ERMİŞ

Son zamanlarda farklı tiyatro oyunlarında çevirmen olarak adını sıkça duyduğum Zeynep Anacan'ın çalışmalarını merak ediyordum. Uzun zamandır izlemek istediğim “Ermiş”in House of Performance sahnesinde seyirciyle buluşacağını öğrendiğimde kendisiyle iletişime geçtim. Daveti sayesinde 9 Ekim Cuma akşamı oyunu izleme fırsatı buldum. Hem merak ettiğim bir eserle tanışacak hem de daha önce farklı yapımlarda ismine rastladığım bir çevirmenin çalışmasını sahnede görecektim.
“Ermiş”, 2026 yılında tiyatro dünyasına katılan JÜT'ün ilk yapımı. Ekria ve JÜT ortak yapımcılığında hazırlanan oyun, 14 Eylül'de Moda Sahnesi'nde prömiyerini gerçekleştirdi. Halil Cibran'ın aynı adlı eserini Zeynep Anacan Türkçeye çevirirken Edip Tepeli hem sahneye uyarlıyor hem yönetiyor hem de tek başına oynuyor. Anacan aynı zamanda yapımın yürütücü yapımcılığını üstleniyor. İrem Fıçıcıoğlu'nun dekor tasarımı, JÜT Collective'in kostüm tasarımı, Özge Gültekin'in kostüm uygulaması ve Eren Uğurhan'ın ışık tasarımıyla hazırlanan oyunun afişi Derya Dilege'ye ait. Prova fotoğraflarını Arda Abut, oyun fotoğraflarını Sinan Arslan çekmiş. Tanıtım videosunu Gurur Emre Yılmaz hazırlarken Buğra Özdemir de asistan olarak görev alıyor.
Yapımın çıkış noktası, Lübnan doğumlu yazar ve ressam Halil Cibran'ın 1923 yılında İngilizce yayımlanan “The Prophet” adlı kitabı. Türkçede “Ermiş” adıyla tanıdığımız eser, alışılmış bir roman yapısına sahip değil. Aşk, evlilik, çocuklar, özgürlük, çalışma, acı, güzellik ve ölüm gibi insan hayatına ilişkin 26 farklı konu üzerine kurulmuş şiirsel ve felsefi konuşmalardan oluşuyor. Cibran'ın uzun yıllar üzerinde çalıştığı kitabın ortaya çıkışında, yakın dostu Mary Haskell'in de dil ve anlatım bakımından katkıları bulunuyor. Yazarın ressam kimliği de kitabın ilk baskılarında yer alan kendi çizimlerinde kendisini gösteriyor. Yüz yılı aşkın bir geçmişi bulunan eserin günümüzde hala farklı sanat dallarında yorumlanması, ele aldığı konuların belirli bir döneme ait olmamasıyla yakından ilişkili.

Kitabın merkezinde El Mustafa adında bilge bir adam bulunuyor. Orphalese adlı liman kentinde on iki yıl yaşadıktan sonra memleketine dönmek üzere bir gemi bekleyen El Mustafa, ayrılmadan önce kent halkının sorularıyla karşılaşıyor. İnsanlar ondan hayatın farklı meseleleri üzerine düşüncelerini paylaşmasını istiyor. Böylece bir vedalaşma, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve hayatla kurduğu ilişkiyi ele alan uzun bir konuşmaya dönüşüyor. Cibran'ın metninde asıl önem taşıyan, büyük olaylar ya da karakterler arasında yaşanan çatışmalar değil, sorulan sorular ve bunlara verilen cevaplar.
Böyle bir kitabın tiyatroya uyarlanması başlı başına merak uyandırıcı. Çünkü metnin büyük bölümü düşünceler üzerine kuruluyken sahnede bunları nasıl canlı tutacağınız önemli bir mesele. Edip Tepeli'nin seçtiği yöntem ise geleneksel Türk tiyatrosunun anlatım biçimlerinden biri olan meddahlık. Tek bir anlatıcının farklı kişilerin seslerine, davranışlarına ve konuşma biçimlerine bürünerek hikaye aktardığı bu gelenek, yüzyıllardır sözlü kültürümüzün önemli parçalarından biri. Meddahlığın 2003 yılında UNESCO tarafından kültürel miras olarak tanınması ve 2008 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne alınması da bu geleneğin kültürel değerini gösteriyor. “Ermiş”te ise meddahlığın bu özellikleri, Cibran'ın felsefi metnini çağdaş bir sahne yorumuna dönüştürmek için kullanılıyor.
Oyun başladığında ilk dikkatimi çeken şey müzik oldu. Salon karardıktan sonra duyulan mistik müzik, daha ilk dakikalarda oyunun atmosferini belirledi. Işıklar yeniden açıldığında Edip Tepeli karşımızdaydı. Ancak anlatmaya başladığı ilk anlarda biraz endişelendiğimi söylemeliyim. Tek kişilik tiyatrolarda zaman zaman karşılaştığım, oyuncunun karakteri canlandırmaktan uzaklaşıp yalnızca seyirciye bir şeyler anlattığı gösterilerden pek keyif almıyorum. Elbette anlatı tiyatrosunun kendi içinde farklı olanakları var fakat benim tiyatrodan beklentim biraz daha oyunculuğun ön planda olması. Bu nedenle Tepeli'nin ilk konuşmalarını dinlerken oyunun bütünüyle bu şekilde devam edeceğini düşündüm.
Neyse ki birkaç dakika sonra bu düşüncem değişti. El Mustafa'nın çevresindeki insanları anlatmaya başlayan Edip Tepeli, bir anda birbirinden farklı karakterlere bürünmeye başladı. Üstelik bunu yalnızca sesini değiştirerek yapmıyordu. Bedenini kullanışı, mimikleri, konuşma temposu ve duruşuyla her karaktere ayrı bir özellik kazandırıyordu. Bir karakterden diğerine geçtiğinde değişimi anlamak için ayrıca düşünmeme gerek kalmıyordu. Yaklaşık otuz karakteri tek başına canlandıran bir oyuncuyu izlediğimi düşündüğümde, bu ayrımları ne kadar belirgin kurabildiği daha da önemli hale geldi. Tepeli'nin oyunculuğunu çok katmanlı buldum ve gösteri ilerledikçe başlangıçtaki endişemin tamamen yersiz olduğunu gördüm.

