top of page

İSTANBUL GENÇ BALE TOPLULUĞU’NDAN DÖRT MEVSİM

29 Haz
8 dakikada okunur

Bugün Süreyya Operası’nda, İstanbul Genç Bale Topluluğu tarafından sahnelenen Dört Mevsim temsilini izledim. Matineye Mayo Store’un davetlisi olarak katıldım; temsil öncesinde Matthew Solovieff’in de nazik davetiyle karşılaşmak ayrıca beni mutlu etti. Bu güzel davet ve temsili izleme fırsatı için teşekkür ederek yazıya başlamak isterim.


Dört Mevsim, Vivaldi’nin çok bilinen eserlerinden biri olduğu için sahnede nasıl bir karşılık bulacağı ister istemez merak uyandırıyor. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış; her biri kendi rengi, temposu ve duygusuyla dansa açık bir alan yaratıyor. İstanbul Genç Bale Topluluğu da bu temsilde eseri dört ayrı bölüm halinde, neoklasik bir dille sahneye taşımış.


Tanıtım metninde eserin ortak simgesi olarak bir kağıt tekne öne çıkarılıyordu. Bu fikir, temsilin genel yapısı içinde anlamlı bir yer tutuyordu. Kağıt tekne mevsimler boyunca yol alıyor; kimi zaman yön değiştiriyor, kimi zaman kırılganlığıyla öne çıkıyor, kimi zaman da bölümleri birbirine bağlayan küçük ama belirgin bir işaret haline geliyordu. Basit bir nesne üzerinden zaman, yolculuk ve dönüşüm fikrinin kurulması hoşuma gitti. Kağıt tekne, fazla açıklama istemeyen bir imge. Hem çocuklukla hem de savrulmayla ilişki kurabiliyor.


Temsil dört bölümden oluşuyordu: İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış. İlkbahar Matthew Solovieff imzasını taşırken, Yaz bölümü “Animus” adıyla sahnelendi. Sonbahar Sasha Evtimova, Kış ise aynı zamanda İstanbul Genç Bale Topluluğu’nun sanat yönetmeni olan Olga Pango tarafından yorumlandı.


Broşürde sanat yönetmeni olarak Olga Pango’nun, yapımcı olarak Aleksandra Kaner’in, halkla ilişkiler koordinatörü olarak Deniz Çabas’ın, sahne arkası asistanı olarak Ayça Atalay’ın adı yer alıyordu. Akademik kadroda Simge Uluer, İpek Razakyazım ve Çağla Demirel; sahne ve kostüm tasarımında ise Mayo Store & Elavate bulunuyordu. Bu isimleri anmak istedim, çünkü sahnede izlediğimiz temsil yalnızca dansçılardan değil, görünmeyen taraftaki yoğun emekten de oluşuyordu.


Konuk sanatçılar bölümünde Buse Babadağ ve Matthew Solovieff’in adı geçiyordu. Profesyonel dansçılar arasında Mirhan Bilgin, Lois Tulleners, İpek Razakyazım, Kio Sagae, Sophia Zorni, Fumino Nakayama, Alice Franchini ve Janna Pisoni isimleri bulunuyordu.

Dansçılar bölümünde ise Şev Polatoğulları, Defne Sevilmiş, Deniz Lina Dereci, Duru Melek Boyacıoğlu, Elif Ela Gezer, İris Yalçınkaya, Melek Saliha, Nil Zahmacıoğlu, Sude Güngör, Arven Cemre Gülbaş, Deniz Alp, Dila Teke, Derin Engin, Hale Karaca, Ilgın Oğun, Nil Ada, Selin Çizmeci ve Valentina Huth yer alıyordu. Sahnedeki mesafe nedeniyle isimleri yüzlerle tek tek eşleştirmem mümkün olmadı; yine de broşürde yer alan bu kadroyu yazıda anmak istedim.


Dört Mevsim yaklaşık 50 dakika sürdü. Bu süre, temsilin dağılmadan tamamlanmasını sağladı; ancak bazı anların kısa kalmasına da neden oldu. Özellikle sevdiğim dansçıları sahnede daha uzun izlemek isterdim. Diğer yandan temsil beni baştan sona aynı yoğunlukta içine alamadığı için, daha uzun sürseydi dikkatimi korumakta zorlanabilir miydim diye de düşündüm.


Benim için Dört Mevsim, çok güçlü bir temsil olmadı. İçinde sevdiğim anlar, sahnede izlemekten keyif aldığım dansçılar vardı; ama bütün olarak beni beklediğim kadar etkilemedi. Müzikle kurduğum bağ zayıf kaldı. Neoklasik baleyi seven biri olarak sahnede daha akıcı ve daha bütünlüklü bir anlatım görmeyi isterdim. Bazı bölümlerde dans ile müzik arasında güzel bir ilişki kuruluyordu; bazı yerlerde ise hareketler birbirinden kopukmuş gibi hissettirdi.


Koreografide de yer yer benzer bir durum vardı. Bazı hareket seçimleri benim estetik zevkimin dışında kaldı. Elbette bu bilinçli bir tercih olabilir. Neoklasik bir işte bedenin her zaman klasik güzellik çizgisinde kalması beklenmez. Hareket sertleşebilir, açı değişebilir, beden daha kırık ya da daha rahatsız edici bir dille kullanılabilir. Bunların hepsi anlatının parçası olabilir. Fakat bu temsil özelinde o anların tamamı bana geçmedi. Çok sık olmadı, ama olduğu yerlerde sahneden biraz uzaklaştığımı hissettim.



İlkbahar bölümü temsile daha yumuşak bir başlangıç yaptı. Matthew Solovieff’in koreografik imzasını taşıdığı için ayrıca merak ettiğim bölümlerden biriydi. İlkbahar, sahnede tazelenme ve açılma hissiyle ilişki kurmaya uygun bir bölüm. Burada daha hafif, daha geçişli ve daha akışkan anlar vardı. Mevsimin yenilenme duygusu sahneye yumuşak bir şekilde taşınıyordu. Matthew’un dansçı olarak sahnede taşıdığı netlik ve kontrol, koreografik bakışında da kendini hissettiriyordu. Bu yüzden İlkbahar, temsilin benim için en rahat izlenen bölümlerinden biri oldu.


Yaz bölümü “Animus” adıyla sahnelendi. Bu bölümde enerji daha belirgin biçimde yükseldi. Hareket dili keskinleşti, sahnedeki duygu daha yoğun bir yere çekildi. Yazı yalnızca sıcak, parlak ya da neşeli bir mevsim gibi değil; biraz daha baskılı, biraz daha iç gerilimi olan bir yerden ele almış gibiydi. Bu fikir ilginçti. Fakat bazı geçişlerde koreografinin kendi içindeki bağlantısını takip etmekte zorlandım. Bir sahneden diğerine geçerken her zaman aynı akıcılığı hissedemedim.


Sonbahar bölümü daha ağır ve daha sakin bir duyguya yaklaşıyordu. Toplu sahnelerde dansçıların uyumu dikkat çekiciydi. Burada sahne daha derli toplu görünüyordu. Dansçıların birlikte kurduğu görüntülerde güzel anlar vardı. Özellikle kalabalık sahnelerdeki birlik duygusu, temsilin iyi işleyen taraflarından biriydi.


Kış bölümü, Olga Pango’nun sahneye taşıdığı bölüm olarak temsilin kapanışını oluşturdu. En sonda yukarıdan kar yağışını çağrıştıran bir efekt kullanıldı. Bu fikir hoştu ama bana yeterli gelmedi. Dört Mevsim gibi adı bile güçlü görüntüler çağıran bir eserde sahnenin daha fazla görsel çeşitlilik taşımasını beklerdim. Dekor anlamında sahne bana biraz boş geldi. Arkada mevsim atmosferini destekleyen görseller vardı ama sahnenin kendisinde bu duygu daha fazla kurulabilirdi.


Kostümler için de benzer bir şey söyleyebilirim. Genel olarak sadeydiler. Elbette sadelik yanlış bir tercih değildir. Hatta neoklasik işlerde kostümün fazla gösterişli olmaması dansçının hareketini daha görünür kılabilir. Fakat burada biraz daha karakterli, mevsimleri birbirinden daha net ayıran bir kostüm dili bekledim. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kışın sahnede yalnızca hareketle değil, görsel olarak da daha belirginleşmesini isterdim.


Bütün bu eleştirilerin yanında, sahnede izlemekten gerçekten memnun olduğum dansçılar vardı. Bunların başında Buse Babadağ geliyor. Buse Babadağ’ı en son Fındıkkıran’da izlemiştim. O zamandan beri de takip ettiğim bir dansçı. Onun yeniden İstanbul’da, yine İstanbul Genç Bale Topluluğu sahnesinde konuk dansçı olarak yer alacağını öğrenmek beni gerçekten sevindirmişti.



Buse Babadağ sahnede zarif, temiz ve güven veren bir dansçı. Hareketlerinde aceleci bir taraf yok. Kendini göstermek için fazladan bir çabaya ihtiyaç duymuyor; sahnede bulunduğu anlarda zaten izleniyor. Dansını izlerken tekniğin yanında sakinliğin de ne kadar etkili olabileceğini düşündüm. Onun sahnedeki varlığında abartıya kaçmayan ama etkisini de kaybetmeyen bir taraf var. Bu yüzden izlerken yormuyor, aksine dikkati daha sessiz bir yerden üzerine çekiyor.



