ŞAİRLER MEZARLIĞI: YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA BİR BULUŞMA
- Uğur Yelmez
- 25 Şub
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 May

Şairler Mezarlığı’na davet edildiğimde gidemeyeceğim için çok üzülmüştüm. Çünkü bazı oyunlar vardır, “sonra izlerim” diyemezsin, içinden bir ses o gece orada olman gerektiğini söyler. Tam da bu yüzden, oyunun The House Seat’e eklendiğini görünce içim bir anda ferahladı. Birkaç aydır bu platform dikkatimi çekiyordu ama açık konuşayım, tiyatronun sahnede izlenmesinin bende yarattığı o canlı duyguyu bilgisayar ya da televizyon ekranının veremeyeceğine inanıyordum. Meğer ne büyük yanılgıymış.
Sıradan bir pazartesi akşamı, hiç beklemediğim bir şekilde değişti.
Şairler Mezarlığı’nı kafamda düşlerken kırmızı goncalı bir gül canlanıyor gözümde. Ama o gülün etrafı öyle dikenli dallarla sarılmış ki, bu dünyanın içine girdiğinde o dikenlere değmeden goncanın yanına yaklaşamıyorsun. Ben de herkes gibi, o güle ulaşana kadar sayısız dikene takıldım. Kalbim yaralar içinde kaldı belki, ama tam da o yüzden finalde kucakladığım şeyin değeri büyüdü. O dikenlerin acısı, oyunun derdini daha derinden duyurmaya yaradı sanki. Şairler Mezarlığı, seni korunaklı bir yerden izleyici olarak bırakmıyor, elini tutup içine çekiyor.
Aslında oyunun arka planındaki hikâye de tam olarak bunu söylüyor. Ölüm ile yaşam arasındaki bir eşiğe bırakılmış iki ruhun buluşması bu. Dünyaya doğamadan “kıyıya bırakılmışlar” arasına defnedilmiş bir bebek ve çocuğunu geride bırakmanın acısını taşıyan bir anne. Zamansız ve mekânsız bir yerde, şiirler aracılığıyla birbirlerine dokunuyorlar. Bu fikir başlı başına güçlü ama metin bunu yalnızca dramatik bir çatışma olarak kullanmıyor. Şiir ile bedenin iç içe geçtiği, sözün harekete dönüştüğü bir alan açıyor. İzlerken sadece bir hikâye takip etmiyorsun, iki ruhun birbirini anlamaya çalışma hâline tanıklık ediyorsun.
Ersin Doğan gerçekten çok sağlam bir metin yazmış. Diyaloglar muazzam bir dengede duruyor. Ne anlaşılmayacak kadar ağır, ne de gündelik dilin hafifliğine teslim olmuş. Tam olması gerektiği gibi. Üstelik yalnızca “anlatan” bir metin de değil. Bazen şiir gibi, bazen şarkı gibi kulağında kalıyor. Bazı cümleler bitiyor ama yankısı sürüyor. Ben oyunu izlerken “iyi yazılmış” demekle yetinmedim, metnin ritmini bedenimde hissettim. Sanki söylenen her söz, sahnede bir iz bırakıyor ve o iz bir sonraki cümleye alan açıyordu.

Bu noktada A.H.E.N.K’in bu işi sahiplenişinden ayrıca bahsetmem lazım. Şairler Mezarlığı, bağımsız tiyatronun o tanıdık emeğini taşıyor. Her şeyin üstünden özenle geçilmiş hissi var, gösteriş olsun diye değil, oyunun dünyası gerçekten kurulsun diye. Bağımsız tiyatrolar çoğu zaman kısıtlı imkânlarla büyük hayaller kuruyor. Salon bulmak, prova alanı yaratmak, seyirciye ulaşmak, görünür olmak başlı başına bir mücadele. Ama tam da bu yüzden, ortaya çıkan işlerde başka bir samimiyet oluyor. A.H.E.N.K’in üretim dili de böyle. Sahnede “bakın ne kadar iddialıyız” diyen bir tavır yok, “gelin birlikte bir yere bakalım” diyen bir yaklaşım var. Bence bağımsız tiyatroların daha çok desteklenmesi, daha görünür olması gerekiyor. Çünkü tiyatronun kalbi çoğu zaman o küçük ama inatçı sahnelerde atıyor.
Kısaca içerikten söz edecek olursam, oyunun ilk dakikalarında metni daha çok feminist bir yerden okuyacağımı sandım. Sanki kadın hakları üzerinden ilerleyen, itirazını o eksende kuran bir anlatı izleyecekmişim gibi geldi. Evet, o damar var ve güçlü. Ama oyun ilerledikçe bunun yalnızca bir başlangıç noktası olduğunu fark ediyorsun. Hikâye kadından insana doğru genişliyor, daha evrensel bir yere açılıyor. Yalnızlık, annelik, suçluluk, merhamet, öfke, kabullenemeyiş, geç kalmışlık, bir türlü kapanmayan yaralar yan yana duruyor. Şairler Mezarlığı, “bilinen” ile “bilinmeyen” arasındaki o çizgiyi bir dekor unsuru gibi değil, duygunun ta kendisi gibi kullanıyor. Bir yandan gerçeküstü bir yolculuk izliyorsun, bir yandan da fazlasıyla tanıdık bir insan hâline bakıyorsun.

Selena Demirli’nin Mısra yorumu, oyunun en etkileyici taraflarından biri. 27 yaşına kadar arafta kalmış bir bebeği oynamak kâğıt üzerinde zor bir fikir gibi duruyor. Ama sahnede bu zorluğu düşünmüyorsun. Çünkü Demirli karakteri anlatmıyor, yaşıyor. Bir noktadan sonra oyuncuyu değil, gerçekten orada bekleyen bir ruhu izlediğini hissediyorsun. Saf ama aptal değil, kırılgan ama güçsüz değil. Bu dengeyi çok iyi kuruyor.
Sahnedeki hareketleri, bedeni kullanışı, bakışları, duruşu hepsi ölçülü. Hiçbir şey fazla değil, hiçbir şey eksik değil. Özellikle çocukluk hâlini sevimlilikle pazarlamaya çalışmaması çok önemli. Mısra’nın çocukluğu süslenmiş, romantikleştirilmiş bir masumiyet değil. İçinde yarım kalmışlık var, bekleyiş var, cevapsız kalmış sorular var. Bu yüzden sahnede gördüğümüz şey tatlı bir çocuk imgesi değil, dünyaya değememiş bir varoluşun ağırlığı. Bu ağırlığı bu kadar sade ve inandırıcı taşıyabilmesi gerçekten etkileyici.
Demirli’nin aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturması da bu bütünlüğü güçlendiriyor. Mısra’nın bedeniyle metnin dili arasında öyle doğal bir bağ kuruyor ki, söz ile hareket birbirini tamamlıyor, hiçbir an yapay durmuyor. Rejide tercih edilen sade ama etkili anlatım, oyunculuğun önüne geçmeden oyunu büyütüyor. Bu da yönetmen olarak metne ve oyunculuğa ne kadar güvendiğini gösteriyor.
Dilek Uluer’in Piraye’si ise oyuna bambaşka bir ağırlık getiriyor. Şairler Mezarlığı’na 27 yıl sonra gelen, Mısra’nın yalnızlığına son veren anne figürü, yalnızca “anne” değil. Dünyadan geçmiş, görmüş, yaralanmış, bazen sertleşmiş, bazen yumuşamış bir insan. Uluer’in ilk sahnelerdeki şaşkınlığı, Mısra’ya anlattıkları, sesinin gücü ve o sesi duygudan koparmadan kullanması çok etkileyici. Ama beni en çok yakalayan şey şu oldu, Uluer insan olma hâlini iyi tarafıyla kötü tarafıyla, keskin bir çizgi çekmeden, gerçek geçişlerle gösteriyor. Bir an şefkat, bir an öfke, bir an pişmanlık, bir an savunma. Hayatta nasıl oluyorsa öyle. Bu yüzden Piraye yalnızca gelip kurtaran bir karakter olmuyor, kendi yükünü de sahneye taşıyan birine dönüşüyor.

İki oyuncu arasındaki denge, oyunun en büyük gücü. Çünkü Şairler Mezarlığı’nın dünyası aslında iki ruhun buluşması üzerinden kuruluyor ve bu buluşmanın inandırıcılığı, aralarındaki akışla mümkün. Bazen bir bakışın uzaması, bazen bir adımın gecikmesi, bazen bir cümlenin yarım kalması. Oyunun en vurucu anları, yüksek sesle söylenen sözlerden çok, o küçük kırılmaların içinde ortaya çıkıyor. Ben tam da bu yüzden oyunu izlerken sürekli tetikte kaldım, gözüm ve kulağım hep sahnenin üzerindeydi.
Tasarım tarafı da aynı titizliği taşıyor. Kostümler, sisli atmosfer, makyaj, dekor ve ışık, hepsi oyunun gerçeküstü dünyasını tamamlayarak kuruyor. Zafer Metin’in dekor ve ışık tasarımında, geçişlerin profesyonelliği hemen hissediliyor. Işık, sadece sahneyi aydınlatmıyor, sahnenin duygusunu değiştiriyor. Sefa Eraslan’ın kostüm tasarımı karakterlerin hâlini büyütüyor, Nehir Altuğer’in makyaj tasarımı da bu sisli dünyanın yüzlerde bıraktığı izi görünür kılıyor. Coşkun Yaşar’ın müzik ve görsel tasarım yaklaşımı ise oyunun şiirle kurduğu bağı destekleyen bir doku gibi çalışıyor. Bu isimlerin her biri sahnede görünmeyen ama hissedilen bir emek bırakıyor. Bağımsız bir işte bu kolektif ruhu görmek ayrıca kıymetli.
Ben genelde yazılarımda bir oyunu izlerken sıkıldıysam bunu kırıcı olmadan paylaşmayı seçerim. O yüzden burada bu kadar iyi şey söylemem abartı gibi gelmesin. Şairler Mezarlığı, gerçekten karşılığını veren bir iş. Şansı olanların sahnede izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Ama herkesin tiyatroya gitme şansı olmadığını da biliyorum. İşte burada The House Seat’in yaptığı şey benim için çok kıymetli. Şairler Mezarlığı, bu platformdan izlediğim ilk oyundu ve memnun kaldım. Görüntü kalitesi ve ses özenliydi. Sahne geçişleri de dikkatle yakalanmıştı. Ekrandan izlemek, “idare eder” duygusuna düşmeden, oyunun havasını taşımayı başarmış.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar