DJ AHMET: KENDİ RİTMİNİ ARAYAN ÇOCUK
- Uğur Yelmez
- 23 Ara 2025
- 6 dakikada okunur

Filmi izledikten sonraki ilk düşüncem oldukça basitti. “Güzel ama biraz düz” dedim kendi kendime. Büyük iniş çıkışlar beklemiyordum gerçi, fragmanı izlerken de göğe çıkan bir beklenti kurmamıştım. Yine de içimde tatlı bir merak vardı. Küçük bir Balkan köyünde yaşayan, Yörük bir ailenin çocuğu olan, DJ olmayı hayal eden bir gencin hikayesi. Hem coğrafya tanıdık hem duygu dünyası. İnsan böyle bir filmden biraz daha fazla kahkaha, biraz daha fazla hüzün, biraz daha sert duygusal dalgalanmalar bekliyor.
Ama işte, film bittiği an hissettiğim bu “düzlük” hissi, üzerinden zaman geçtikçe yerini daha farklı bir şeye bıraktı. Aradan günler geçince, tek tek sahneleri hatırlamaya başladım. Konuşmayan küçük kardeşi, pembe koyunu, ormanın içindeki tekno festivalini, kavganın ortasında patlayan yumruğu, babanın yüzündeki çizgileri, finalde eve giren küçücük hoparlörü ve bir çocuğun ağzından çıkmaya başlayan ilk kelimeleri. O zaman fark ettim, DJ Ahmet göründüğü kadar düz bir film değilmiş. Sadece bağırmayan, sessiz konuşmayı tercih eden bir filmmiş.
Filmin merkezinde Ahmet var. Çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışmış, omuzlarına yaşından büyük yükler binmiş bir genç. Kuzey Makedonya’da, Yörük kökenli bir ailenin içinde. Annesi hayatta değil, yokluğu evin her köşesine sinmiş gibi. Babası hem geçimin hem otoritenin ağırlığını taşıyor. Ev küçük, sorumluluk büyük. Ahmet ise hem evin işine koşuyor hem koyunlara bakıyor hem de sessiz kardeşiyle ilgileniyor. İki dünya taşıyor içinde. Bir yanda köyün ağır işleyen gündeliği, diğer yanda kimseye tam anlatamadığı bir istek. DJ olmak.
Bu “DJ olma” meselesi, kağıt üzerinde çok parlak duruyor. Büyük şehirler, kulüpler, ışıklar, sabaha kadar süren partiler çağrıştırıyor. Fakat film, bu hayali hiç klişe bir görüntünün içine hapsetmiyor. Ahmet’in hayali önce kendi içinde başlıyor. Telefonuna indirdiği müziklerde, gizli gizli dinlediği ritimlerde, kafasının içinde kurduğu küçük sahnelerde. Seyirci olarak biz onu daha çok, bu hayalin ağırlığını taşırken görüyoruz.
Filmin yönetmeni Georgi M. Unkovski. Yapım, Kuzey Makedonya’nın yanında başka Avrupa ülkeleriyle ortaklaşa kotarılmış. Bu iş birliğinin etkisi, filmin tonunda da hissediliyor. Hem Balkanlara özgü bir gerçeklik var hem de daha geniş bir dünya sinemasının dili. Görüntüler parlatılmış bir reklam estetiğine sahip değil. Kamera, sanki gerçekten o köyde yaşayan birinin gözünden bakıyor. Dağların eteklerine tutunmuş evler, tozlu yollar, derme çatma yapılar, çamaşır ipleri, evin içindeki kalabalık ama eksik hissedilen hava. Tertemiz, düzenli kadrajlar yerine, hayatın kendisi gibi biraz dağınık ama inandırıcı bir dünya var.
Ahmet’i canlandıran genç oyuncu, filme çok şey katıyor. Yüzünde kocaman duygusal patlamalar yok. Çoğu zaman susuyor, düşünüyor, etrafa bakıyor, kelimesini yutuyor. Bu yüzden, özellikle hoşlandığı kızla karşılaştığı anlar daha da etkili oluyor. Bir kez, kız kadraja girer girmez film aynı kalmıyor. Seyirci farkında bile olmadan ona odaklanıyor. Sanki köydeki bütün sesler bir anlığına geriye çekiliyor. Ahmet’in nefes alış verişine dikkat kesiliyorsun. Bakışlarında, sadece çocukça bir hoşlanma yok. Utangaçlık, heyecan, şaşkınlık ve biraz da kendini küçük hissetme hali var. Ne diyeceğini bilemeyen, dili dolanan, dizlerinin bağı çözülen o anlar çok tanıdık. Hikaye, onların arasındaki ilişkiyi tam bir aşk hikayesine çevirmiyor. Adı konmuş, ilan edilmiş, herkesin bildiği bir ilişki yok. Ama bakışlar, küçük jestler, yarıda kalan cümleler, araya giren yetişkinler, hepsi birleşince izleyici, aralarında filizlenmeye çalışan bir şey olduğunu hissediyor.
