KARANLIKLA GÖZ GÖZE: NOSFERATU’YU İZLEDİĞİM GECE
- Uğur Yelmez
- 5 Oca
- 3 dakikada okunur

Bazen karanlık, sadece ışığın yokluğu değildir. Bazen kendi içinde bir mekândır. Sessizliğin duvarları vardır, gölgelerin dili. Ve bazen bir film, yalnızca izlenmez, o karanlığın içine girilir. Nosferatu'yu izlediğim gece böyleydi. Perdelerimi kapattım, ışıkları söndürdüm. Sadece ekranın soluk ışığı vardı. Ama kısa bir süre sonra o ışık da karardı. Geriye yalnızca gölgeler kaldı.
Robert Eggers'ın Nosferatusu, bir yeniden çevrim değil; bir yeniden doğum. Sanki Murnau'nun ruhu bu çağta tekrar vücut bulmuş, ama daha da suskun, daha da derin bir halde. Film başladığında, ilk birkaç dakika bir şey hissetmedim. Hatta kendimi boşlukta hissettim. Ama sonra o boşluğun da bir biçimi olduğunu fark ettim. Film, alışıldık anlatılardan uzak duruyor. Korkuyu bir anda değil, yavaş yavaş sızdırıyor. Tıpkı evde geceyi bekleyen birinin içini kemiren o belirsiz ürperti gibi.
Kont Orlok'u canlandıran Bill Skarsgård, gerçekten bir beden değil, bir varlık gibi. Göründüğü her an, sahnenin dokusu değişiyor. İşık azalıyor, hava ağırlaşıyor. Uzun parmakları, kambur duruşu, neredeyse yüzü olmayan o yüz... Onu izlerken aklıma ölüm değil, zaman geldi. Çünkü Orlok bir son değil; bir yavaşlama, bir çürüme hali. Gecenin içinden gelen bir uyaran değil, bizzat geceye ait bir sessizlik.

Thomas Hutter rolünde Nicholas Hoult'un performansı ise tam yerinde. Başlangıçta, Orta Avrupa'’ya bir iş seyahatine çıkan sıradan bir adam gibi görünse de; korkunun ilk izleri yüzüne yerleştiğinde, sıradanlık yerini bozulmaya bırakıyor. Yavaş yavaş çözülen bir bilinç gibi. Özellikle Orlok’un kalesinde geçirdiği gecede, duvarlar üzerine çökerken, izleyicinin de içi daralıyor. Bir noktadan sonra, Hutter’ın deliliğiyle empati kurmak kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü korku burada yalnızca dışsal bir tehdit değil; zihinsel bir aşınma.
Ama filmi asıl taşıyan, Lily-Rose Depp'in canlandırdığı Ellen karakteri. Onu izlerken, yüzünün bir sahneden diğerine nasıl değiştiğini değil; nasıl içe döndüğünü fark ettim. Ellen'ın korkusu pasif değil. Bekleyen, çağıran, fark eden bir korku. Güzelliği alışıldık değil; sanki kutsal bir yıkımın habercisi gibi. Filmdeki en etkileyici anlardan biri, Ellen'ın yatakta, pencereden dışarıya baktığı o uzun planda gizli. Gözleriyle bir şeyi bekliyor. Ama neyi? Sevgilisini mi, ölümü mü, yoksa içindeki bir dönüşümü mü? Cevabı film vermiyor. Ama o sahnede, ben kendi içimde bir cevapla karşılaştım. Çünkü bazen cevap, sadece hissedilen bir sızı olur.

Eggers, kamerayı sadece anlatmak için değil, anlamı görünmez kılmak için de kullanıyor. Işık sürekli azalıyor. Gölgeler karakterlerden daha baskın hale geliyor. Bazı sahnelerde perde neredeyse tamamen siyah, ama bu karanlık içinde bir doluluk var. Sesler, neredeyse hiç müzikle desteklenmeden ilerliyor. Kapı gıcırtıları, çıplak ayak sesleri, rüzgârın uğultusu... Bu filmde diyalogdan çok atmosfer konuşuyor. Ve evde, sessiz bir odada izlerken, bu atmosfer seni sardığında kaçacak hiçbir yer kalmıyor.
Filmi izlerken sürekli şunu düşündüm: Korktuğum şey Orlok'un kendisi mi, yoksa onun varlığının çağırdığı anlam mı? Çünkü bu filmde asıl tehdit fiziksel değil. Asıl korku, bir şeyin değişmekte olduğunu sezmek. Güvende olduğun dünyanın çatladığını hissetmek. Ve o çatlaklardan sızan karanlık, bazen bir bakış, bazen bir gölge, bazen de sadece bir bekleyiş olabilir.

Film bittikten sonra perdeler hâlâ kapalıydı. Ama artik odadaki karanlık tanıdık değildi. Ekrandaki son sahne silindiğinde bile içimde bir şey kalmıştı. Gecenin içinde biraz daha oturdum. Sessizce. Gözlerim penceredeydi. Dışarısı bomboştu. Ama sanki biri bakıyordu. Belki dışarıdan değil. Belki içimden. Belki de Orlok'un en büyük gücü buydu. Seni izlememesi, ama içinden çıkmaması.
Nosferatu, sadece yeniden çekilmiş bir klasik değil. O bir yankı. İçimizde çoktan doğmuş ama adını koyamadığımız bir hissin yankısı. Eggers bu hissi şekillendirmiyor, sadece görünür kılıyor. Bu yüzden filmi izlemek, anlamaktan çok hatırlamak gibi. Unuttuğun bir korkuyu, bastırdığın bir gölgeyi. Ve o gölgeyle birlikte yaşadığın bir geceyi.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar