, cildin solgunluğu ve yüzeyine yürümüş damarlar, sahnede gezenin sıradan bir beden değil, bir araya getirilmiş parçalar olduğunu açıkça gösteriyor. Yine de yüz kısmına odaklandığında, estetik tercih ile gerçeklik duygusu arasında tuhaf bir çatışma başlıyor. Dikiş izleri sanki biraz fazla düzgün, çatlaklar biraz fazla simetrik, cilt dokusu bazı anlarda beklenmedik şekilde pürüzsüz duruyor. Özellikle yakın planda, uzun süre o yüzü seyrettiğin sahnelerde, “bu vücut mezarlıktan çıkmış” hissinden çok, “bu yüz uzun uzun tasarlanmış” duygusu baskın hale geliyor.
Yaratık’ın görüntüsü kötü değil, tam tersine üzerinde çok çalışıldığı belli, ama bazen bu titizlik onu neredeyse heykel gibi gösteriyor. Sanki mermerden oyulmuş, sonra üzerine yara izleri işlenmiş bir figüre bakıyorsun. Bu da karakterin acısını belli bir mesafeden izlemeye yol açıyor. Yani sahnede dolaşan figürün beden dili, sesi, bakışı içini acıtırken, makyajın kusursuzluğu, aynı anda bunun bir “tasarım” olduğunu hatırlatıyor. Film bence tam bu noktada küçük ama önemli bir çelişki taşıyor. Del Toro hikâyeyi mümkün olduğunca duygusal ve sahici anlatmak isterken, tasarımdaki bu aşırı kontrol, Yaratık’ın kirini ve kokusunu biraz törpülüyor. Onun hikâyesini hissediyorsun ama bedeninin ağırlığı tam anlamıyla üstüne çökmüyor.

Jacob Elordi’nin oyunculuğu bu mesafeyi bir ölçüde kapatıyor. İlk sahnelerdeki bakışlarında çocukça bir şaşkınlık var. Kollarını nereye koyacağını, ayaklarını nasıl basacağını bilemeyen, kendini fark eden ama dünyada yerini bulamayan birinin titrek hâli. Zaman ilerledikçe, öğrenmeye, okumaya, anlamaya başladıkça bakışları ağırlık kazanıyor. Her reddedilişten sonra, gözlerinde incinmenin üstüne ince bir öfke tabakası ekleniyor. Yaratık, film boyunca tam anlamıyla “kötü” olamıyor, çünkü içindeki sevgi arayışı hiç yok olmuyor. Yaptığı her şeyin ardında, kabul edilme ihtimaline son bir kez daha tutunma çabası var. Seyirci olarak gözün sürekli ona kayıyor, Victor’un trajedisinden çok, bu yalnız bedenin nereye savrulacağıyla ilgileniyorsun.
Filmin duygusal dengesinde önemli bir yer tutan figür, hem Victor’un hem Yaratık’ın etrafında dönmeye başladığı genç kadın. Onun varlığı, hikâyede sıcaklık ve umut taşıyan tek odak gibi. Yaratık, ona baktığında ilk kez birinin gözünde kendini “tamamen korkutucu” olmayan bir varlık olarak görme ihtimalini seziyor. Çok kısa anlarda bile bedenini gevşeten bir yumuşama hissediliyor. Victor için ise bu kadın hem arzu hem sahiplik duygusunu tetikliyor. Onu korumak ile onu elinde tutmak arasındaki çizgi silikleşiyor. Üçü arasındaki gerilim, sevginin farklı biçimlerini açığa çıkarıyor. Koşullu, kıskanç, sahiplenici sevgi ile şartsız kabul etmeye yaklaşan sevgi aynı sahnenin içinde çarpışıyor. Yaratık’la kadın arasında kurulan her bakış, “seninle birlikte olabilirim” demese bile “seni anlıyorum” ihtimalini taşıyor. Victor’un kıskançlıkla karışık korkusu, aslında kendi yaratığıyla yüzleşmek istememesinin bir sonucu.
Oyunculukların genel çizgisi de bu psikolojik yoğunluğu destekliyor. Victor’u canlandıran oyuncu, her sahnede kasılmış, sanki göğsünde sürekli bastırmaya çalıştığı bir ağırlık taşıyormuş gibi duruyor. Konuşurken dudaklarının titremesi, aynaya baktığında yüzünde beliren tiksinti, sigara tutuşundaki telaş, hepsi kendinden memnun olamayan, aynada gördüğü adamı bir türlü sevemeyen bir karakterin ipuçları. Genç kadını canlandıran oyuncu, çoğu zaman sessiz, ama bakışlarıyla çok şey söylüyor. Yaratık’la göz göze geldiği anlarda, hem korkuyu hem merhameti aynı anda taşıyabiliyor. Bu ikili duygunun bir arada bulunması, onu tek boyutlu bir masum ya da sadece kurban olmaktan çıkarıyor.
Del Toro’nun görsel dili, bu karakter çatışmalarını resim resim büyütüyor. Kuledeki laboratuvar, başlı başına bir zihin haritasına benziyor. Üst üste yığılan notlar, raflara dizilmiş kavanozlar, tavandan sarkan kablolar, yaşanmamış hayatların arasında sıkışmış bir adamın zihnini temsil ediyor sanki. Dış mekânlarda ise kışın ağırlığı hiç kalkmıyor. Karlı yollar, sisin arkasında kaybolan siluetler, buzlu sular hem Victor’un hem Yaratık’ın içindeki soğuğu görünür kılıyor. Görsel efektler hiçbir sahnede boşuna parlamıyor, her fırtına, her ışık patlaması, bir duygunun, bir kırılma anının işareti gibi kullanılıyor.
Bütün bu katmanlar yan yana geldiğinde, del Toro’nun Frankenstein’ı bence tek bir cümleye indirgenemeyecek kadar zengin, ama yine de merkezinde çok net bir fikir taşıyor, sevgisizlik canavar üretir. Victor’un asıl suçu bilimi zorlaması değil, hayat verdiği bedenin yanına gitmeyi reddetmesi, onu anlamaya çalışmaması, ona isim bile vermemesi. Yaratık’ın trajedisi ise kötülüğe doğması değil, defalarca elini uzattığı halde kimsenin elini tutmaması. Sevgi görmeyen çocuk, büyüdüğünde dünyaya zarar veriyor, çünkü başka türlü var olmayı bilmiyor. Film bittiğinde, akılda kalan şey de tam olarak bu, Frankenstein yalnızca korkunç bir yaratığın hikâyesi değil, zamanında sevilmemiş herkesin ortak masalı. Ve o masalda, en ürkütücü olan şeyin yaratığın yüzü değil, ona sırtını dönenler olduğu çok açık.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar