top of page

KUŞLARI BİLE VURDULAR: SAVAŞIN ÇOCUK YÜZÜ

12 Mar
7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 May


Kuşları Bile Vurdular’ı izlemeye başladığımda zihnimde aynı anda iki ayrı düşünce dolaşıyordu. İlki çok basitti. Acaba sahnede yalnızca hatıraların art arda anlatıldığı, duygusunu sadece söze yükleyen, bir yerden sonra da ritmini kaybeden bir oyun mu izleyecektim. Özellikle tek kişilik anlatılarda bu risk hep vardır. Metin güçlü olsa bile sahnedeki akış yeterince canlı kurulmazsa seyirci bir noktadan sonra hikâyeyi takip etmek yerine sadece dinlemeye başlar. Benim ilk tereddüdüm de buradan çıktı.


İkinci dikkatimi çeken şey ise oyunun başlarında ışık kullanımının oyuncunun karakter değişimleriyle tam olarak aynı hizada yürümemesi oldu. Bazı geçişlerde ışık, oyuncunun dönüşümünden biraz önce yer değiştiriyor, bazı anlarda da oyuncu yeni karaktere geçmiş olmasına rağmen ışık eski duygunun içinde kalmaya devam ediyordu. Bu yüzden ilk dakikalarda sahne dili tam oturmamış gibi bir his oluştu bende.


Ama oyunun güzel tarafı şu oldu, bu ilk izlenim uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra hem oyuncu hem sahne hem de anlatının kendi temposu daha sağlam bir zemine oturdu. O baştaki küçük uyumsuzluklar yerini oyunun kendine özgü ritmine bıraktı. Hatta ilk başta soru işareti yaratan şeyler, ilerleyen bölümlerde daha dikkatli bakmama neden oldu. Bu da beni oyundan uzaklaştırmak yerine oyunun içine daha çok çekti. Birkaç yerde sese biraz daha alan açılabilirdi diye düşündüm. Özellikle şiddetin ya da tehlikenin anlatıldığı anlarda, sahnede duyulacak kısa ama yerinde bir efekt, seyircinin bedensel olarak da hikâyeye dahil olmasını güçlendirebilirdi. Mesela silah tehdidinin ya da bir saldırı anısının hemen öncesinde duyulacak ani bir ses, metindeki gerilimi daha da keskinleştirebilirdi. Çünkü bazen oyuncu bütün ruh halini başarıyla kuruyor ama o ses gelmeyince seyircinin irkilmesi gereken yerde etki yalnızca oyunculuğun omuzlarına kalıyor. Yine de bunlar oyunun değerini azaltan şeyler değil. Daha çok, zaten güçlü duran bir yapının daha da derinleşebileceği alanlar gibi göründü bana.


Asıl önemli olan, korktuğum şeyin gerçekleşmemesi oldu. Oyun hiçbir noktada sadece anlatılan bir acılar toplamına dönüşmedi. Tam tersine, sahne üzerinde kendi anlatım dilini kuran, o dili koruyan ve seyirciyi yavaş yavaş içine alan bir yapı haline geldi. Kuşları Bile Vurdular’ın bence en kıymetli taraflarından biri de bu. Başlangıçta seni biraz ölçüyor. Hemen teslim olmuyor. Ama birkaç dakika sonra nasıl bir dünyaya girdiğini anlıyor ve o dünyanın kurallarını kabul etmeye başlıyorsun. O andan itibaren oyun seni sadece dinleyen biri olarak bırakmıyor. Seyirci ile anlatı arasında daha canlı, daha doğrudan bir bağ kuruluyor.


Bu noktada Kübra Karatepe’nin oyunculuğu oyunun asıl taşıyıcı gücüne dönüşüyor. Sahnedeki varlığı, hikâyenin bütün yükünü tek başına taşıyan ama bunu gösterişe kaçmadan yapan bir oyunculuğa dayanıyor. En çok da duygunun dozunu iyi ayarlamasını sevdim. Acıyı anlatırken bağırarak, bastırarak, seyirciyi zorlayarak değil, çok daha içten bir yerden kuruyor. Bu yüzden duygu geçiyor. Üstelik yalnızca hüzün olarak değil, korku olarak, bekleyiş olarak, kırılganlık olarak, bazen de insanın boğazına oturan bir sessizlik olarak geçiyor. Sahne üzerinde onunla yalnızca bir karakteri izlemiyorsun. Bir hafızayı, bir tanıklığı, bir çocuğun büyümek zorunda bırakılmış ruhunu izliyorsun. Bu da oyunun duygusunu büyük laflarla değil, sahiciliğiyle büyütüyor.


Kuşları Bile Vurdular’ın merkezinde Nadina var. Adı umut anlamına gelen bir kız çocuğu. Oyun, Bosna Savaşı’nın yıkımını onun gözlerinden geçirerek anlatıyor. Böyle olunca sahnede yalnızca tarihsel bir olayın özeti kurulmuş olmuyor. Aksine, tarihin içinden geçmiş bir çocuğun dünyası sahnede yeniden kuruluyor. Evlerin, sokakların, komşulukların, oyunların, seslerin ve gündelik hayatın savaşla birlikte nasıl parçalandığını bir çocuğun hafızasından izliyoruz. Nadina’nın hikâyesi sadece bireysel bir acı değil. Aynı zamanda Bosna’da yaşanan büyük yıkımın insani yüzü. Zaten oyun da tam burada etkisini artırıyor. Sayılarla, resmi cümlelerle, tarih kitaplarının diliyle anlatıldığında uzak görünen şeyler, sahnede bir çocuğun sesiyle konuşmaya başlayınca çok daha yakına geliyor.


Bosna Savaşı denildiğinde çoğu zaman akla büyük siyasi başlıklar geliyor. Bağımsızlık, etnik çatışma, uluslararası müdahale, kuşatma, katliam, göç. Bunların hepsi elbette doğru ve gerekli başlıklar. Ama tiyatronun farkı şu, bize savaşın haritasını değil, savaşın insanın içinde açtığı boşluğu gösteriyor. Kuşları Bile Vurdular da tam bunu yapıyor. Özellikle Bosnalı Sırp güçlerin Boşnak sivillere yönelttiği sistematik şiddetin, zorla yerinden etmenin, katliamın ve korkunun bir çocuğun hafızasında nasıl şekillendiğini sezdiriyor. Srebrenitsa burada yalnızca tarihsel bir mekân adı olarak değil, insanlığın utançla hatırlaması gereken bir kırılma noktası olarak beliriyor. Çünkü orada yaşanan şey sıradan bir savaş sahnesi değil, sivillerin, ailelerin ve çocukların hayatını paramparça eden organize bir yıkımdı. Oyun da bunu büyük açıklamalarla değil, insanın içine işleyen parçalarla anlatıyor.


Bu yüzden Kuşları Bile Vurdular’a sadece savaş anlatan bir oyun demek eksik kalır. Bu oyun aynı zamanda çocukluk hakkında. Güven duygusu hakkında. Bir evin bir anda yabancılaşması hakkında. Dün sıradan olan şeylerin bugün ulaşılamaz hale gelmesi hakkında. İnsanın doğduğu yere bir daha aynı gözle bakamaması hakkında. Ve belki hepsinden önemlisi, hayatta kalmanın bazen yalnızca yaşamak değil, geride kalan acıyla hayatına devam etmek anlamına gelmesi hakkında. Savaş yalnızca insanları öldürmüyor. Yaşayanları da eksilterek bırakıyor. Oyunda hissettiğim en güçlü şeylerden biri buydu. Sahnede anlatılan yalnızca olan biten değil, olan bittikten sonra insanın içinde neyin kaldığıydı.


Kübra Karatepe tam da burada çok güçlü bir çizgi kuruyor. Çünkü böylesi ağır bir konuyu ele alırken en büyük tehlike duyguyu zorlamak olurdu. O ise bunu yapmıyor. Tam tersine, oyunculuğunu fazlalıktan arındırıyor. Karakterler arasında geçerken, farklı tonlara geçerken, acının biçimini değiştirirken her şeyi yerli yerinde tutuyor. Seyirciyi etkilemeye çalıştığını hissettiren bir taraf yok. Belki bu yüzden daha çok etkiliyor. İçtenliği sahnede kurulmuş bir etki olarak değil, doğal bir varlık hali gibi duruyor. Ben oyunu izlerken en çok buna teslim oldum. Rol yapan bir oyuncuya değil, o hikâyenin içinde gerçekten nefes alan birine baktığımı hissettim. Bu his kolay kurulmuyor. Özellikle tek kişilik oyunlarda oyuncu ile seyirci arasında görünmez bir güven kurulması gerekir. Kübra Karatepe bunu kuruyor.


Ama burada yalnızca oyunculuktan söz etmek yetmiyor. Çünkü sahnede bu kadar güçlü duran şeyin arkasında, aynı zamanda çok dikkatli kurulmuş bir metin var. Kübra Karatepe’nin yazar olarak yaptığı en önemli şey, böylesine büyük bir acıyı kuru bir anlatıya dönüştürmeden, seyirciyi yormadan ve duyguyu sömürmeden sahneye taşıyabilmesi. Metin ne yalnızca tarihsel bilgiye yaslanıyor ne de sadece duygusal bir ağıt haline geliyor. İkisinin arasındaki dengeyi koruyor. Bir çocuğun gözünden anlatılan bu hikâye, tam da bu yüzden daha derine işliyor. Çünkü cümleler büyük görünmeye çalışmıyor, doğrudan insanın içine yerleşiyor. Anlatı ilerledikçe savaşın yalnızca dışarıda yaşanan bir yıkım olmadığını, insanın içinde de uzun süre süren bir çöküşe dönüştüğünü daha iyi hissediyorsun.


Metnin en sevdiğim taraflarından biri de buydu. Kendi acısını büyütmek için bağırmıyor, kendini ispat etmek için sertleşmiyor, etkileyici olmak adına fazladan yük taşımıyor. Bunun yerine sade ama güçlü bir hat üzerinden ilerliyor. Bu sadelik de metni zayıflatmıyor, aksine daha etkili hale getiriyor. Çünkü sahnede kurulan dünya, tam da bu ölçülülük sayesinde inandırıcılık kazanıyor. Nadina’nın yaşadıkları bir hikâye olarak anlatılmıyor sadece, bir hafıza gibi açılıyor önümüzde. Kübra Karatepe’nin hem yazar hem oyuncu olarak bu dünyayı iki ayrı yerden değil, aynı kalpten kurduğu çok belli. Belki de bu yüzden oyunda söz ile duygu birbirinden kopmuyor. Yazılanla oynanan şey birbirini taşıyor, birbirini besliyor ve ortaya sahici bir bütünlük çıkıyor.


Selena Demirli Doğan’ın rejisi de metnin ağırlığını taşıyabilecek bir sadelikte kurulmuş. Böyle bir metinde yönetmenin yapacağı en ufak bir fazlalık, hikâyenin özünü gölgeleyebilir. Çok fazla müdahale edilse metin boğulur. Çok geride durulsa bu kez sahne dağılır. Bu ikisinin arasındaki ince çizgiyi tutturmak kolay değildir. Burada rejinin oyuncuya alan açtığı ama o alanı boş bırakmadığı hissediliyor. Özellikle tek kişilik bir oyunda ritim her şeydir. Hikâyenin iniş çıkışları, nefes aldığı yerler, sertleştiği anlar, seyircinin geri çekilip düşündüğü ya da tamamen içine çekildiği bölümler dikkatle kurulmalı. Selena Demirli Doğan’ın yönetiminde bu akışın genel olarak korunduğunu düşünüyorum. Oyunun kendi iç temposunu kurabilmesi ve dağılmadan ilerleyebilmesi bunun en açık göstergesi.


Reji tarafında benim aklımda kalan şeylerden biri de şu oldu. Bu kadar ağır bir tarihsel arka planı olan bir oyunda sahneyi sadece bilgi taşıyan bir yere dönüştürmeden duyguyu canlı tutmak çok önemli. Burada hikâye, anlatılması gereken bir tarih dersi gibi durmuyor. Sahne dili bunu canlı bir deneyime dönüştürüyor. Yönetmenin en büyük başarısı da bence burada ortaya çıkıyor. Seyirciye ne düşünmesi gerektiğini dikte etmek yerine onu hikâyenin içine dikkatle yerleştiriyor. Sen orada hem olanı izliyorsun hem de olanın insanda açtığı yarayı hissetmeye başlıyorsun. Bu, sessiz ama etkili bir yönetmenlik yaklaşımı.


Oyunun adı da uzun uzun düşündürüyor beni. Kuşları Bile Vurdular, yalnızca sert bir cümle değil. İnsanlığın nereye kadar düşebileceğini yüzümüze çarpan bir cümle. Çünkü kuş, çoğu zaman özgürlüğün, masumiyetin, doğallığın, kaçışın simgesi gibi gelir insana. Kuşların bile vurulduğu bir yerde artık yalnızca insanlar değil, hayatın kendisi hedef alınmış demektir. O yüzden bu başlık oyunun dünyasına çok uygun. Burada savaş yalnızca kurşunların, askerlerin, sınırların meselesi değil. Burada savaş, merhametin ortadan kalktığı bir iklim. İnsanlığın kendi vicdanını vurduğu bir alan. Başlık da tam bunu sezdiriyor.


Kuşları Bile Vurdular’ı izlerken insan bir noktadan sonra yalnız Bosna’yı düşünmüyor. Daha genel, daha geniş, daha acı bir yer açılıyor zihinde. Çünkü savaşın coğrafyası değişse de sonuçları birbirine çok benziyor. Yine kadınlar hedef oluyor. Yine çocuklar korkuyla büyüyor. Yine evler terk ediliyor. Yine birileri kendi toprağında yabancı hale geliyor. Yine anneler çocuklarını korumaya çalışırken parçalanıyor. Yine de dünya, olanı biteni izlemekle yetinebiliyor. Bu yüzden böyle oyunlar geçmişi anlatırken aslında bugüne de konuşuyor. Çünkü savaşın dili değişmiyor. Yalnız isimler değişiyor, şehirler değişiyor, tarihler değişiyor.


En çok da kadınlar açısından düşündüm oyunu. Savaşın en ağır yüklerinden biri hep onların omzuna bırakılıyor. Hem kaybı yaşıyorlar hem hayatta kalanları ayakta tutmaya çalışıyorlar. Hem yas tutuyorlar hem yaşamı sürdürmek zorunda kalıyorlar. Bedenleriyle, hafızalarıyla, evleriyle, çocuklarıyla birlikte savaşın yükünü taşıyorlar. Bir çocuğun gözünden anlatılan bir hikâye bile dönüp dolaşıp kadınların yaşadığı derin kırılmaya bağlanıyor. Çünkü savaş sadece cephede yaşanmıyor. Evde, mutfakta, sokakta, okul yolunda, kapı önünde, gece uykusunda da yaşanıyor. O yüzden savaşın ne kadar insanlık dışı bir şey olduğunu anlamak için bazen büyük siyasi analizlere değil, yalnızca bir çocuğun ya da bir annenin hikâyesine bakmak yetiyor.


Bu oyunu izledikten sonra içimde kalan duyguyu tek bir kelimeyle anlatamam. Hüzün var, öfke var, kırgınlık var, hayranlık var. Ama bütün bunların üstünde çok daha temel bir yerde duran başka bir şey de var. İnsanların, bu kadar büyük acılara rağmen birbirine iyi davranmak zorunda olduğunu hatırlatan bir duygu bu. Belki barış dediğimiz şey de tam burada başlıyor. Büyük masalarda imzalanan metinlerden, resmî açıklamalardan, yüksek sözlerden önce, insanın insanı yok etmeyi reddetmesinde başlıyor. Çocuğun çocuk kalabildiği, kadının korkuyla değil güvenle yaşayabildiği, insanların doğdukları yerde ölüm tehdidiyle değil sıradan bir günün huzuruyla var olabildiği bir dünya arzusunda başlıyor. Barış bazen fazla soyut bir kelime gibi kullanılıyor ama aslında son derece somut. Bir çocuğun gece rahat uyuması kadar somut. Bir annenin kapı sesi duyduğunda irkilmemesi kadar somut. Bir evin yerinde kalması kadar somut.


Bazen bir oyunu izledikten sonra hemen bir şeyler söylemek gelir insanın içinden. Bazen de susup bir süre onun sende bıraktığı etkiyle kalmak istersin. Kuşları Bile Vurdular bende ikinci duyguyu yaratan yapımlardan biri oldu. Çünkü anlatılan şey yalnızca izlenip geçilecek bir hikâye değil. Ekran kapandıktan sonra da insanın zihninde yaşamaya devam eden, günün başka bir anında yeniden akla düşen, kolay kolay içinden çıkmayan bir tanıklık hissi bırakıyor.


Bu oyun bana bir kez daha şunu düşündürdü: Savaşa alışılmamalı. Haberlerde görüp geçmeye, sayılar arasında kaybolmaya, bir yerlerde birilerinin acı çekmesini sıradan kabul etmeye alışılmamalı. Çünkü bir yerde savaş varsa, orada mutlaka yarım kalmış çocukluklar, susturulmuş kadınlar, eksilmiş hayatlar ve geri dönmeyecek kayıplar vardır. Kuşları Bile Vurdular bunu çok doğrudan, çok içten ve çok insani bir yerden hatırlatıyor. Bu yüzden ben bu oyunu yalnızca iyi bir oyunculuk ya da etkili bir anlatım olarak değil, vicdanı diri tutan bir çağrı olarak da değerli buluyorum. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de tam olarak bu, unutmamak, yüzleşmek ve insanlığı savunmaktan vazgeçmemek.


UĞUR YELMEZ


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page