top of page

GECE KRALİÇESİ

14 Eki
6 dakikada okunur

Evde uzanıp The Houseseat’te Gece Kraliçesi’ni açtığımda, süresine bakıp bir an düşündüm. Bir saat kırk dört dakika uzun gelebilirdi. Yine de merakıma yenilip izlemeye başladım. Bir süre sonra süreyi düşünmeyi bıraktım. Kulüpteki insanları tanımak, aralarındaki konuşmaları dinlemek ve geçmişlerinde neler yaşandığını öğrenmek istiyordum. Tiyatro Oyun Kutusu’nun sahneye taşıdığı bu hikayeye gülerek, zaman zaman da duygulanarak eşlik ettim. Oyun bittiğinde ise karakterler üzerine düşünmeye devam ediyordum; anlatmak istediğim pek çok şey birikmişti.


Oyunun kendisi kadar, bu hikayeyi sahneye taşıyan topluluğun geçmişi de ilgimi çekti. Tiyatro Oyun Kutusu, 2003’te İzmir’de kurulmuş, 2014’ten itibaren çalışmalarını İstanbul’da sürdürmüş bir tiyatro. Kurucusu Serdar Saatman’ın çalışmalarında Son Zenne, Ölü Kadınlar Diyarı ve Lâv gibi yapımlar bulunuyor. Gece Kraliçesi’nin geçmişini araştırırken oyunun, Saatman ile Rüçhan Çalışkur’un uzun zamana yayılan çalışma ilişkisinden doğduğunu öğrendim.


Saatman’ın bir söyleşisinde anlattığına göre, projenin fikri 2010’a kadar uzanıyor. Çalışkur’un Son Zenne’yi izlemesinin ardından aralarında bir bağ kuruluyor ve birlikte çalışmak istiyorlar. Yıllar içinde başka yapımlarda da buluşuyorlar. Gece Kraliçesi ise uzun bir yazım ve prova sürecinin ardından sahneye geliyor. İzlediğim oyunun ardında yıllardır düşünülen bir fikrin bulunması ilgimi çekti. Sahnede gördüğüm ilişkileri ve oyuncular arasındaki uyumu düşünürken bu uzun çalışma geçmişi de aklımda yer etti.



Hazırlık sürecinde oyuncular gösteriler hazırlamış; şarkılar, kostümler, makyajlar, peruklar ve topuklu ayakkabılarla çalışmışlar. Ardından karakterlerin geçmişlerine, duygularına ve ilişkilerine yoğunlaşmışlar. Oyunda çok beğendiğim dönüşümleri düşününce bu hazırlık daha da anlam kazandı. Sahnedeki rahatlığın arkasında yeni bir dünyayı tanımak ve o dünyanın içinde yaşayabilmek için harcanan bir emek var. Karakterlerin görünüşleri kadar birbirleriyle kurdukları ilişkilerin de inandırıcı gelmesinde bu hazırlığın payı olduğunu düşünüyorum.


Serdar Saatman’ın yazıp yönettiği oyun başladığında kendimizi Gece Kraliçesi isimli bir drag kulübünde buluyoruz. Kostümler, peruklar, şarkılar ve kahkahalarla dolu bir yer burası. Gösteriler arasındaki konuşmalarla burada yaşayan insanların hayatlarını da tanımaya başlıyoruz. Sahneye çıkıp seyirciyi eğlendiren karakterlerin gösteri sona erdiğinde neler yaşadıklarını, birbirleri için ne ifade ettiklerini görüyoruz.


1980’den 2025’e uzanan hikayenin merkezinde, Ana Kraliçe’nin işlettiği kulübe sığınan bir çocuğun zamanla Gece Kraliçesi’ne dönüşmesi var. Geçmişle bugün arasında gidip gelirken onun büyümesini, ilişkilerini ve yıllar içinde değişen yaşamını izliyoruz. Çevresindeki insanlar da kendi hikayeleriyle bu anlatıya katılıyor. Bir karakterin geçmişini öğrenirken diğerlerinin hayatından da parçalar görüyoruz. Onları tanıdıkça kulüpteki konuşmalar da başka anlamlar kazanmaya başlıyor.


Kulüp, burada yaşayanlar için bir ev haline gelmiş. Dışarıda bulamadıkları güveni ve yakınlığı birbirlerinde arıyorlar. Ana Kraliçe’nin çevresinde oluşan ailede şefkat kadar tartışmalar, kırgınlıklar ve şakalaşmalar da var. Birbirlerine takılıyor, zaman zaman birbirlerinin sabrını zorluyorlar. Dışarıdan bir tehdit geldiğinde ise birbirlerini koruyorlar. Onları izlerken aralarındaki bağı bir komün dayanışmasına, hatta bir aileye benzettim. Anlaşamadıklarında bile birbirlerinin hayatındaki yerlerini korumaları, bu duyguyu benim için daha da güçlendirdi.



Oyunun dünyasına yaklaşırken drag performansıyla trans kimliğini birbirine karıştırmamak da önemli. Drag, sahnede kurulan bir performans biçimi; trans olmak ise kişinin cinsiyet kimliğiyle ilgili. Gece Kraliçesi’nde bunlar yan yana geliyor. Karakterlerin gösterideki halleriyle gündelik hayatlarını birlikte izlemek, her birinin kendisiyle ve sahneyle kurduğu ilişkiye daha dikkatli bakmamı sağladı.


Trans bireyleri yalnızca görünüşleriyle, cinsellikle ya da eğlence hayatındaki temsilleriyle tanımladığımızda hayatlarının büyük bir kısmını görmezden geliyoruz. Oyunda sevilmek, çalışmak, kendini güvende hissetmek ve olduğu gibi kabul edilmek isteyen insanlar var. Çok tanıdık ihtiyaçlar bunlar. Buna rağmen onlar için bunlara ulaşmak bile sürekli bir mücadeleye dönüşebiliyor. Başkaları için sıradan sayılabilecek bir hayatı kurabilmenin onlar açısından ne kadar zorlaşabildiğini görmek beni düşündürdü.


İzlerken aklıma sık sık Pose dizisi geldi. Gece Kraliçesi, bende onun tiyatrodaki karşılığını izliyormuşum hissi uyandırdı. Gösterilerin ardındaki hayatlarda, dışlanmış insanların birbirlerine yer açmasında ve kendi ailelerini kurmasında bu benzerlik belirgindi. Başlangıçta kostümleriyle ve sahnedeki halleriyle dikkatimi çeken karakterleri, bir süre sonra aralarındaki ilişkiler üzerinden düşünmeye başladım. Kimin kime sahip çıktığı, bir kırgınlığın nereden geldiği ya da bir şakanın altında ne olduğu benim için daha önemli hale geldi.


Oyun ilerledikçe karakterlerin yaşadıklarına daha yakından bakmaya başladım. Seyirciyi eğlendiren, güldüren ve sahnede parlayan bir insanın kendi hayatında ne kadar yalnız hissedebileceğini düşündüm. Bir gösteriyi izlerken sahnedeki insan hakkında ne kadar az şey bildiğimi de fark ettim. Kostümü, tavrı ve performansı gözümün önündeydi ama gösteri bittikten sonra nasıl bir hayata döndüğünü bilmiyordum. Gökyüzü Güncesi’nde de gözden kaçanı fark etmeyi önemsiyorum. Gece Kraliçesi bu bakışımı karakterlerin sahne dışında kalan hayatlarına çevirdi.



Yalnızca kendileri oldukları için varlıkları sorgulanan bu karakterleri izlemek ağırdı. Karşılarında, onların yaşam hakkını bile tartışmaya açan insanlar olabiliyordu. Karakterlerin duygularına ve birbirleriyle kurdukları bağlara böyle bir ışık tuttuğu için Tiyatro Oyun Kutusu’na teşekkür etmek istiyorum. Oyun boyunca güldüğüm anların yanında, durup düşünmek istediğim çok fazla yer oldu. Karakterleri tanıdıkça yaşadıkları haksızlıkları izlemek de benim için daha zor hale geldi.


Dayanışmanın yalnızca kendi aralarında kalmamasını da kıymetli buldum. Bunun en belirgin örneklerinden biri Sütlü Nuriye’ydi. Toplumun dışladığı, ezdiği ya da haklarını yok saydığı birine sahip çıkmaları beni etkiledi. Kendileri de dışlanmayı yaşamış bu insanların, zor durumda olan bir başkasının yanında durması kulübün bir aile gibi hissettirmesinde önemli bir yere sahipti. Sütlü Nuriye’ye yer açmaları, aralarındaki bağın kendi çevrelerinin dışına da uzandığını gösteriyordu.


İzlediğim kaydın oyuncu kadrosunda Rüçhan Çalışkur, Sevcan Yaman, Eşref Varol, Eylem Kaçalin, Lara Mukiyen, Özge Toma, Ada Taştan ve Görkem Tuna Tok yer alıyor. Oyunculukları bir bütün olarak çok beğendim. Farklı karakterlere geçişler kadar, aynı kişinin farklı yaşları arasında kurulan bağ da başarılıydı. Hikaye geçmişle bugün arasında gidip gelirken karakterlerdeki devamlılık korunuyordu.



Eşref Varol’un Gece Kraliçesi’ne dönüşümü özellikle dikkatimi çekti. Karakterin görünüşünü, tavırlarını ve duygularını çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Kostümün yanı sıra oyunculuğundaki dönüşümü de gördüm. Gece Kraliçesi’nin gençlik halini doğal buldum; geçmişe her dönüşümüzde, bugünkü halinde gördüğüm karakterin başka bir dönemini izlediğimi hissettim. Hikaye gençliğiyle bugünü arasında gidip geldikçe bu iki hal birbirini tamamladı ve karakter benim için daha bütünlüklü bir yere oturdu.


Rüçhan Çalışkur’un canlandırdığı Gece Kraliçesi’nde ise görmüş geçirmiş bir insanın ağırlığı vardı. Yaşadıklarının onda bıraktığı iz belirgindi. Eşref Varol’un canlandırdığı gençliğiyle Çalışkur’un bugünkü hali arasında çok iyi bir köprü kurulmuştu. İki farklı oyuncuyu izlerken aynı insanın hayatının farklı dönemlerine baktığımı hissetmek beni etkiledi. Yıllar karakteri değiştirmişti ama gençliğinde gördüğüm taraflarını bugünkü halinde de bulabiliyordum.


Çalışkur’un Ana Kraliçe’ye geçişinde kullandığı küçük şal detayı da çok hoşuma gitti. Küçük bir değişikliğin oyunculuğuyla birleşerek başka bir karakteri bu kadar belirgin hale getirmesi çok güzeldi. Karşımdaki kişinin değiştiğini hemen anladım. Oyuncu dönüşümlerini başarılı bulmamın nedenlerinden biri de buydu.


Afra Tafra’yı hem kostümü hem de karakter yorumu açısından çok sevdim. Görünüşüyle tavırları birbirini tamamlıyordu. Komedi bölümlerindeki zamanlama ve ölçü de çok iyiydi. Beni doğru yerde güldürdü; gülerken de karakterin duygularını takip ettim. Onun sahnelerini izlemekten büyük keyif aldım. Oyunun daha ağır duygular taşıyan bölümleri arasında bu mizahın varlığı, kulüpteki gündelik hayatı daha canlı hissettirdi.


Eylem Kaçalin’in Madam Paris yorumunu da sevdim. Kalabalık sahnelerde karakter silikleşmiyor, tavrı ve enerjisiyle kendini belli ediyordu. Diğer karakterlerle kurduğu ilişkiler içinde de Madam Paris’in nasıl biri olduğunu anlayabiliyordum. Bazen küçük bir tepki, bazen bir bakış ya da konuşma biçimi karakteri diğerlerinden ayırmaya yetiyordu. Bu kadar farklı insanın bir arada olduğu bir oyunda, her birinin ayrı bir kişilik olarak kalması önemliydi. Madam Paris de grubun bir parçası olurken kendi varlığını kaybetmiyor, sahnede kendine ait bir alan açıyordu.


Sevcan Yaman’ın canlandırdığı Sütlü Nuriye, oyunun dramatik tarafında beni çok etkiledi. Onun sahnelerinde yaşadıklarını ve taşıdığı duyguyu daha yakından gördüm. Oyunun bende bıraktığı etkinin önemli bir kısmı da Sütlü Nuriye’nin hikayesinden geldi. Canlı söylediği şarkı, karakterin duygusunu bana en güçlü taşıyan anlardan biriydi.


Özge Toma’nın canlandırdığı influencer karakterini, dışarıdaki insanların bu topluluğa nasıl bakabildiğini göstermesi açısından beğendim. Kulüpteki insanları yalnızca cinsellik ve eğlence üzerinden gören yaklaşımı düşündürdü. Renkli görüntülerine ilgi gösterirken gündelik hayatlarını, duygularını ve yaşadıkları zorlukları merak etmemek çok kolay olabiliyor. Bu sahne, kendi izleyici konumumu da düşünmeme neden oldu. Ben bu insanlarda neye dikkat ediyordum, neyi merak ediyordum? Bir insanı gördüğümüzü sanmak, onu anladığımız anlamına gelmiyor.


Bütün bu karakterleri takip ederken hikayeden kopmadım. Serdar Saatman’ın farklı dönemler ve duygular arasında kurduğu geçişleri başarılı buldum. Geçmişle bugün arasında gidip gelirken olayları rahatça takip ettim ve karakterlere olan ilgim devam etti. Başta uzun gelebileceğini düşündüğüm süreyi bana unutturan şeylerden biri de bu akıcı anlatımdı. Bir sahnenin ardından diğerinde ne olacağını merak ederek izledim.


Oğuz Şahin’in kostüm ve dekor tasarımını çok beğendim. Kostümler, karakterlerin birbirinden ayrılmasına ve her birinin kendine özgü taraflarının belirginleşmesine katkı sağlıyordu. Afra Tafra’nın kostümünü özellikle çok sevdim; karakterin tavrıyla görünüşü birbirini tamamlıyordu. Dekorla birlikte oluşan görsel dünyayı izlemekten de büyük keyif aldım. Kulübün gösterişli tarafıyla orada yaşayan insanların gündelik ilişkileri aynı sahnede bir araya geliyordu.


Sibel Sürel’in koreografisiyle şekillenen gösteri bölümleri de bu dünyanın önemli bir parçasıydı. Karakterleri sahnede performans sergilerken izlemek güzeldi. Gösterilerdeki halleriyle gündelik hayatlarında yaşadıklarını bir arada görmek, onları daha yakından tanımamı sağladı. Hikayelerini öğrendikçe sahneye çıktıkları anlara da başka bir dikkatle bakmaya başladım.


Zümrüt Şahin’in oyun için hazırladığı şarkıları ve müzikleri ayrıca anmak istiyorum. Oyunun kendine ait bir müzik dünyasının olması, anlatının atmosferini güçlendiren ayrıntılardan biriydi. Müziklerin sahnelerle kurduğu ilişkiyi ve kulübün dünyasına kattığı enerjiyi sevdim. Oyunu düşündüğümde bazı anları yalnızca görüntüleriyle değil, onlara eşlik eden müziklerle birlikte hatırlıyorum.



Serkan Şanlıtürk ve Lara Mukiyen’in ışık tasarımı, dekor ve kostümlerle birlikte atmosferi tamamlıyordu. İkilinin reji asistanlığıyla da katkı sunduğu, koordinasyonunu Mustafa Mercan’ın üstlendiği yapımda sahne üzerindeki bütünlüğü başarılı buldum. Oyunculardan yaratıcı ve teknik ekibe kadar herkesin emeğinin bir araya geldiği, özenle hazırlanmış bir oyun izledim.


Oyun bittiğinde benim için en çok öne çıkan şey, bu insanların birbirlerine nasıl tutunduklarıydı. Başta renkleri, kostümleri ve sahnedeki halleriyle dikkatimi çeken karakterleri tanıdıkça, görünenden çok daha fazlasını taşıdıklarını gördüm. Gece Kraliçesi de bana tam olarak bunu hatırlattı: Bir insana gerçekten bakmak, yalnızca gördüğümüz kadarıyla yetinmemeyi gerektiriyor.


UĞUR YELMEZ

 

 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page