Filmin yan karakterlerinden biri, belki de en önemlisi, konuşmayan küçük kardeş. Çocuğun suskunluğu, film boyunca bir sır gibi duruyor. Çok net bir açıklama verilmiyor ama annenin ölümünün onda açtığı yaranın konuşmasını elinden almış olduğunu hissediyoruz. Evin içinde dolaşan sessizlik, sadece onun dudaklarının kapanması değil. Aynı zamanda ailede kimsenin tam olarak konuşamadığı yasın bir yüzü. Ahmet’in ona bakarken yüzüne yerleşen ifade, çok dokunaklı. Bir yanda onu koruma isteği, bir yanda da “Bu çocuğa nasıl dokunabilirim” sorusu var. Sabır, çaresizlik ve sevgi bir arada.
Sonlara doğru kardeşin konuşmaya başlaması, belki filmin en büyük patlamalarından biri ama öyle gösterilmiyor. Küçücük bir sahne, kısa cümleler. Ama ağırlığı büyük. Suskunluğun kırılması, evin içindeki havayı da hafifletiyor sanki. Film, anne yokluğunun açtığı tüm yaraları kapatmıyor elbette. Ama bu küçük cümleler, tamamen karanlıkta kalmadıklarını sezdiriyor.
Sonra bir gece, ormanın içinde bir tekno festivaline denk geliyorlar. İşte bu sahne, filmin ritmini bir anda değiştiriyor. Karanlık ağaçların arasından renkli ışıklar yükseliyor, müzik metrelerce öteden duyuluyor, insanlar dans ediyor, bedenler ritme teslim olmuş. Bir anda bambaşka bir dünyanın içine giriyoruz. Köyün ağır, sessiz, utangaç atmosferinden, özgürlüğün ve enerjinin hüküm sürdüğü bir alana geçiş. Ahmet’in yüzündeki şaşkınlığa bakarken, aslında onun hayal ettiği geleceğin bir parçasına tanıklık ediyoruz. Kendini orada, o kalabalığın içinde, müziği yöneten kişi olarak düşleyebileceği bir alan. O sahneler sadece “çocuk rave’e gitti” sahneleri değil. Kafasının içinde kurduğu dünyayla, yaşadığı gerçek dünya ilk kez bu kadar sert biçimde yan yana geliyor.

Ve elbette pembe koyun. Sürünün içinde pembeye boyanmış bir koyun görmek, ilk başta sadece komik geliyor. Göz tırmalayan bir renk, diğerlerinin arasında saçma duran bir beden. Fakat film ilerledikçe bu ayrıntı yerini buluyor. Pembe koyun, sürüye ait ama aynı zamanda ait olmayan bir canlı. Uzakta dursa göz ucuyla fark ediliyor, yakına gelse ondan başka kimseye benzemiyor. Bir yanıyla çocukça bir şaka, bir yanıyla ciddi bir sembol. Ahmet’in köydeki hâli biraz böyle. Herkesle aynı işi yapan, aynı sofraya oturan, aynı havayı soluyan bir çocuk, ama içinde kimsenin duymadığı bir müzik taşıyor. Pembe koyun sahneleri, bu farklılığı nazik bir mizahla anlatıyor.
Filmin temposu köyde geçen kısımlarda oldukça yavaş. Gün doğuyor, işler yapılıyor, koyunlar otlatılıyor, akşam oluyor, yorgunlukla eve dönülüyor. Bu tekrar, bazen seyirciyi zorlayabilir ama karakterin sıkışmışlığını hissettirmek için işliyor. Ahmet’in her yeni gün, bir öncekinin kopyası gibi başlıyor. Bu tekdüzelik içinde onun müzikle kurduğu bağ ayrı bir önem kazanıyor.
Yetişkinlerle ilişkisi, özellikle babasıyla olan hat, filmin görünmez gövdesi gibi. Baba, evin direği. Sert, suskun, geleneksel. Müziğe karşı önyargılı. Kulaklık, ses, ritim, onun dünyasında ciddiye alınması gereken şeyler değil. Hatta sakıncalı. Ahmet’in dinlediği müzikle arasına mesafe koyan, onu neredeyse gereksiz bir gürültü olarak gören bir adam. Aralarında sözle tarif edilmeyen bir duvar var. Aynı masaya otursalar da gündemleri, dilleri, korkuları farklı.
Aya ile olan hikaye ise filmin kalbini daha yumuşak, daha kırılgan bir yerden besliyor. Aralarında büyük laflar, uzun konuşmalar yok. Yine de, Ahmet’in onunla karşılaştığı anlar, tüm film boyunca en çok hatırladığım sahnelerden. Onu gördüğünde yüz hatları geriliyor, nefesi hızlanıyor, gözleri istemeden üzerinde takılı kalıyor. Aya, bir yanıyla köyün içinden biri, diğer yanıyla Ahmet’in asla tam olarak ulaşamayacağını hissettiği bir hayatın sembolü. Birlikte olmaları ihtimalini film hiç netleştirmiyor. Seyirciye küçük kırıntılar bırakıyor, gerisini tamamlamak bize kalıyor.

Finalde, kız altınları alıp kendi yoluna gidiyor. Ahmet ise bir kavganın ortasında gözüne yumruğu yiyip yere oturuyor. İlk bakışta, bu sahne çok acımasız bir kapanış gibi duruyor. Sanki hayat biri için kapılarını açarken diğerine sadece darbe indiriyor. Özellikle film boyunca aralarında büyüyen o sessiz yakınlıktan sonra, böyle keskin bir ayrım görmek, izleyicinin içinde bir şeyleri kırıyor.
Ama işin ilginç tarafı şu. Film, Ahmet’i bu sahneden sonra, tamamen kaybeden tarafta bırakmıyor. Evet, kız gidiyor. Evet, yumruk yiyor. Evet, bazı ihtimaller elden kaçıyor. Fakat aynı anda başka şeyler de oluyor. Kardeş konuşmaya başlıyor. Baba, müziğin evin içinde duyulmasına izin veriyor. Ahmet, sevdiği şeyi saklamak yerine paylaşmanın yolunu buluyor. Yani film, onun hayatındaki kayıpları hiç yok saymıyor, acısını inkâr etmiyor, ama tek gerçekliğin bu olmadığını da sezdiriyor.
Burada belki yönetmenin asıl tercihi ortaya çıkıyor. Çoğu “gençlik hikayesi”, bir kırılma anıyla biter. Kahraman sahneye çıkar, kendini ispatlar, herkes onu alkışlar. Ya da tam tersi, büyük bir yenilgi yaşar, bütün kapılar yüzüne kapanır. DJ Ahmet bu kadar keskin bir siyah beyaz sunmuyor. Ahmet ne tamamen kazanıyor ne tamamen kaybediyor. Hayat akmaya devam ediyor. Bazı yollar kapanıyor, bazı küçük pencereler açılıyor. Değişim büyük patlamalarla değil, küçük jestlerle, evin içinde açılan bir müzik sesinde, kardeşin dudaklarından çıkan ilk kelimede kendini gösteriyor.
Filmi yapan ekip, bu tonun altını özellikle çiziyor gibi. Hikaye, seyirciyi yönlendiren, “Şimdi burada ağlamalısın, şimdi gülmelisin” diyen bir dille anlatılmıyor. Bunun yerine, detayları seviyor. Pembe koyunu, sessiz kardeşi, ormanın içindeki festival gecesini, köyün yollarını, babanın bakışlarını, Ahmet’in nefes alışlarını yan yana koyuyor ve geri çekiliyor. Bir anlamda, izleyicinin kendi hayatından neyi alıp bu hikayenin içine koymak isteyeceğine alan açıyor.
Benim için DJ Ahmet tam da bu yüzden, ilk bakışta “sakin” görünüp sonradan derinleşen bir film oldu. Sinema salonundan çıkar çıkmaz hayatımın filmi demedim. Fakat günler geçtikçe, sahneleri kendi kendine geri gelmeye başladı. Konuşmayan çocuk aklıma düştü. Sonra pembe koyun geldi. Ormanın içindeki müzik, geceyi yaran ışıklar, Ahmet’in kızı gördüğünde etrafında olup biteni unutması, babanın suratıyla birlikte yan yana belirdi. Bir de o küçük hoparlör.
Belki herkes bu filmi sevmeyecek. Bazı seyirciler için gerçekten yavaş, gerçekten sakin, gerçekten “az olaylı” kalabilir. Ama benim için, başka bir ülkede, küçük bir köyde, kendi sesini bulmaya çalışan bir gencin hikayesini içtenlikle anlatan, gösterişsiz ama sıcak bir film olarak yerini aldı. Bazen koca koca laflar eden, devasa olaylar anlatan filmler yerine, böyle küçük ayrıntılarla insanın hayatına sızan hikayelere ihtiyaç duyuyor insan. DJ Ahmet de bende tam olarak öyle bir his bıraktı.
Salonun ışıkları yandığında tekrar kendi hayatıma döndüm, ama aklımın bir parçası hâlâ o köyde kaldı. Dağların eteklerinde, tozlu bir yolda yürüyen bir gencin elinde telefon, kulağında müzik, yanında sessiz kardeşi, biraz ilerde pembeye boyanmış bir koyun, ormanın içinden hâlâ çok uzaktan da olsa duyulan bir tekno sesi. Ve hepsinin ortasında ne tamamen yenilmiş ne de tamamen kazanmış, ama bir şekilde büyümeye devam eden bir çocuk.
Belki sinemanın asıl gücü de tam burada. Her şey çözüme kavuşmasın, bütün düğümler çözülmesin, herkes mutlu olmasın. Yine de bir yerlerde çok uzak olmayan bir köyde, kimsenin pek ciddiye almadığı bir gencin kalbinde bir şeyler kıpırdasın. DJ Ahmet bende o kıpırtının filmlerinden biri olarak kaldı.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar