top of page

AVATAR: ATEŞ VE KÜL, GÖRSEL BİR ZİRVEDE DÖNÜP DOLAŞAN BİR HİKÂYE

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Yelmez
    Uğur Yelmez
  • 27 Ara 2025
  • 5 dakikada okunur

Avatar: Ateş ve Kül’ü izlerken ilk his şu oluyor: Bu film sinema salonu için yapılmış. Evde izlemekle, karanlık salonda dev perdeye teslim olmak arasında ciddi bir fark var ve bu yapım o farkı sonuna kadar kullanıyor. Ben bunu özellikle World Cinezone’daki IMAX ölçüsünde daha net hissettim, çünkü kadrajın ölçeği ve sesin sahneyi çevreleme biçimi, Pandora’yı “izlenen” bir yer olmaktan çıkarıp “içinde durulan” bir şeye yaklaştırıyor. Pandora yine “mekân” olmaktan çıkıp nefes alan bir şeye dönüşüyor. Bitkilerin dokusu, suyun ve rüzgârın hareketi, ışığın tenlere ve yüzeylere vurma biçimi, geniş planlarda dünyanın ölçeği, yakın planlarda ayrıntıların titizliği… Film daha ilk bölümden itibaren şunu söylüyor: Ben seni görüntüyle yakalayacağım. Bu konuda da gerçekten çok iyi.

Fakat aynı anda, içten içe başka bir duygu büyümeye başlıyor. Bu hikâyeyi ben daha önce de yaşamıştım. Avatar: Ateş ve Kül, birinci ve ikinci filmin karışımı gibi akıyor ve ikinci film de zaten birinci filmin farklı bir varyasyonuydu. Bu kez yeni bir coğrafya, yeni bir topluluk, yeni bir ton var ama omurga yine benzer. Taraflar yine tanıdık, çatışmanın kurulma biçimi yine tanıdık, finalin matematiği yine tanıdık. Film ilerledikçe tekrar hissi sadece bazı sahnelerde değil, film boyunca bir ritim gibi kendini hissettiriyor.

Bence bu tekrar, en çok “tehdidin” kullanılışında ortaya çıkıyor. Film, gerilimi büyütmeyi çok seviyor. Bir şeyler yolunda giderken bir anda düzen bozuluyor, güvenli alan dağılıyor, bir karakterin ya da bir grubun sıkıştığını görüyorsun. Tam kaybedecekler, tam artık her şey çökecek dediğin anda dengeler aniden değişiyor. Bu değişim bazen bir yardım, bazen bir doğa müdahalesi, bazen de beklenmedik bir ittifak hissiyle geliyor. Birinci filmde bu “son anda kurtuluş” duygusu masalsı bir ağırlık taşıyordu, ilk kez yaşandığı için de etkiliydi. İkinci filmde benzeri tekrarlandığında yine çalıştı, çünkü duygusal bağ hâlâ tazeydi. Avatar: Ateş ve Kül’de aynı mekanizma bir kez daha devreye girince, gerilim artık “kaybederler mi” sorusundan çok “bu sefer nereden dönecek” beklentisine dönüşüyor. Tehlike büyürken bile, onun gerçekliğine tam ikna olmak zorlaşıyor.

Savaş sahneleri de bu duyguyu besliyor. Görsel anlamda çok güçlüler, hatta zaman zaman insanı koltuğa çivileyen bir yoğunluğu var. Koreografiler, mekân kullanımı, sesin mekânı katman katman büyütmesi, kaosun içindeki netlik… Bunlar gerçekten etkileyici. Ama savaşın “anlatı” olarak çalışması, yani savaşın karakterleri dönüştürmesi, kararları keskinleştirmesi, bizi başka bir yere götürmesi kısmında film aynı çizgiyi tekrar ediyor. Büyük bir çatışma yükseliyor, kahramanlar dağılıyor, sonra yeniden toplanıyor, kritik bir anda bir hamle geliyor, dengeler değişiyor. Bu yapı, iyi kurulmuş bir aksiyon formülü ve Ateş ve Kül bu formülü profesyonel bir ustalıkla işletiyor. Ancak benzer bir omurgayı üçüncü kez gördüğümüzde, film yeni bir sayfa açmaktan çok aynı kitabın farklı bir baskısı gibi duruyor.

Tekrar hissinin bir diğer kaynağı karakter döngüsü. Birinci filmde yer edip ikinci filmde geri planda kalan bazı figürlerin üçüncü filmde yeniden belirginleşmesi, ilk anda “tamam, evren toparlanıyor” hissi veriyor. Fakat bu geri dönüşler hikâyeyi taze bir yöne çevirmek yerine çoğu kez tanıdıklık hissini artırıyor. Sanki film, seyircinin “bildiği yüzlere” güveniyor. Bu güven anlaşılır, çünkü uzun bir seride bağ kurduğun karakterleri tekrar görmek istiyorsun. Yine de bu tercih, zaten var olan tekrar duygusunu büyütüyor. Çünkü bu kez yeni bir hikâyeye değil, tanıdık bir kurguya geri dönmüş gibi hissediyorsun.

Filmin süresi de bu noktada belirleyici. Uzun film tek başına sorun değil. Hatta bazı hikâyeler uzunluğu hak eder. Ancak Avatar: Ateş ve Kül’de uzunluk, zaman zaman “derinleşme” yerine “büyütme” için kullanılıyor gibi duruyor. Film seni Pandora’nın içinde gezdiriyor, seni dünyanın ayrıntılarıyla besliyor, seni sahneden sahneye taşıyor ama bazı geçişlerde “neden buradayız” duygusu beliriyor. Bir sonraki büyük sahneye hazırlanan bir ara bölüm hissi geliyor. Görüntü çok güzel olduğu için bu ara bölümler bile izlenebilir kalıyor, fakat hikâyenin akışı açısından aynı etkiyi yaratmıyor. Uzunluğun avantaj olması için, her bölümün karakterlerde bir şey kırması, bir şeyi değiştirmesi gerekir. Burada ise değişim bazen erteleniyor, bazen de büyük anların gölgesinde kalıyor.

Avatar: Ateş ve Kül’ün asıl vaadi bence ton değişimi. Film, adından da anlaşılacağı gibi daha sert, daha yanık, daha “kül” bir duygu kurmak istiyor. Önceki filmlerde Pandora çoğu zaman iyileştirici, dönüştürücü, kutsal bir nefes gibi duruyordu. Bu filmde ise Pandora’nın içinde de kırılmalar var. Bazı toplulukların daha sert, daha öfkeli, daha kuralcı ya da daha pragmatik bir yerden baktığını hissediyorsun. Yani film, “iyi ve kötü” çizgisini biraz daha bulandırmaya çalışıyor. Bu bence doğru bir hamle, çünkü serinin üçüncü filminde yeni bir şey söylemenin yolu, sadece yeni manzara göstermek değil, aynı dünyanın içinde yeni bir ahlaki gerilim kurmaktır.

Ne var ki film bu gri alanı her zaman taşıyamıyor. Bazı sahnelerde gerçekten farklı bir gerilim yakalanıyor, karakterlerin içindeki sertlik öne çıkıyor, seçimler daha acı verici bir hâl alıyor. Sonra büyük aksiyon blokları geldiğinde, bu gri alanlar geri çekiliyor ve film tekrar tanıdık güvenli çizgisine dönüyor. Sanki iki film aynı bedende yaşıyor gibi. Bir yanda daha karanlık ve daha çatlak bir Pandora anlatısı, diğer yanda alıştığımız “epik finale” yürüyen Avatar formülü. Bu iki damar birleştiğinde çok güçlü olabilecekken, film çoğu zaman onları sırayla kullanıyor ve bu da bütünlüğü zaman zaman zayıflatıyor.

Benim için en kritik nokta “insanı alıp götürme” meselesi. Avatar: Ateş ve Kül, seni gözünle yakalıyor ama her anıyla içinden yakalamıyor. Bir sahne bitiyor, etkileniyorsun, bir sonrakine geçiyorsun, yine etkileniyorsun. Ancak bu etkilenme bazen birikerek bir duygu seline dönüşmüyor. Daha çok bir görsel şölen dizisi gibi akıyor. Yani film boyunca “harika” dediğin anlar çok, ama film bittikten sonra zihninde kalan “duygu izi” o kadar yoğun olmayabiliyor. Hikâye tekrar hissi verdiğinde, duygular da tekrar hissi vermeye başlıyor. Çünkü bir sahnenin duygusunu daha önce yaşadıysan, aynı duyguyu yeniden yaşamak için daha büyük bir gerekçe istiyorsun.

Yine de film tamamen boş değil, bunu özellikle söylemek gerekir. Çünkü Avatar: Ateş ve Kül, sinemanın “dünya kurma” tarafında hâlâ çok güçlü. Yeni unsurlar sadece dekor gibi kalmıyor, bazen gerçekten dünyayı genişletiyor. Ateş ve Kül imgesi sadece görsel bir motif değil, karakterlerin içinde yanan şeylerle, yakıp kül eden şeylerle de bağ kuruyor. Bazı anlarda, özellikle doğanın daha sert yüzüyle karşılaştığında, film sana Pandora’nın sadece büyüleyici değil, aynı zamanda acımasız olabileceğini de hatırlatıyor. Bu, serinin kendi mitolojisini büyüten bir şey. Ayrıca film, aile dinamiğini yine merkezde tutuyor. Bu da Avatar’ı duygusal olarak ayakta tutan temel omurga. Aileyi merkeze almak doğru, çünkü bu kadar dev bir dünyada seyircinin tutunacağı bir insan ölçeği gerekiyor.

Ama işte, aile dinamiği de tekrar hissini taşıyan bir alana dönüşüyor. Bir kez daha koruma refleksi, bir kez daha kaybetme korkusu, bir kez daha öfkenin içine düşme, bir kez daha “birlikte kalma” çabası. Bunlar güçlü temalar ama üçüncü filmde artık bu temaların yeni bir biçim bulması bekleniyor. Ateş ve Kül bunu yer yer deniyor, yine de çoğu kez tanıdık formda bırakıyor. Bu yüzden bazı duygusal anlar çok güzel kurulmuş olsa bile, “evet, bu anı da tanıyorum” hissi çıkıp geliyor.

Finale yaklaşırken, film görkem olarak daha da yükseliyor. Bu yükseliş teknik açıdan etkileyici, hatta hayranlık uyandırıcı. Ancak finalin dili, yine o tanıdık çizgiye yaslandığı için, büyük bir kırılma yerine büyük bir kapanış hissi veriyor. Seyirciyi sarsacak bir risk, hikâyeyi yeni bir yola sokacak bir kopuş, alıştığımız dengeleri gerçekten bozacak bir hamle beklerken, film daha çok “büyük bir final yaşatıp” kapıyı sonraki filme açık bırakmayı tercih ediyor gibi. Bu da üçüncü filmde, yani serinin artık genişlediği noktada, biraz daha cesur bir anlatı bekleyen seyirciyi ikiye bölüyor. Görsele hayran kalanlar ve hikâyede tekrar hissedenler.

Ben, Avatar: Ateş ve Kül’ü böyle bir yerde görüyorum. İzlerken keyif aldım, bunu inkâr edemem. Sinema salonunda, o dünyanın içine düşmek hâlâ özel bir deneyim. Fakat senaryo tarafında tekrar hissi çok güçlü. Film yeni şeyler ekliyor ama aynı şeyi başka bir biçimde yaşatıyor. Sanki Pandora’ya yeni bir yolculuk değil de Pandora’nın farklı manzaralı aynı turu gibi. Bu yüzden film bende şu ikili duyguyu bıraktı: Gözüm doydu, ama her anıyla içim dolmadı.

Serinin buradan sonra yapması gereken şey bence şunu kabul etmek: Avatar artık güzel görünmek zorunda değil, zaten güzel görünüyor. Artık seyirciyi tutan şey sadece manzara olamaz. Daha büyük sahneler değil, daha büyük riskler gerekiyor. Karakterlerin gerçekten değişmesi, ilişkilerin gerçekten kırılması, dünyanın “güzel bir kartpostal” olmanın dışında bir bedel taşıması gerekiyor. Avatar: Ateş ve Kül bu yola birkaç adım atıyor, bazı anlarda o adımların sesini duyuruyor. Ama genel resimde, hâlâ tanıdık formüllerin konforundan tam çıkamıyor.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page