MASUMİYET MÜZESİ: SAYFADAN EKRANA TAŞAN TAKINTI
- Uğur Yelmez
- 15 Şub
- 3 dakikada okunur

Masumiyet Müzesi’ni okuduğum günlerde Netflix’ten dizi haberi gelince, kitapla aramdaki bağ bir anda daha da sıkılaştı. Normalde bir romanı tek nefeste bitirmem, araya başka kitaplar girer, kafa dağıtıp geri dönerim. Bu kitapta da öyle yaptım ama her seferinde dönüp kaldığım yerden devam etmek hiç zor olmadı. Çünkü hikâye, “sonra okurum” diye kenara bıraktırmayan bir merak taşıyordu. Üstelik dizinin geleceğini bilmek, okuma işini daha da keyifli hâle getirdi. Sanki bir yandan bitirmeye çalışıyor, bir yandan da “bunu ekranda nasıl göreceğim” diye içimden sayfa sayfa ilerliyordum.
Diziyi izlemeye başladığımda en güçlü his, tanıdık bir dünyaya yeniden girmek oldu. Kitabı okurken kafamda kurduğum sahneler, bu kez önümde somutlaştı. Uyarlamaların en büyük sınavı bence şurada başlıyor: Hikâyeyi sadece olay sırasına göre anlatmak kolay, asıl mesele o duyguyu, o takıntıyı, o küçük ayrıntılara takılıp kalma hâlini kaybetmeden taşımak. Bu dizi, tam da bunu yapmayı başarmış. “Film olsa bu sahneleri atlarlardı” dediğim pek çok şey burada yer buluyor. Bazı anlar özellikle uzatılmış gibi değil, zaten orada kalması gerekiyormuş gibi duruyor. Ben de o yüzden izlerken “hadi bir sonraki sahneye geçelim” sabırsızlığı yaşamadım. Tam tersine, hikâyenin bazı yerlerde ağırlaşmasını sevdim.
Bir de şunu fark ettim, dizinin en iyi yaptığı şeylerden biri “süslememesi.” Yani o dönemi göstermek için bağıran dekorlar, göze sokulan detaylar yok. Eşyalar var, evler var, sokaklar var ama hepsi sanki kamera orada olmasa da o hayatlar yaşanıyormuş gibi. Bazı sahnelerde bir kapının kapanışı, bir masanın üstünde unutulmuş bir şey, bir köşede duran küçücük bir obje bile, hikâyenin duygusunu büyütüyor. Bu yüzden dizi, yalnızca anlatmıyor, seyirciyi o dünyanın içine sokuyor. Ben izlerken sık sık “tamam, burası böyle olmalıydı” dedim.
Selahattin Paşalı, Kemal’i oynarken karakteri sadece romantikleştirmiyor, onu tek bir duyguya sıkıştırmıyor. Bazen kendinden çok emin, bazen çocuk gibi inatçı, bazen de yaptığı şeye kendi bile tam anlam veremiyormuş gibi. Bu dalgalanma, Kemal’i daha “canlı” kılıyor. Hatta bu canlılık bazen insanı rahatsız ediyor, çünkü karakterle aranda güvenli bir mesafe bırakmıyor. Tam “hak veriyorum” dediğin yerde bir hareket yapıyor, bir cümle kuruyor, o an geri çekiliyorsun. Sonra yine yaklaşıyorsun. Bu gelgit, Kemal’in hikâyedeki yerini daha gerçek kılıyor.
Füsun’u canlandıran Eylül Lize Kandemir için de aynı şeyi hissettim. Karakterin hem çekici hem kırılgan tarafını taşımak kolay değil. Bir sahnede uzaktan ve dokunulmaz dururken, başka bir sahnede çok sıradan ve çok yakın olabiliyor. Benim için “tam uymuş” dediğim yer de burası oldu. Füsun’un varlığı hikâyede yalnızca bir “aşk nesnesi” gibi durmuyor. Ekranda onu izlerken, onun da kendi dünyası, kendi sıkışmaları ve kendi savunma biçimleri olduğunu hissediyorsun. Bu da hikâyenin ağırlığını tek taraflı olmaktan çıkarıyor.
Onur Ünsal’ı izlemek ise diziye ayrı bir tat kattı. Hikâyenin ağırlığı içinde, sahneye girdiği anlarda sanki ortamın havası azıcık değişiyor. Komik olmaya çalışmadan, rol çalmadan, daha gündelik bir sıcaklıkla hikâyenin içine yerleşiyor. Bazı karakterler, anlatının yanında yürüyüp onu daha inandırıcı yapar ya, Onur Ünsal’ın katkısı bende öyle kaldı. Dizinin dünyasında “dışarıdan eklenmiş” gibi durmuyor, tam tersine o çevrenin doğal bir parçası gibi. Bence bu da önemli, çünkü Masumiyet Müzesi gibi hikâyelerde yan karakterlerin “gerçek hayattan” bir nefes taşıması gerekiyor. Herkes sadece büyük duyguların temsilcisi olursa hikâye kartonlaşıyor. Burada o tehlike oluşmamış.
Dizinin genelinde en sevdiğim şeylerden biri de geçişler oldu. Sahne geçişleri, bir yerden bir yere atlayıp “hadi devam” hissi yaratmıyor. Daha çok, hafızanın çalışma biçimi gibi. Bazen bir görüntüyle, bazen bir bakışla, bazen de ortamın sesini değiştirerek ilerliyor. Bu da hikâyenin “anlatılan bir geçmiş” olma hâlini güçlendiriyor. İzlerken sürekli aynı duyguda kalmıyorsun. Bir an çok sakin, bir an gerilimli, bir an kalbin sıkışıyor, sonra bir sahnede sadece sessizlik kalıyor. Bu iniş çıkışlar dizinin en güçlü taraflarından biri.
Dizi bittiğinde kendime şunu söyledim: Yakın zamanda Masumiyet Müzesi’ne gitmem lazım. Çünkü artık bu hikâye benim için sadece okunan ya da izlenen bir şey değil, İstanbul’un bir köşesinde, yürüyüp içine girilebilecek bir yere dönüşmüş gibi. Belki de en sevdiğim his buydu. Bir uyarlama, insanda “bitirdim” duygusundan çok, “ben bunun izini biraz daha süreceğim” duygusu bırakıyorsa, bence gerçekten yerini bulmuş demektir. Benim için Masumiyet Müzesi dizisi tam olarak bunu yaptı. Kitabın içimde bıraktığı o tuhaf boşluğu kapatmadı, aksine büyüttü. Ama kötü bir büyüme değil bu. Daha çok, dönüp tekrar bakmak isteyeceğin bir yer açmak gibi.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar