top of page

OSMANLI KARANLIĞINDA BİR FRANKENSTEIN MASALI: YARATILAN


Yaratılan, benim gözümde Çağan Irmak’ın kariyerindeki en cesur ve en bütünlüklü işlerden biri. Sadece “iyi” bir dizi değil, her ayrıntısıyla düşünülmüş, defalarca izlenmeyi kaldıran, her dönüşte yeni bir ayrıntı yakalatan çok katmanlı bir anlatı. Osmanlı İstanbul’unda geçen bir Frankenstein uyarlaması fikri bile başlı başına çekici, ama Yaratılan’ın asıl gücü, bu fikri hem duygusal hem görsel hem de felsefi olarak sonuna kadar kullanabilmesinde. Tesadüf değil, farklı zamanlarda tekrar tekrar baştan sona izleyince bile heyecanını kaybetmemesi bundan.

Hikâyenin kalbinde, Ziya ile İhsan’ın kurduğu o tuhaf ve sarsıcı bağ var. Ziya’nın hırsı, açlığı, dünyayı değiştirme isteği ve kendini kanıtlama takıntısı, o dönem İstanbul’unun havasıyla birleşince çok inandırıcı bir karaktere dönüşüyor. İhsan ise yalnızca “deli dahi” kalıbına sıkışmış bir figür değil, geçmişiyle kavgalı, içi yaralı, zekası kadar vicdanıyla da boğuşan biri. Bu iki karakter yan yana geldiğinde ortaya çıkan enerji, dizinin bütün omurgasını taşıyor. Aralarındaki her sahne, sadece diyalog olarak değil, bakışlarla, susuşlarla, beden diliyle de dolu dolu. Bu yüzden Yaratılan’ı izlerken, “tekinsiz bir bilim deneyi” izlemenin ötesine geçip iki insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesine tanık oluyorsun.

Oyunculuklar bu dünyayı ayakta tutan en büyük sütunlardan biri. Ziya’nın coşkulu, kontrolsüz, yer yer çocukça ama zekayla parlayan hâli, oyuncunun elinde çok dengeli duruyor. Bir sahnede aşırı heyecanlı, bir sahnede darmadağın, diğerinde yıkılmış halde görsek bile, Ziya her zaman aynı insan gibi geliyor. İhsan’ı izlerken ise ses tonundaki yorgunluk, gözlerindeki suçluluk, bedenindeki ağırlık o kadar iyi taşınıyor ki, karakterin geçmişini bilmesek bile onun yıllardır bir yükle yaşadığını hissediyoruz. Asiye ve yan karakterler de boşluk doldurmak için yazılmış değil, hepsinin bu dünyanın içinde bir yeri, bir ağırlığı var. Kısa süre ekranda kalan pek çok karakter bile akılda kalabiliyor, bu da hem yazımın hem oyuncu seçimlerinin ne kadar özenli olduğunu gösteriyor.

Yaratılan’ın gotik atmosferi, diziye asıl kimliğini veren unsurlardan biri. Sisli sokaklar, gaz lambalarının titreşen ışığı, dar ve karanlık mekanlar, rutubet kokusunu neredeyse ekrandan çıkıp odaya taşıyor. Period atmosferi, dekor olsun diye kurulmuş bir fon gibi durmuyor, hikâyenin bir parçası haline geliyor. Kıyafetler, mekan seçimi, kalabalık sahnelerin koreografisi, her şey aynı dünyanın parçası gibi akıyor. İstanbul ve Bursa arasında gidip gelen o coğrafya, hem tanıdık hem yabancı bir rüya alanı gibi. Ne tamamen tarih dersi gibi ciddi, ne de yalnızca görsel şov. Tam kıvamında bir dönem hissi var.

Dizinin en çok konuşulan ve unutulmayan unsurlarından biri de cehennem sahneleri. Bu sahneler, ucuz bir “korku efekti” olmak yerine neredeyse tablo gibi kurulmuş kompozisyonlar. Renk kullanımı, figürlerin yerleşimi, ışık gölge oyunları ve ses tasarımı o kadar uyumlu ki, her tekrar izleyişte gözün başka bir ayrıntıya takılıyor. Alevler, duman, kalabalık ve mekan birleşince sadece bir cehennem manzarası değil, karakterlerin iç dünyasının dışa vurumu gibi duruyor. Bu sahneler, dizinin metaforik dilini de güçlendiriyor. Cehennemi sadece ölümden sonraki bir mekan değil, insanın kendi seçimleriyle yarattığı bir alan olarak hissettiriyor.

Teknik anlamda da Yaratılan, Türkiye’de dizi üretiminde pek alışık olmadığımız bir özen gösteriyor. Kamera hareketleri, kadraj seçimleri, yakın planların kullanımı, hep bilinçli tercihler gibi. Bazı sahnelerde kameranın karakterin nefesini takip eder gibi dolaşması, bazen de aniden uzaklaşıp her şeyi üstten göstermesi, dramatik etkiyi büyütüyor. Müzik ve ses tasarımı da hikâyenin nabzını tutuyor. Sessizliğin uzun sürdüğü anlar gerilimi artırıyor, yerinde kullanılan müzikler hem duyguyu yükseltiyor hem de sahnenin altını kalın çizgilerle çizmeden eşlik ediyor. Diziyi beşinci kez izlerken bile, bir sahnenin ne zaman nasıl müzikle beslendiğine dikkat edince, bu işin ne kadar ince hesaplandığını daha net görüyorsun.

Yaratılan’ın bence en önemli başarısı, türler arasında sıkışıp kalmaması. Evet, korku ve gerilim unsurları var. Evet, dönem işi ve fantastik öğeler de içeriyor. Aynı zamanda çok güçlü bir dram. Bilimle inanç, akılla vicdan, yaratıcıyla yaratılan arasındaki çizgiyi tartışırken tek bir tarafa yaslanmıyor. Ne bilimi şeytanlaştırıyor ne de inancı karikatürleştiriyor. Yanlış yapan, hata eden, kibre kapılan hep insanlar. Yaratılan beden kadar, onu ortaya çıkaran zihinler sorguya çekiliyor. Dizi, bu soruları sorarken didaktik bir ders kitabına dönüşmüyor, tüm bu tartışmayı karakterlerin yaşadığı trajedilerin üzerinden geçiriyor.

Sık sık gelen eleştirilerden biri, “fazla melodramatik” olduğu yönünde. Oysa bu melodram tam da Çağan Irmak’ın dili. Onun anlatımında duygu hiçbir zaman arka planda değil. Yaratılan’da da bu duygusallık bilinçli bir tercih gibi duruyor. Bu sayede dizi, sadece “acayip bir yaratığın” hikâyesi olmaktan çıkıp, insanın kendi gölgesiyle yüzleştiği büyük bir trajediye dönüşüyor.

Bütün bunların sonunda Yaratılan, Türkiye’de üretilmiş diziler arasında özel bir yere yerleşiyor. Cesur, özgün ve iddialı. Karanlık atmosferini sonuna kadar sahipleniyor, oyuncularına güveniyor, izleyiciyi de hafife almıyor. Kendi evrenini kurmayı başarıp o evreni her detayıyla dolduran bir iş. Tek sefer izleyip geçilecek, “iyi deneme” denecek bir dizi değil. Defalarca dönüp dolaşıp yeniden açılmayı, her seferinde yeni bir katmanını göstermeyi hak eden bir yapım. Kısacası Yaratılan, hem gotik bir kabus, hem de o kabusun içinde parlayan insanlık hikâyeleriyle, her açıdan muazzam.


UĞUR YELMEZ


Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page