Yalnız karakterlerin konuşma biçimleri ilk başlarda kafamı biraz karıştırdı. Hikayenin Orphalese adlı bir liman kentinde geçtiğini biliyordum. Üstelik anlatıda rahipler, tapınaklar ve farklı bir kültürel çevreye ait unsurlar bulunuyordu. Buna karşılık sahnede kimi zaman Ege'den, kimi zaman Karadeniz'den, İç Anadolu'dan ya da Trakya'dan tanıdığımız konuşma biçimlerini duyuyordum. Hatta bazı tiplemeler günümüzde sosyal medyada konuşmalarıyla tanınan insanları hatırlatıyordu. Bir noktada kendi kendime bu hikayenin tam olarak nerede geçtiğini sordum. Yabancı isimlerin ve farklı kültürel unsurların bulunduğu bir anlatıda neden bu kadar tanıdık ağızlar kullanılıyordu?
Edip Tepeli'nin oyunun başlarında yaptığı bir açıklama bu sorumu yanıtladı. Orphalese'yi İstanbul gibi düşünebileceğimizi söylediğinde, karakterlerin neden bu kadar farklı yerlerden gelmiş gibi konuştuğunu daha iyi anladım. İstanbul'un farklı bölgelerden gelen insanları bir arada barındıran yapısı düşünüldüğünde, bu tercih anlamlı hale geliyordu. Böylece Cibran'ın hayali liman kentiyle Türkiye'nin farklı yörelerinden tanıdığımız insanlar arasında bir yakınlık kuruluyordu. Başlangıçta bana biraz tuhaf gelen ağızlar, bu açıklamadan sonra oyunun en keyif aldığım özelliklerinden biri oldu. Üstelik karakterlerin birbirinden ayrılmasını da kolaylaştırıyordu.
Burada meddahlığın neden yalnızca tek kişilik tiyatro olarak değerlendirilmemesi gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Geleneksel meddah, hikayesini anlatırken farklı insanları taklit ediyor, sesini ve bedenini değiştiriyor, gerektiğinde seyirciyle doğrudan iletişim kuruyor. Tepeli de bu olanaklardan yararlanarak El Mustafa'nın karşılaştığı insanları tek tek görünür hale getiriyor. Bir yandan Cibran'ın metnindeki düşünceler aktarılırken diğer yandan o düşünceleri merak eden, sorgulayan ya da onlara farklı tepkiler veren insanlar sahnede karşılık buluyor. Oyunu yalnızca bir tiyatro gösterisi olarak değil, modern bir meddah yorumu olarak değerlendirdiğimde bu biçimin hakkını verdiğini düşünüyorum.
Oyunculuğun yanında sahne tasarımını da beğendim. Dekorda yer alan küçük nesneler, ışıklandırılmış bölümler ve özellikle büyük gemi maketi, anlatının geçtiği dünyayı destekliyordu. Geminin hikayede önemli bir yeri var çünkü El Mustafa'nın kentten ayrılmasını sağlayacak olan araç o. Bu nedenle gemi maketinin ışıklandırıldığı ve sesle desteklendiği anları başarılı buldum. Dekorun bütünü de tek kişinin oynadığı bir gösteri için yeterince hareketli ve ilgi çekiciydi. Oyuncunun sürekli farklı karakterlere dönüştüğü bir sahnede görsel düzenin de anlatıya eşlik etmesi, gösteriyi takip etmeyi kolaylaştırıyordu.
Bununla birlikte küçük nesnelerin ışıklandırılması konusunda kafama takılan bir ayrıntı oldu. Oyundan önce okuduğum bir eleştiri yazısında, Edip Tepeli'nin canlandırdığı karakterle bağlantılı nesnenin ışığının yandığından söz ediliyordu. Ancak benim izlediğim temsilde bu ilişkiyi her zaman kuramadım. Bazen tek bir karakter konuşurken birden fazla nesne aydınlanıyordu. Bazı anlarda da ışıkların hangi karakteri ya da anlatılan hangi düşünceyi temsil ettiğini anlayamadım. Belki benim kaçırdığım bir ayrıntı vardı, belki de ışık kullanımında farklı bir tercih söz konusuydu. Bu nedenle kesin olarak bir hata olduğunu söyleyemem. Yalnızca benim açımdan, küçük nesnelerin ışıklandırılması her zaman anlatıyla açık bir ilişki kurmuyordu.

Öte yandan karakterler arasındaki geçişlerde kullanılan genel ışık düzeni oldukça başarılıydı. Eren Uğurhan'ın ışık tasarımı, Edip Tepeli'nin oyunculuğuyla uyumlu biçimde ilerliyordu. Işık değişimleri kimi zaman karakterlerin ayrılmasını destekliyor, kimi zaman sahnedeki atmosferi değiştiriyordu. Özellikle tek bir oyuncunun bu kadar fazla karakteri canlandırdığı bir oyunda, ışığın yalnızca dekoru görünür kılan bir unsur olmaması önemli. Müzik ve ışık birlikte kullanıldığında anlatının ritmine de katkı sağlıyordu.
“Ermiş”in yaklaşık 60 dakikalık süresini de yerinde buldum. Felsefi bir metnin tek kişi tarafından anlatıldığı bir gösterinin yorucu olabileceğini düşünmüştüm. Ancak hem karakter değişimleri hem de seyirciyle kurulan iletişim sayesinde böyle bir durum yaşamadım. Tepeli'nin zaman zaman doğrudan seyirciye yönelmesi, konuşmalarındaki doğallık ve karakterleri canlandırırken kullandığı mizah, oyunun fazla ağırlaşmasını engelliyordu. Böylece bir yandan metnin düşündürücü tarafını dinlerken diğer yandan sahnede gerçekleşenleri izlemekten keyif alabildim.
Cibran'ın eserinde üzerinde durulan konuların çoğu oldukça tanıdık. Aşk, evlilik, özgürlük, çalışma, acı ve ölüm gibi meseleler, farklı dönemlerde yaşamış insanların karşılaştığı temel sorular arasında. Kitabın 1923 yılında yayımlanmış olmasına rağmen bugün de okunmasının nedenlerinden biri sanırım bu. El Mustafa'nın verdiği cevaplar her zaman herkesin üzerinde uzlaşacağı düşünceler olmak zorunda değil. Bence önemli olan, bu cevapların insanı kendi hayatı üzerine düşünmeye yöneltmesi. Oyunun felsefi tarafını da bu açıdan sevdim. Konuşmaların ne anlatmak istediğini anlamakta zorlanmadım ve metnin düşünsel yönünün oyunculuğun önüne geçmediğini hissettim.

Eserin yalnızca tiyatroya değil, sinemaya da uyarlanmış olması ayrıca ilginç. 2014 yılında Salma Hayek'in yapımcılığında hazırlanan “The Prophet” adlı animasyon filminde kitabın farklı bölümleri, farklı yönetmenlerin görsel yorumlarıyla anlatılmıştı. Edip Tepeli'nin sahne uyarlamasında ise benzer bir çeşitlilik, tek bir oyuncunun canlandırdığı karakterler üzerinden kuruluyor. Aynı edebi eserin birbirinden farklı anlatım biçimlerine uygun olması, Cibran'ın metninin ne kadar geniş yorumlanabildiğini gösteriyor.
Genel olarak “Ermiş”i izlemekten gerçekten keyif aldım. Başlangıçta tek kişilik anlatı tiyatrosuna dair çekincelerim olsa da Edip Tepeli'nin oyunculuğu bu düşüncemi kısa sürede değiştirdi. Farklı karakterlere geçişlerini, ağızları kullanışını ve seyirciyle kurduğu iletişimi başarılı buldum. Küçük nesnelerin ışıklandırılmasına ilişkin anlayamadığım ayrıntılar dışında sahne tasarımını da beğendim. Üstelik bütün bunlar, felsefi bir metnin anlaşılmasını zorlaştırmadan gerçekleşiyordu.
Bence “Ermiş”, hem Halil Cibran'ın eserini tanımak isteyenlerin hem de meddahlığın günümüz tiyatrosunda nasıl yorumlanabileceğini merak edenlerin izleyebileceği bir yapım. Özellikle Edip Tepeli'nin tek başına bu kadar farklı karaktere hayat vermesi, oyunu benim için daha ilgi çekici hale getirdi. Geleneksel meddahlığın olanaklarını çağdaş bir sahne düzeniyle buluşturan bu çalışmaya bir şans vermenizi ve fırsat bulduğunuzda izlemenizi öneririm.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar