ODYSSEY
- Uğur Yelmez
- 19 Tem
- 4 dakikada okunur

Odyssey, büyük bir merakla gidip izlediğim bir filmdi. Bu merakın en büyük nedeni, Christopher Nolan’ın mitolojik yaratıklarla dolu bir hikayeyi fiziksel setlere ve gerçek mekanlara ağırlık vererek nasıl anlatacağıydı. Filmin tanıtımında CGI kullanılmadığı sık sık söylense de yapımda dijital efektler tamamen dışlanmış değil. Nolan, onları görüntünün temelini kurmak için değil; gerçek gemileri, büyük setleri, animatronikleri ve kuklaları tamamlamak için kullanıyor. Ortaya çıkan işin bu tercihle ne kazandığı ve ne kaybettiği ise film boyunca aklımdan çıkmadı.
Film, Troya Savaşı’nın ardından ülkesi İthaka’ya dönmeye çalışan Kral Odysseus’u anlatıyor. On yıl süren savaşın bitmesi onun için eve dönüş anlamına gelmiyor; Poseidon’un öfkesi, denizlerde karşısına çıkan yaratıklar ve kendi kararlarının sonuçları yolculuğu on yıl daha uzatıyor. Odysseus bu sırada Tepegöz Polyphemos, insan yiyen devler, büyücü Kirke, Sirenler, Skylla ve Kharybdis gibi mitolojik varlıklarla karşılaşırken İthaka’da onu bekleyen Penelope, sarayı işgal eden taliplerin baskısı altında kalıyor. Babasını neredeyse hiç tanımayan Telemakhos ise onun yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için yola çıkıyor. Nolan bütün bunları yalnızca eve ulaşmaya çalışan bir kralın macerası olarak anlatmıyor; Troya’da yaptıklarının ağırlığını taşıyan ve döneceği eve hala ait olup olmadığını sorgulayan bir Odysseus çiziyor.

Bu yorum, Odysseus’u kusursuz bir kahraman olmaktan uzaklaştırması bakımından ilgi çekici. Zekasıyla savaşı bitiren, yaratıklardan kurtulan ve adamlarına yol gösteren biri olsa da aynı zamanda yalan söyleyen, tehlikeli kararlar alan ve bu kararların bedelini çevresindekilere ödeten bir lider görüyoruz. Homeros’un onu tanımlarken kullandığı “polytropos” sözcüğü de çok yönlü, kıvrak ve sürekli yön değiştiren bir kişiliğe işaret ediyor. Nolan’ın filminde bu değişkenlik daha çok savaşın ardından gelen suçlulukla birleşiyor. Özellikle Tepegöz sahnesinde kimin evine kimin izinsiz girdiğini düşündüğümüzde, karşımızdaki canavarın yalnızca Polyphemos olmadığı fikri filmin en güçlü taraflarından birine dönüşüyor.
Filmin teknik tarafında fiziksel olanı korumak için ciddi bir çaba harcandığı belli. Çekimler altı ülkede 91 gün sürmüş, Akdeniz’de gerçekten yol alan bir gemi kullanılmış ve büyük dekorların önemli bir kısmı kamera önünde kurulmuş. Bill Irwin’in canlandırdığı Polyphemos için animatronik, kukla ve dijital dokunuşlar bir araya getirilmiş. Tepegöz’ün tasarımında Francisco Goya’nın oğlunu yiyen Satürn tablosundan esinlenilmesi de sahnenin neden filmin geri kalanından daha rahatsız edici göründüğünü açıklıyor. Mağaranın karanlığı, yaratığın bedeni ve adamları yiyiş biçimi gerçek bir ağırlığa sahip.

Yine de mitolojik ve fantastik unsurların bulunduğu bir hikayede gerçekliğe bu kadar sıkı bağlanmak, benim için filmin görsel gücünü azaltmış. Odyssey’nin dünyası birbirinden farklı adalar, tanrılar, büyücüler ve deniz yaratıklarıyla doluyken film çoğu zaman soluk renklerden ve birbirine benzeyen görüntülerden oluşuyor. Her şeyin fiziksel olarak yapılabildiğini bilmek etkileyici fakat bunu bilmek, izlerken hissettiğim görsel açlığı gidermedi. Daha cesur bir CGI kullanımıyla adalar, yaratıklar ve doğaüstü karşılaşmalar daha özgün biçimlerde kurulabilirdi. Böyle bir tercih belki filmi Yüzüklerin Efendisi kadar geniş bir fantastik dünyaya dönüştürebilir ve mitolojik tarafını çok daha unutulmaz hale getirebilirdi.
Nolan’ın mitolojiye yaklaşımı da bu gerçekçilik anlayışını sürdürüyor. Athena dışında Olimpos tanrılarını doğrudan görmüyoruz. Poseidon’un öfkesi bir tanrının bedeniyle değil, denizin hareketi ve fırtınalarla anlatılıyor. Tanrılar görünmek yerine doğanın içine dağılıyor. Bu fikir kendi içinde anlamlı olsa da mitolojinin büyüsünü azalttığını düşünüyorum. Tepegöz, Kirke ve Sirenler gerçekten var olmasına rağmen film onların çevresinde uzun süre kalmıyor. Bu kadar zengin bir kaynağın içinden daha fazla yaratık, daha uzun karşılaşmalar ve daha yoğun aksiyon sahneleri görmek isterdim.

Bunun yerine İthaka’daki ziyafet salonunda geçen bölümler geniş bir süre kaplıyor. Penelope’nin talipler karşısındaki sıkışmışlığı ve Antinous’un giderek büyüyen tehdidi hikaye için gerekli olsa da aynı salonda geçen uzun diyaloglar bir süre sonra iç karartıcı hale geliyor. Odysseus’un yolculuğundaki her yeni durak merakımı artırırken film tekrar İthaka’ya döndüğünde hızını kaybediyor. Neyse ki finalde bu salon bambaşka bir işleve kavuşuyor. Daha önce uzadığını düşündüğüm bekleyiş, son bölümdeki gerilimi besliyor ve filmin en heyecanlı sahnelerine hazırlanıyor.

Kalabalık oyuncu kadrosu da benzer bir dengesizlik taşıyor. Matt Damon, Anne Hathaway, Tom Holland ve Robert Pattinson karakterleriyle yeterince zaman geçirirken Zendaya, Jon Bernthal, Elliot Page, Mia Goth ve Travis Scott gibi isimler oldukça kısa görünüyor. Zendaya’nın Athena’sı Odysseus’un yolculuğunda çok daha etkili kullanılabilirdi. Jon Bernthal’ın Menelaus’u ile Mia Goth’un Melantho’su birkaç sahneyle sınırlı kalırken Elliot Page’in canlandırdığı Sinon, hikayede önemli bir anlam taşımasına rağmen hızla geride bırakılıyor. Sinon’un Homeros’un destanından değil, Truva Atı olayını daha ayrıntılı anlatan Vergilius’un Aeneis’inden alınması aslında filmin farklı antik kaynakları birleştirdiğini gösteren ilginç bir tercih. Travis Scott’ın ozan olarak kullanılması da sözlü anlatı geleneğiyle günümüz rap müziği arasında güzel bir bağlantı kuruyor. Yine de bu fikirler yeterince geliştirilmediği için, büyük isimlerin kısa yan rollerde görünmesi zaman zaman karakterlere hizmet etmekten çok filmden daha fazla söz ettirmek için yapılmış gibi hissettiriyor.

Filmin müzikleri ise beni en çok memnun eden yönlerinden biri oldu. Ludwig Göransson’ın hazırladığı müzikler seyirciyi diri tutuyor ve sıradaki tehlikeye karşı merakı sürekli artırıyor. Geleneksel bir orkestra yerine farklı boyutlarda 35 bronz gong, sentezleyiciler ve büyük bir lir kullanılmış. Bu nedenle müziklerde kulağımızın bugünkü büyük yapımlardan alışık olduğu melodilerden farklı bir ses var. Yüzyıllar öncesinden geliyormuş hissi veren vurmalı çalgılar, denizin ve savaşın ağırlığıyla birleşiyor. Lirin sesiyle Odysseus’un yayının sesi arasında kurulan yakınlık da müzik ile hikayenin birbirinden kopmamasını sağlıyor.

Bütün eksik bulduğum taraflarına rağmen Odyssey’yi hiç sıkılmadan izledim. Yaklaşık üç saatlik süresi gözümü korkutmuş olsa da müzik, yolculuk ve karşılarına ne çıkacağını bilmediğim karakterler filmi canlı tuttu. Sonlara doğru Odysseus’un kaybettikleriyle yüzleşmesi beni duygulandırırken İthaka’daki final yeniden heyecanlandırdı. Görsel anlamda beklediğim zenginliği bulamasam da hikayenin tamamına duyduğum merak hiç kaybolmadı.

Film hakkında herkesin farklı yorumlarda bulunduğu IMAX konusuna gelirsem, Nolan’ın tercihini etkileyici bulduğum kadar tartışmaya da açık görüyorum. Odyssey, tamamı 65 mm IMAX film kameralarıyla çekilen ve 70 mm IMAX gösterim düşünülerek tasarlanan ilk uzun metraj film. Fakat dünyada filmi bu formatta gösterebilen salonların sayısı çok az. Seyircilerin büyük bölümü, çekilen görüntüyü Nolan’ın tasarladığı biçimiyle izleyemiyor. Bu yüzden daha yaygın IMAX salonları düşünülerek çekilseydi çok daha fazla insan aynı deneyime yaklaşabilirdi. Yine de bunun bir ilk olması, sinema teknolojisi üzerine dünya çapında tartışma yaratması ve IMAX’in sınırlarını yeniden gündeme getirmesi, tercihin bilinçli olduğunu düşündürüyor. Belki de Nolan yalnızca Odyssey’yi çekmek değil, filmin nasıl izlenmesi gerektiğini de tartıştırmak istiyordu. Benim için sonuç, teknik açıdan hayranlık uyandıran; mitolojik dünyanın rengini ve büyüsünü ise tam olarak karşılayamayan, buna rağmen sonuna kadar merakla izlediğim bir film oldu.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar