NOTRE DAME’IN KAMBURU

Bazı eserlerin adını duyduğunuzda, daha salona girmeden önce zihninizde belli bir beklenti oluşuyor. Notre Dame’ın Kamburu da benim için böyle eserlerden biri. Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris romanından uyarlanan bu hikâye; Quasimodo, Esmeralda, Notre Dame Katedrali ve dışlanmışlık duygusuyla yıllardır farklı sanat dallarında yeniden yorumlanan çok güçlü bir anlatı.
Bu yüzden oyuna giderken merakım yüksekti. Çünkü bu kadar bilinen bir eseri sahneye taşımak kolay değil. Hikâyeyi tamamen bilmeseniz bile adını, karakterlerini ya da o büyük katedral imgesini bir yerden tanıyorsunuz. Böyle olunca benim beklentim yalnızca hikâyeyi yeniden dinlemek değil, bu yorumun kendine ait bir tarafını da görebilmekti. Daha önce okuduğum, izlediğim ya da zihnimde kurduğum Notre Dame anlatısından farklı bir şeyle karşılaşmayı umuyordum.
Tek kişilik bir anlatı tiyatrosunda Notre Dame’ın kalabalık ve karanlık dünyası nasıl kurulacak, Quasimodo’nun yalnızlığı nasıl taşınacak, oyuncu farklı karakterleri nasıl ayıracak diye düşünüyordum. İzlediğim temsil ise bu merakı tam olarak karşılayamadı.
Notre Dame’ın Kamburu; Sek Production yapımı, Chaplin Sanat organizasyonuyla sahnelenen tek kişilik bir oyun. Victor Hugo’nun romanından esinlenen metni Azize Boyacı uyarlamış, oyunu Turgut Ezgütekin yönetmiş. Sahnede Ferhat Özkalaycıoğlu yer alıyor. Kostüm tasarımı Asuman Şeker’e, dekor tasarımı Murat Kalaoğlu’na, ışık tasarımı ise Furkan Boyacı’ya ait. Oyunun tanıtımında Fransa’nın ihtilal sonrası karanlık günlerinden, kaderin insan hayatındaki yerinden ve yoksullukla mücadeleden söz ediliyor.
Şunu da söylemek gerekir: Notre Dame’ın Kamburu gibi büyük ve herkesin zihninde bir karşılığı olan bir eseri tek kişilik bir anlatı tiyatrosu olarak sahneye taşımak başlı başına cesur bir tercih. Böyle bir metnin yükü zaten ağır; karakterlerin çokluğu, hikâyenin bilinirliği ve Quasimodo gibi güçlü bir figürün sahnede karşılık bulma ihtiyacı oyuncunun sorumluluğunu daha da artırıyor. Bu açıdan Ferhat Özkalaycıoğlu’nun sahnede tek başına uzun süre kalması, oyunu bedeniyle ve sesiyle taşımaya çalışması görünür bir emekti.
Böyle bir metin sahneye taşınırken aslında çok güçlü alanlar açılabilir. Quasimodo yalnızca kambur olduğu için acınacak bir karakter değil. Toplumun bakışıyla ezilen, dışlanan, sevgisi bile kendi bedeni yüzünden imkânsız hale gelen trajik bir figür. Notre Dame ise yalnızca arka planda duran büyük bir yapı değil; onun sığınağı, yalnızlığı, dünyayla kurduğu mesafenin en belirgin yeri. Bu nedenle oyunda hem karakterin iç dünyasını hem de katedralin ağırlığını hissetmeyi bekledim.

Temsilin beni en çok zorlayan tarafı, oyuncunun kurduğu konuşma biçimi oldu. Burada kastettiğim yalnızca sesin yüksek olması değil. Oyuncu, Notre Dame dünyasına ait özel bir üslup yaratmaya çalışmış gibiydi. Bazı kelimelerin yuvarlanması, bazılarının yutulması, vurguların alışılmışın dışında yerlere taşınması ve bu tavrın çoğu zaman bağırmaya yakın bir yoğunlukla sürdürülmesi, anlatıyı takip etmeyi zorlaştırdı. Başta karaktere ait bir tercih gibi görülebilecek bu konuşma biçimi, temsil ilerledikçe yorucu bir hale geldi. Bir noktadan sonra sahnede söylenenleri dinlemekten çok, ne söylendiğini çözmeye çalışır hale geldim.
Tek kişilik oyunlarda oyuncunun sesi, bedeni, ritmi ve karakterler arasındaki geçişleri çok önemli. Çünkü sahnede başka oyuncular yoksa, seyircinin dünyayı takip etmesini sağlayan şey büyük ölçüde oyuncunun kurduğu çeşitlilik oluyor. Ferhat Özkalaycıoğlu oyun boyunca enerjisini yüksek tutmaya çalıştı ve sahneyi tek başına doldurmak için ciddi bir çaba gösterdi. Ancak bu enerji, özellikle konuşma biçimiyle birleşince bir süre sonra oyunun içine girmemi zorlaştırdı. Sözün yer yer anlaşılmaması, sahneyle kurduğum bağı zayıflattı. Farklı karakterler arasında daha belirgin ses ve beden ayrımları görmeyi isterdim.
Quasimodo’nun bedensel yorumu da bana çok doğal gelmedi. Kostüm yamalı bir kıyafetten oluşuyordu ve kambur tercihi sahnenin içinde yaşayan bir bedenden çok, dışarıdan eklenmiş bir görüntü gibi duruyordu. Oysa Quasimodo’nun kamburu yalnızca fiziksel bir özellik değil. Onun toplumla kurduğu ilişkiyi, kendini saklama biçimini, sevilme ihtiyacını ve yıllarca maruz kaldığı bakışları da taşıyan bir şey. Bu yüzden kamburun daha içeriden, daha sahici bir beden diliyle kurulmasını isterdim.
Sahne tasarımı da oyunun atmosferini desteklemekte zayıf kaldı. Dekor birkaç sandalye, arkada katedral görseli bulunan bir perde ve sahnenin ortasında duran kumaş parçalarından oluşuyordu. Elbette her oyunun büyük bir dekorla kurulması gerekmiyor. Bazen çok sade bir sahne düzeni de doğru kullanıldığında güçlü bir etki yaratabilir. Fakat burada sadelik, güçlü bir sahne tercihine dönüşmekten çok, atmosferi yeterince desteklemeyen bir görüntü gibi hissettirdi.
Notre Dame gibi görsel olarak çok güçlü bir hikâyede, sahnenin daha atmosferli kurulmasını beklerdim. Katedral hissi yalnızca arkadaki görselle sınırlı kalınca, oyunun dünyası da beklediğim etkiyi yaratamadı.
Işık tasarımında da belirgin bir tercih hissedemedim. Oyunun büyük bölümünde oyuncu sabit sarı bir ışık altında oynadı. Arada ışıkların yanıp sönmesi dışında, sahnedeki duygu değişimlerini ya da karakter geçişlerini destekleyen güçlü bir ışık kullanımı yoktu. Oysa böyle bir hikâyede ışık çok şey anlatabilirdi. Katedralin soğukluğunu, kalabalığın baskısını, Quasimodo’nun yalnızlığını ya da anlatının karanlık tarafını daha etkili gösterebilirdi. Fakat bu anlamda oyun oldukça sınırlı kaldı.
Seyirci deneyimi açısından da zor bir akşamdı. Oyun başlamadan önce biletleme kaynaklı bir sorun yaşandı. Aynı koltuğun birden fazla kişiye satılması nedeniyle salonda gerilimli anlar oldu. İnsanlar bir koltuk için tartışırken, oyun başladıktan sonra o koltukların ve daha birçok koltuğun temsil bitmeden boşalması gecenin garip taraflarından biriydi.
Notre Dame’ın Kamburu gibi bilinen bir eserde, hikâyenin tanınırlığı hem avantaj hem de sorumluluk. Ben böyle bir eseri izlerken yalnızca olayların yeniden aktarılmasını değil, sahnede başka bir yerden kurulmuş bir yorum görmeyi de bekliyorum. Bu temsilde Quasimodo’nun yalnızlığı, Esmeralda’nın varlığı, katedralin ağırlığı ve hikâyenin karanlık tarafı beklediğim kadar derinleşmedi.
Elbette bütün bunlar benim kişisel izlenimim. Ben bu yazıyı bir eleştirmen iddiasıyla değil, o salondaki seyircilerden biri olarak yazıyorum. Tek farkım, izledikten sonra hissettiklerimi ve düşündüklerimi Gökyüzü Güncesi’nde paylaşıyor olmam. Bu temsil bana tam olarak hitap etmemiş olabilir; fakat tek kişilik anlatı tiyatrosunu seven, oyuncunun sahnede tek başına kurduğu yoğun performanslardan hoşlanan seyirciler için farklı bir karşılık bulabilir. Bu yüzden oyuna şans verecek seyircilerin kendi deneyimini yaşaması gerektiğini de düşünüyorum.
Bütün bunlara rağmen oyunun sonunda beni olumlu anlamda etkileyen bir an da oldu. Ferhat Özkalaycıoğlu’nun temsil bittikten sonra seyirciyle kurduğu ilişki gerçekten kıymetliydi. Oyun sonunda kısa bir konuşma yaptı ve sahneden ayrılmadan önce, fotoğraf çekinmek isteyenler için yaklaşık iki dakika sonra yeniden geleceğini söyledi. Bunu izlediğim tiyatro oyunlarında çok sık görmüyorum. Genellikle oyun bittikten sonra oyuncular kendi tanıdıklarıyla kuliste ya da fuayede görüşür. Burada ise seyirciyle daha açık ve sıcak bir temas kuruldu. Bu tavır benim için gecenin en olumlu taraflarından biri oldu.
Belki de bu temsil benim için en çok, güçlü bir niyetle sahneye çıkmış ama sahneleme tercihleri nedeniyle beklediğim etkiyi yaratamamış bir iş olarak kaldı. Oyuncunun emeği ve seyirciyle kurduğu sıcak temas değerliydi. Benim izlenimimde eksik kalan taraf, bu emeğin sahnedeki diğer unsurlarla aynı ölçüde desteklenmemesiydi.
Bu yüzden yazıyı yalnızca olumsuz bir yerden bitirmek istemiyorum. Evet, bu temsil sahneleme, anlatı, tempo, ışık, dekor, kostüm ve karakter geçişleri açısından beni tam olarak içine alamadı. Notre Dame gibi güçlü bir eserin daha özgün ve daha etkili bir yorumla sahneye taşınmasını beklerdim. Fakat oyuncunun sahnedeki emeğini ve temsil sonrasında seyirciye gösterdiği sıcak yaklaşımı da görmezden gelmek istemem.
Umarım Ferhat Özkalaycıoğlu’nu ilerleyen dönemde daha güçlü kurulmuş, oyunculuğunu daha iyi taşıyabilecek ve seyirciyle bağını daha etkili biçimde sahneye yansıtabilecek işlerde yeniden izleme şansım olur. Bu oyun benim için tam olarak karşılık bulmadı; fakat oyuncunun emeği, sahnede kalma çabası ve seyirciye verdiği değer ayrıca not edilmeyi hak ediyor.
UĞUR YELEMZ




Yorumlar