top of page

A KNIGHT OF THE SEVEN KINGDOMS 1. BÖLÜM: WESTEROS’A DÖNÜNCE ZAMANI UNUTMAK

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Yelmez
    Uğur Yelmez
  • 23 Oca
  • 4 dakikada okunur

Ben bir diziyi izlerken elim hiç “kaç dakika kalmış” diye fareye gitmiyorsa, oradan anlıyorum ki o dizi beni gerçekten içine çekmiş. Bu his bana en çok Game of Thrones izlerken gelirdi. Bölümler uzun olsa bile, açılış sahnesiyle final arasındaki mesafe bir anda kapanırdı. Başlıyor, bitiyor, ben de “nasıl bitti” diye kalakalırdım. A Knight of the Seven Kingdoms’un ilk bölümünde de aynısı oldu. Üstelik bu kez sadece sürükleyicilik değil, aynı zamanda bir geri dönüş duygusu vardı. Tekrar aynı evrende olmak beni mutlu etti, bir yandan da Game of Thrones ve House of the Dragon izlerkenki günleri hatırlattı. Aradan ne kadar zaman geçtiğini düşününce şaşırdım. Sanki çok uzun zaman olmuş gibi, ama sanki dün gibi de.


A Knight of the Seven Kingdoms, George R. R. Martin’in Dunk ve Egg hikâyelerinden uyarlanan, HBO Max üzerinden yayınlanan yeni bir dizi. Game of Thrones ve House of the Dragon ile aynı dünyada geçiyor, ama onların anlattığı büyük hanedan savaşlarının tam ortasına atlamıyor. İlk bölümün adı “The Hedge Knight”. Yönetmen koltuğunda Owen Harris var, dizinin yaratıcı tarafında ise Martin’le birlikte Ira Parker’ın adı öne çıkıyor. Oyuncu kadrosunun merkezinde Ser Duncan the Tall, yani Dunk rolünde Peter Claffey, Egg rolünde de Dexter Sol Ansell var. Bu iki karakterin ilişkisi, ilk bölümde dizinin hem kalbini hem ritmini kuruyor.


Bölümü evrene giriş olarak düşündüğümde, “olması gerektiği gibi” bir başlangıç gördüm. Ne aşırı aceleci ne de ağırdan alan, ama kesinlikle ne anlatacağını bilen bir giriş. Game of Thrones ilk bölümlerinde haritayı bir anda büyütür, bir sürü haneyi, bir sürü bağı ve bir sürü tehdidi üst üste koyardı. House of the Dragon ise saray içi gerilimi hemen yükseltir, karakterleri daha ilk sahnelerden bir güç mücadelesinin içine yerleştirirdi. A Knight of the Seven Kingdoms ilk bölümde bambaşka bir yol seçiyor. Ölçeği küçültüyor, odağı daraltıyor, hikâyeyi iki kişinin üzerine kuruyor. Bu tercih bana iyi geldi, çünkü aynı evrende olup aynı dili konuşmadan da Westeros’un içine girilebileceğini gösteriyor.


Dunk karakteri, o bildiğimiz “taht oyunları”nın merkezinde doğmuş biri gibi durmuyor. Daha ayakta kalmaya çalışan, kendine bir yer açmaya çalışan, içinden geldiği gibi davranan bir karakter. Bu yüzden izlerken sürekli “kim kimin tarafında” diye hesap yapmak yerine “bu adam ne yapmaya çalışıyor” sorusuna odaklanıyorsun. Bu, GoT’taki satranç hissinden farklı. Game of Thrones’ta her repliğin altında bir plan aramaya alışmıştık. Burada planlar var mı, olacaktır, ama ilk bölüm daha çok karakterin yürüdüğü yolu gösteriyor.


Egg ise bence ilk bölümün asıl kilit noktası. Daha ilk bölümden, kendini hemen açmayan, ama zekâsını da saklamayan bir hâli var. Bazen fazla özgüvenli, bazen fazla meraklı, bazen de gerçekten çocuk gibi. Bu karışım, karakteri canlı tutuyor. Üstelik Dunk ile kurduğu ilişki, dizinin temposuna da yön veriyor. Aralarında bir sürtünme var, ama bu sürtünme rahatsız edici değil, hikâyeyi taşıyan bir enerji gibi. İlk bölümde ikisinin yan yana gelişi sadece olay örgüsü için değil, tonun kurulması için de çalışıyor.


Ton meselesine gelince, ilk bölüm bana Game of Thrones ve House of the Dragon’a göre daha komik ve daha eğlenceli bir iş izleyeceğimi hissettirdi. Bu “hafif” bir dizi olacak demek değil, ama mizahın daha görünür olduğu çok belli. Game of Thrones’ta mizah çoğu zaman sertti, acıtırdı, laf sokardı. House of the Dragon ise daha ağır ve daha ciddi bir çizgide yürüyordu. Burada ise daha gündelik bir gülümseme var. Küçük anlar, kısa diyaloglar, insanların birbirine çarpması, sınıf farkının doğurduğu tuhaflıklar. Bu tarafı diziyi nefes alır hâle getiriyor. Aynı evrende, aynı sertliği birebir tekrar etmek zorunda değilmiş gibi duruyor. Bu da beni heyecanlandırıyor, çünkü çeşitlilik hissi yaratıyor.


Tabii aklımın bir köşesinde şu soru da dönüyor: Game of Thrones evreninden alışık olduğumuz o aşırı ciddi, bazen de dehşet verici sahneler ileride gelecek mi. Büyük ihtimalle gelecek, çünkü burası Westeros. Ama ilk bölüm bana şunu hissettirdi: Dizi sadece şok etmek için şok etmeye çalışmayacak. Gerilimi de karanlığı da kendi yerinde kuracak gibi duruyor. Eğer bunu başarırsa, Game of Thrones’un gölgesinde kalmadan kendi karakterini yaratabilir. Evren aynı kalsa bile anlatının mesafesi değiştiği anda, ortaya bambaşka bir iş çıkabiliyor.


Game of Thrones ile kıyaslayınca bence en büyük fark, hikâyenin merkezinde “iktidar” yerine “itibar” ve “hayatta kalma” gibi daha gündelik ama daha dokunan meselelerin durması. Game of Thrones’ta daha baştan büyük kartlar masaya konurdu. Burada kartlar daha küçük, ama küçük kartların insanı daha yakından yakaladığı bir şey var. House of the Dragon ile kıyaslayınca da fark daha netleşiyor. Orada hanedan içi gerilim, kan bağı, miras, güç ve saray kuralları başroldeydi. Burada ise sarayın dışında kalan hayat daha çok öne çıkacak gibi duruyor. Büyük ailelerin büyük kavgası yerine, yollarda kurulan küçük ilişkiler, küçük hesaplar, küçük sınavlar. Bu da diziyi daha “yakın plan” bir duyguya taşıyor.


İlk bölümün akıcılığı bende gerçekten iyi bir iz bıraktı. Çünkü bir giriş bölümünden beklediğim şey, beni bir sonraki bölüme taşımasıdır. Burada bunu yaptı. Evreni yeniden tanıtmak için gereksiz açıklamalara boğmadı. Karakterleri sevdirmek için zorlamadı. Sürükleyiciliği “büyük olay” üzerine değil, merak üzerine kurdu. Ve en önemlisi, benim o basit testimi geçti. Fareyi oynatmadım, süreye bakmadım, bölüm bittiğinde içimden sadece “tamam, devam” demek geldi.


Bu ilk bölümden sonra bende kalan his şu: A Knight of the Seven Kingdoms, Game of Thrones’un ağırlığını taşıyan ama onu kopyalamaya çalışmayan bir iş gibi duruyor. House of the Dragon’daki sert ciddiyetten de farklı, daha hareketli ve daha esprili bir çizgisi var. Eğer bu dengeyi bozmazsa, hem Westeros’a geri dönmek isteyenleri tatmin eder hem de aynı evrende yeni bir tat arayanlara iyi gelir. Benim için şimdilik net olan şu: Dizi daha ilk bölümden beni içine aldı. Hem evreni özlemişim hem de bu yolculuğun daha küçük ölçekli, daha karakter odaklı hâlini izlemeyi ciddi ciddi merak ediyorum. Bundan sonrası bu vaadi ne kadar tutacağına kalıyor, ama başlangıç bende beklentiyi yükseltti.


UĞUR YELMEZ


Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page