Matthew Solovieff’e gelirsem, burada biraz daha uzun durmam gerekecek. Çünkü Gökyüzü Güncesi benim kişisel izlenimlerimi yazdığım bir alan. Bu yazılarda sahnede bana geçen, ilgimi çeken, hafızamda yer eden isimlerden bahsediyorum. Bu her zaman rol dağılımıyla ya da bir dansçının sahnedeki konumuyla aynı çizgide ilerlemek zorunda değil. Bir ismin başrolde olması, çok profesyonel olması ya da sahnede daha fazla süre alması, benim yazımda mutlaka geniş yer bulacağı anlamına gelmiyor. Aynı şekilde sevdiğim, takip ettiğim ya da izlerken daha çok bağ kurduğum bir dansçıdan uzun uzun bahsetmem de bu yazının doğasına aykırı değil.


Matthew, sahnede izlemekten gerçekten keyif aldığım bir dansçı. Zamanla kurduğumuz iletişim sayesinde yalnızca takip ettiğim ve beğendiğim bir sanatçı değil, aynı zamanda sevdiğim bir arkadaşım da oldu. Bu yüzden ondan biraz daha fazla bahsetmemi doğal buluyorum. Ben burada herkes adına kesin hükümler veren biri değilim; yalnızca izlediği temsiller üzerine kendi duygusuyla yazan bir seyirciyim.


Sahnede gerçekten dikkat çeken bir varlığı var. Bunu yalnızca fiziksel görünüşüyle açıklamak eksik kalır. Evet, sahnede hemen fark ediliyor; ama asıl mesele, bedenini kullanma biçimi ve sahnedeki kontrolü. Hareketleri net, partneriyle ilişkisi güvenli ve sahnede bulunduğu anlarda dikkati üzerinde tutmayı başarıyor. Özellikle partnerli sahnelerde taşıma, yönlendirme ve denge kurma konusunda çok iyi görünüyor. Partnerini yalnızca destekleyen biri gibi değil, onun hareket alanını da genişleten biri gibi izliyorum.


Bu temsilde yalnızca dansçı olarak değil, koreograf olarak da yer alması benim için ayrıca önemliydi. Bir dansçının bedenini bu kadar iyi tanımasının yanında, sahnenin bütününe dair bir fikir kurması da bence çok kıymetli. Koreografi yapmak yalnızca güzel hareketler sıralamak değil; dansçının nereden gelip nereye gideceğini, sahnedeki boşluğun nasıl kullanılacağını ve müzikle beden arasında nasıl bir bağ kurulacağını düşünmek demek. Matthew’un bu alanda da üretmesi, kendini yalnızca sahnede dans eden biri olarak değil, sahneyi kuran tarafta da göstermesi çok değerli. Onu bu yönüyle de izlemek benim için ayrıca keyifliydi; çünkü yalnızca iyi dans eden değil, sahneyi nasıl düşündüğünü de merak ettiren bir sanatçı.



Buse Babadağ ve Matthew Solovieff’i birlikte izlemek temsilin benim için en keyifli taraflarından biriydi. Tam da bu yüzden onları daha uzun süre sahnede görmek isterdim. Elbette koreografinin yapısı buna ne kadar izin veriyordu bilmiyorum. Yine de seyirci olarak, birlikte daha fazla dans ettikleri, daha uzun ve daha çeşitli bir bölüm izlemek isterdim. Kısa süre içinde bile aralarındaki uyum kendini belli ediyordu. Yan yana geldiklerinde sahne daha dengeli, daha canlı ve daha izlenesi bir hale geliyordu.


Temsilde dikkatimi çeken bir diğer isim Mirhan Bilgin oldu. Broşürde profesyonel dansçılar arasında yer aldığını görünce, sahnede dikkatimi çeken ikinci erkek dansçının o olduğunu daha net biçimde yerine oturttum. Onu daha önce farklı bir temsilde izledim mi, açıkçası emin değilim. Dansçıları yeni yeni tanıdığım için, özellikle uzak koltuklardan izlediğimde yüzleri hafızama yerleştirmem zaman alıyor. Bu temsil için de sahnedeki ikinci erkek dansçının Mirhan Bilgin olup olmadığını teyit etme ihtiyacı duydum ve kendisine kısa bir mesaj attım.


Mirhan Bilgin’in sahnedeki duruşu akılda kalıcıydı. Onu izlerken zihnimde net bir güç hissi oluştu. Özellikle birkaç balerinle birlikte olduğu anlarda, onları taşıma ve yönlendirme biçimi dikkat çekiciydi. Sahne üzerinde sağlam duran, partnerlerine güven veren bir tarafı vardı. Üzerindeki kahverengi kostüm de belki bu hissi güçlendirmiş olabilir. Bana nedense Truva atını hatırlattı; büyük, güçlü ve bulunduğu yerde hemen fark edilen bir görüntüsü vardı. Bu temsil sonrasında artık benim dansçı hafızamda yer eden isimlerden biri oldu.



İstanbul Genç Bale Topluluğu’nu izlemeyi seviyorum. Daha önce izlediğim bazı temsilleri daha kalabalık, daha renkli ve sahne etkisi açısından daha güçlüydü. Bu yüzden Dört Mevsim bana biraz daha sade ve yer yer o önceki işlerin gerisinde kalmış gibi geldi. Bunda hem temsilin kısa sürmesinin hem de görsel dünyanın sınırlı kalmasının etkisi olduğunu düşünüyorum. Yine de genç dansçıların sahne deneyimine tanıklık etmek ve bu topluluğun üretimlerini takip etmek benim için önemli.


Süreyya Operası ise başlı başına özel bir yer. Salonun tarihi dokusu, Kadıköy’ün içinde oluşu ve sahne atmosferi izlediğiniz temsile ayrı bir duygu katıyor. Fakat bu temsilde davetli olarak en arka sırada oturmak benim için biraz tuhaf bir deneyimdi. Bunu bir şikayet gibi değil, seyir deneyimine dair bir not olarak yazıyorum. Bale gibi yüz, beden detayı ve sahne ilişkisi üzerinden ilerleyen bir sanatta oturduğunuz yer temsili algılama biçiminizi doğrudan etkiliyor. Kendi biletimi alsaydım, dansçıları daha net görebileceğim bir yerden almak isterdim. Belki salon düzeni ya da davetli koltuk planı böyleydi, bilmiyorum. Ama en arka sıradan izlemek, özellikle dansçıları tanımak ve sahnedeki ayrıntıları yakalamak açısından beni sınırladı.


Bu noktada temsil sırasında yaşanan başka bir konuya da değinmek istiyorum. Perde açıldıktan hemen sonra birkaç seyirci telefonunu çıkarıp kısa görüntüler almaya başladı. Daha birkaç saniye geçmişti ki arka taraftan bir seyirci kalkıp onları oldukça sert bir şekilde uyardı. İnsanların sırtına dokunarak telefonlarını kapatmalarını istedi. Bu durum daha temsilin başında beni sahneden kopardı.


Elbette bu konuda tek taraflı düşünmüyorum. Salonda oturan seyircinin konforu önemli. Telefon ekranının ışığı, uzun süreli video çekimi, havada tutulan kollar ya da sürekli hareket eden bir seyirci gerçekten rahatsız edici olabilir. Aynı şekilde sahnedeki sanatçıların konsantrasyonu da düşünülmeli. Bu yüzden tamamen sınırsız bir çekim özgürlüğünden bahsetmiyorum.


Ama artık kültür sanat etkinlikleri yalnızca salonda yaşanıp bitmiyor. Sosyal medyada paylaşılıyor, görünür oluyor, yeni seyircilere ulaşıyor. Birçok dansçı, koreograf, okul ya da organizasyon seyircilerin çektiği kısa videoları kendi hesaplarında yeniden paylaşıyor. Ben de birçok temsilde kısa görüntüler aldım, Gökyüzü Güncesi’nde paylaştım ve çoğu zaman bu görüntüler sanatçılar ya da organizasyon ekipleri tarafından da paylaşıldı. Böyle olunca “çekmek kesinlikle yasak” anlayışıyla “çekilen görüntüyü tanıtım için kullanmak” arasında bir çelişki doğuyor.


Bence bu konu artık daha güncel bir yerden ele alınmalı. Örneğin aynı gün iki temsil varsa, bunlardan biri fotoğraf ve kısa video çekimine izin verilen bir temsil olarak duyurulabilir. Bu bilgi bilet alınmadan önce açıkça paylaşılır. Görüntü almak isteyen seyirci o temsile gider; telefon ışığından rahatsız olmak istemeyen seyirci ise diğer temsili tercih eder. Bunun da sınırları olabilir: flaşsız çekim, yalnızca kısa kayıt, sahnedeki sanatçıyı ve salondaki seyirciyi rahatsız etmeyecek bir kullanım gibi. Böyle bir düzenleme en azından herkesin neye geldiğini bilmesini sağlar.


Dört Mevsim benim için eksikleri olan bir temsil oldu. Müzikle beklediğim bağı kuramadım, bazı koreografik geçişlerde sahneden uzaklaştım, dekor ve kostüm tarafında daha güçlü bir dünya görmek istedim. Fakat bu eksiklerin yanında aklımda kalan güzel anlar da vardı. Buse Babadağ’ı yeniden sahnede görmek beni mutlu etti. Matthew Solovieff’i hem dansçı hem de koreograf olarak izlemek benim için temsilin en özel taraflarından biriydi. Mirhan Bilgin ise sahnedeki güçlü varlığıyla bundan sonra dikkatle takip edeceğim isimlerden biri oldu.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page