top of page

CARMINA BURANA KONSERİ

30 Eyl
6 dakikada okunur

İlk tiyatro oyunum Karanlığa Yakın’ı yazarken Carl Orff’un “O Fortuna”sıyla tanıştım. Bu müziği her dinlediğimde kendimi Orta Çağ’ı çağrıştıran, karanlık ama büyülü bir dünyanın içinde hissediyorum. Meleklerin, şeytanların, büyücülerin, perilerin ve başka mistik varlıkların dolaştığı karanlık bir orman geliyor gözümün önüne. Hala yazım aşamasında olan Karanlığa Yakın’da cadıların, ruhların ve satirlerin yer aldığı evrenin oluşmasında da bu hissin önemli bir payı var.


Daha sonra “O Fortuna”nın tek başına bir eser değil, Carl Orff’un Carmina Burana’sının açılış bölümü olduğunu öğrenince bütünü de merak etmeye başladım. Bende bu kadar güçlü bir Orta Çağ hissi uyandıran müziğin aslında o döneme ait olmaması ise öğrendiğim ilk ilginç ayrıntılardan biriydi. Carmina Burana’nın sözlerinin kaynağı yüzyıllar öncesine uzanıyor ancak bugün dinlediğimiz müzik Orff tarafından 1930’larda besteleniyor.


Carmina Burana adı da Orff’un oluşturduğu hayali bir kavram değil. 19. yüzyılın başında Benediktbeuern Manastırı’nda bulunan Orta Çağ el yazması koleksiyonuna daha sonra verilen bu ad, bulunduğu yerle bağlantılı. Ancak metinlerin mutlaka burada yazıldığı düşünülmüyor. Koleksiyonda çoğunlukla Latince, bunun yanında Orta Yüksek Almanca ve Eski Fransızca metinler bulunuyor.


Bu metinlerin içeriği de “O Fortuna”nın yarattığı ilk izlenimden çok daha geniş. Kader ve hayatın geçiciliğinin yanında bahar, gençlik, aşk, arzu, içki, kumar ve meyhane hayatı gibi oldukça dünyevi konular da yer alıyor. Orff, bu büyük koleksiyonun tamamını değil, seçtiği yaklaşık iki düzine metni kullanarak bugün bildiğimiz Carmina Burana’yı oluşturuyor.



Orff’un bu metinlerle karşılaşması da oldukça ilginç. 1934 yılında Carmina Burana’nın yayımlanmış bir nüshasını eline aldıktan sonra ilk olarak “O Fortuna” üzerinde çalışmaya başlıyor. Ardından “Fortune plango vulnera” ve “Ecce gratum” geliyor. Eser birkaç yıl içinde tamamlanıyor ve 8 Haziran 1937’de Frankfurt’ta ilk kez sahneleniyor.


Carmina Burana’nın başarısı Orff’un bestecilik hayatında da önemli bir dönüm noktası oluyor. Besteci, sonrasında yayınevine önceki çalışmalarını artık geride bıraktığını ve kendi bestecilik dönemini Carmina Burana ile başlatmak istediğini söyleyecek kadar eseri benimsiyor. Carmina Burana daha sonra Catulli Carmina ve Trionfo di Afrodite ile Trionfi üçlemesinin ilk parçası haline geliyor.

Benim Carmina Burana’yı sahnede görme isteğim ise İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin prodüksiyonuyla başladı. Geçtiğimiz sezon Murat Güney’in daveti olmuştu ancak bir türlü fırsat yaratıp gidememiştim. Sonrasında Instagram’da prodüksiyondan görüntüler gördükçe ilgim daha da arttı. Çünkü karşımdaki yalnızca orkestra, koro ve solistlerden oluşan bir konser değildi; dansçılar, koreografi ve sahne düzeni de eserin parçasıydı.


Bu yaklaşım aslında Orff’un eser için düşündüğü yapıyla da örtüşüyor. Carmina Burana’yı yalnızca konser salonunda seslendirilecek bir koro eseri olarak tasarlamayan Orff, şarkı söyleyen ve dans eden koroların, hareketin ve görsel unsurların da dahil olduğu bir sahne yapısı düşünüyor. “Sahne kantatı” tanımı da buradan geliyor.


İDOB’un repertuvarında bale sanatçılarının, MDTİstanbul dansçılarının, çocuk korosunun ve geniş bir sahne kadrosunun yer aldığı koreografik bir Carmina Burana prodüksiyonu da bulunuyor. Benim daha önce sosyal medyada gördüğüm görüntüler de bu prodüksiyona aitti.


Bu yüzden 29 Eylül akşamı İstanbul Kültür Yolu Festivali kapsamında AKM’ye giderken beklentim doğal olarak bu yöndeydi. Tanıtım afişinde “Sahne Kantatı” ifadesinin yer alması da bunu güçlendirdi. AKM’nin etkinlik sayfasında gösterinin konser olarak belirtildiğini sonradan gördüm ancak daha önce karşıma çıkan tanıtımlar nedeniyle farklı bir sahneleme bekliyordum.


Bir de o akşam İstanbul’da yağmur ve fırtına vardı. Bana sorarsanız Carmina Burana dinlemek için havanın bundan daha uygun olması mümkün değildi. “O Fortuna”nın bende oluşturduğu dünya zaten güneşli ve sakin bir İstanbul akşamına pek benzemiyor.


AKM Türk Telekom Opera Salonu’na girdiğimde sahnenin neredeyse tamamen orkestra ve koroyla dolu olduğunu gördüm. Dansçıların kullanabileceği bir alan yoktu. Daha yerime otururken beklediğim koreografik prodüksiyonu izlemeyeceğimi anlamış oldum.



İlk anda hayal kırıklığı yaşadım. Bu eseri koreografisiyle birlikte görmeyi gerçekten istiyordum. Fakat ardından Carmina Burana’ya ilgimin zaten dansla başlamadığını düşündüm. Beni buraya getiren asıl şey müziğin kendisiydi.


Sahnede İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası ve Korosu; orkestra şefi Zdravko Lazarov, koro şefi Paolo Villa, soprano Nazlı Deniz Süren, tenor Uğur Etiler ve bariton Murat Güney vardı. Başkemancı koltuğunda ise Oleksandr Samoylenko yer alıyordu.

Ve konser “O Fortuna” ile başladı.


Defalarca kayıttan dinlediğim bu müziği büyük bir opera salonunda, orkestra ve koronun karşısında oturarak dinlemek doğal olarak bambaşka bir etki yarattı. Özellikle Karanlığa Yakın’ı yazarken bu kadar sık döndüğüm bir parçayı ilk kez canlı duymak, konseri benim için daha kişisel bir yere taşıdı.


“O Fortuna”da Fortuna’ya, yani talihin değişkenliğine sesleniliyor. İnsan bazen yükseliyor, bazen düşüyor ve hiçbir durum kalıcı olmuyor. Bu düşüncenin el yazmasının kendisinde de karşılığı var. Carmina Burana el yazmasında Fortuna’nın çarkını gösteren bir tasvir bulunuyor; çark üzerindeki insanlar yükseliyor, zirveye ulaşıyor ve yeniden aşağı iniyor.



Eserin “O Fortuna” ile başlayıp yine aynı bölümle sona ermesi de bu düşünceyi tamamlıyor. Arada bahar geliyor, insanlar eğleniyor, içiyor, seviyor ve arzuluyor; sonunda ise yeniden Fortuna’ya dönülüyor.


Konser ilerledikçe Carmina Burana’nın kafamda oluşturduğumdan çok daha renkli bir eser olduğunu da fark ettim. “O Fortuna”nın karanlık ve görkemli havasından sonra bahara, gençliğe, dansa, meyhaneye, içkiye, aşka ve tensel arzuya uzanan çok farklı bölümler geliyor.


Eser düz bir hikaye anlatmıyor ve belirli bir karakteri takip etmiyor. Fortuna Imperatrix Mundi, Primo Vere, Uf dem Anger, In Taberna ve Cour d’Amours gibi bölümler insan hayatının farklı yönlerine odaklanıyor. Kullanılan dilleri bilmiyor olsanız bile müziğin tavrındaki değişim sayesinde bu bölümler arasındaki farkı rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.


Bunda Orff’un ritim kullanımının büyük payı var. Carmina Burana’nın orkestrasında timpani, ziller, tamtam, bas davul, ksilofon, glockenspiel ve üçgen gibi çok sayıda vurmalı çalgı bulunuyor. İki piyano da orkestral yapının önemli parçalarından biri. Bu yoğun ritmik yapı, özellikle canlı dinlendiğinde eserin etkisini daha da artırıyor.


Orff’un bu müzik dilinde Igor Stravinsky’nin, özellikle Les Noces eserinin etkisinden de söz ediliyor. Carmina Burana’nın keskin ritimleri, tekrarları ve vurmalı çalgılara verdiği ağırlık düşünüldüğünde bu bağlantı oldukça anlaşılır geliyor.


Orkestrayı yöneten Zdravko Lazarov’un hem orkestra hem de koro şefliği alanında eğitim almış olması da Carmina Burana açısından dikkat çekici. Çünkü bu eser, orkestrayla koronun sürekli ve oldukça sıkı bir birliktelik içinde hareket etmesini gerektiriyor.


Koro da gecenin en önemli unsurlarından biriydi. Solistlerin ayrı ayrı öne çıktığı anlar olsa da Carmina Burana’nın büyük bölümünde asıl gücü toplu insan sesi oluşturuyor. “O Fortuna” bunun en belirgin örneği olsa da ilerleyen bölümlerde koronun değişen tavrı, eserin tek bir ses dünyasında kalmasını engelliyor.


Koro şefi Paolo Villa da Carmina Burana’ya yabancı bir isim değil. Uzun süredir İDOB Korosu’yla çalışan Villa, eseri daha önce de hazırlamış. Nazlı Deniz Süren’le birlikte geçmiş yıllardaki İDOB Carmina Burana icralarında da yer almış olmaları, sahnedeki kadronun eserle uzun süredir devam eden bir ilişkisi olduğunu gösteriyor.


Benim izlediğim 29 Eylül konserinde ise çocuk korosu yoktu. Orff’un orijinal partisyonunda karma koronun yanında çocuk korosu da bulunuyor ve özellikle “Amor volat undique” ile “Tempus est iocundum” gibi bölümlerde çocuk sesleri kullanılıyor. İDOB’un koreografik prodüksiyonunda da çocuk korosu yer alıyor. Bu nedenle konser versiyonu, eserin orijinal kadro yapısından bu noktada ayrılıyordu.


Solistlerde ise birbirinden oldukça farklı üç ses rengi dinledik.



Nazlı Deniz Süren’in geçmişine baktığımda V. Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması’nın birincisi olduğunu ve kariyerinde Mozart’ın Sihirli Flüt operasındaki Gece Kraliçesi gibi teknik açıdan oldukça zor bir rolün önemli yer tuttuğunu gördüm. Bu bilgi, Carmina Burana’nın soprano partisini dinledikten sonra daha anlamlı geldi.


Özellikle sona yaklaşırken gelen “Dulcissime”, soprano açısından eserin en dikkat çekici anlarından biri. Çok kısa sürmesine rağmen sesin oldukça tiz bir noktaya çıkmasını gerektiriyor. Nazlı Deniz Süren’in bu bölümdeki hakimiyeti de gecenin benim için akılda kalan anlarından biriydi.


Tenor Uğur Etiler’in söylediği “Olim lacus colueram” ise Carmina Burana’nın yalnızca ciddi ve görkemli bir eser olmadığını gösteren en ilginç bölümlerden biri. Sözlerini bilmeden dinlediğinizde oldukça sıra dışı bir tenor solosu duyuyorsunuz. Oysa anlatıcı, bir zamanlar gölde yüzen ve şimdi kızartılmak üzere olan bir kuğu.



Tenorun çok yüksek bir bölgede ve zaman zaman falsettoya yaklaşan söyleyişi de bu grotesk anlatımın bir parçası. Bölümün ne anlattığını öğrendiğimde, ilk dinleyişte tuhaf gelebilecek bu vokal kullanımının nedenini daha iyi anladım.


Uğur Etiler aynı zamanda İDOB’un genç sanatçıları desteklemek amacıyla oluşturduğu Opera Studio projesinde yer alan isimlerden biri. Carmina Burana’nın kısa ama oldukça karakteristik tenor solosunda onu dinlemek de gecenin dikkat çeken ayrıntılarındandı.


Murat Güney ise benim için konser öncesinden tanıdık bir isimdi. Geçtiğimiz sezon kendisini başka temsillerde dinleme şansım olmuştu. Bu kez onu Carmina Burana’nın bariton partisini söylerken izledim. Daha önce de beğenerek dinlediğim Güney, bu eserde özellikle sesindeki güç, rahatlık ve sahne hakimiyetiyle benim için gecenin öne çıkan isimlerinden biri oldu.


Carmina Burana, Murat Güney’in repertuvarında yeni bir eser de değil. Daha önce İstanbul, Antalya ve İzmir Devlet Opera ve Balelerinde bariton solosunu seslendirmiş. Macbeth, Jago, Germont, Amonasro ve Escamillo gibi birbirinden farklı karakterleri kapsayan geniş opera repertuvarı düşünüldüğünde sahnedeki deneyimi ve vokal hakimiyeti de daha anlaşılır hale geliyor.


Carmina Burana’nın bariton partisi ise tek bir vokal tavırla ilerlemiyor. “Estuans interius”un hızlı ve hareketli yapısından “Dies, nox et omnia”daki daha farklı ve alışılmış bariton ses bölgesinin dışına çıkan kullanımlara kadar solistten farklı renkler isteyen bir parti. Murat Güney’in eseri uzun süredir söylüyor olmasının getirdiği hakimiyet performansında açıkça hissediliyordu. Özellikle bölümler arasındaki geçişlerde zorlanmadan karakter değiştirebilmesi ve güçlü sesini orkestranın içinde kaybetmeden duyurabilmesi en çok dikkatimi çeken taraflarından biriydi.


Konser ilerledikçe baştaki koreografi beklentimi de düşünmemeye başladım. Koro, vurmalı çalgılar, solistler ve eserin sürekli değişen yapısı müzikal açıdan zaten oldukça hareketli bir akşam ortaya çıkardı.


Bu, koreografik versiyonu görme isteğimi ortadan kaldırmadı. Aksine müziği canlı dinledikten sonra Orff’un sahne ve hareket fikrinin bu yapıya nasıl dahil edildiğini daha çok merak etmeye başladım.


Konserin sonunda “O Fortuna” yeniden başladığında ise artık ilk duyduğum andaki gibi dinlemiyordum. Yıllardır zihnimde daha çok karanlık ve görkemli tarafıyla yer eden Carmina Burana’nın aradaki bütün o farklı dünyalarını da görmüştüm.


Belki de gecenin benim için en güzel tarafı buydu. Uzun zamandır tanıdığımı düşündüğüm bir eserin karşısına oturup aslında onu ne kadar az tanıdığımı fark etmek.


Yağmurlu bir İstanbul akşamında AKM’den çıktığımda Carmina Burana’yı yıllardır dinliyor olmama rağmen, o gece onunla ilk kez gerçekten tanışmış gibi hissediyordum.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page