UÇAN HOLLANDALI
- Uğur Yelmez
- 26 Nis
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 May

Uçan Hollandalı, bizim topraklarımıza ait bir figür değil. Ama buna rağmen adını bir yerlerden duymuş olmamak neredeyse imkânsız. Kimimiz onu eski denizci efsanelerinden biliriz, kimimiz Karayip Korsanları serisinden hatırlarız, kimimiz de yalnızca hayalet bir gemiyle sonsuza dek denizlerde dolaşmaya mahkûm edilmiş bir kaptan imgesi olarak zihninde taşır. Benim için de Uçan Hollandalı, sahneye çıkmadan önce bile merak uyandıran bir hikâyeydi. Üstelik daha önce La Traviata’da izlediğim Murat Güney’i yeniden sahnede görecek olmak, bu temsile gitme isteğimi daha da artırdı.
Uçan Hollandalı efsanesi, insanın denizle kurduğu o eski, karanlık ve ürkütücü ilişkinin içinden doğmuş bir anlatı. Deniz burada yalnızca gemilerin yol aldığı bir yer değildir. Bazen insanın kaderine dönüştüğü, bazen de affedilmemiş bir sözün, büyüklenmenin ya da lanetin hiç durmadan yankılandığı uçsuz bucaksız bir boşluktur. Rivayete göre Hollandalı kaptan, fırtınalı bir denizde burnunu döndürmeyi reddeder. Doğaya, Tanrı’ya ya da kadere meydan okur. Ne olursa olsun yoluna devam edeceğini söyler. İşte o inat, onu sonsuz bir yolculuğa mahkûm eder.
O andan sonra Hollandalı’nın gemisi artık gerçek bir gemi olmaktan çıkar. Limana varamayan, eve dönemeyen, denizin üzerinde görünüp kaybolan bir hayalete dönüşür. Mürettebatıyla birlikte dalgaların arasında dolaşır durur. Ne tam anlamıyla yaşar ne de ölebilir. Zaman onun için ilerleyen bir şey değil, sürekli başa dönen bir cezadır. Ancak bu lanetin bir şartı vardır. Hollandalı, belirli aralıklarla karaya çıkabilir ve kendisine ölümüne sadık kalacak bir kadın bulursa bu sonsuz yolculuktan kurtulabilir.
Bu yönüyle efsane, yalnızca hayalet bir kaptanın hikâyesi değildir. İçinde çok daha insani bir sızı vardır. Eve dönememek, bağışlanmayı beklemek, birinin sevgisiyle kurtulabileceğine inanmak, ama o kurtuluşun da başka bir insanın hayatına bağlanması… Uçan Hollandalı’nın etkileyici tarafı biraz da burada başlar. Hikâyede korku vardır, ama yalnızca korku değildir. Romantizm vardır, ama yalnızca aşk değildir. Bir tür bekleyiş, bir tür yorgunluk, bir tür sıkışmışlık duygusu bütün anlatının üzerine çöker.
Wagner’in bu efsaneyi operaya dönüştürmesiyle birlikte hikâye daha da yoğun bir hâl alır. Artık karşımızda yalnızca denizlerde dolaşan lanetli bir kaptan yoktur. Onu kurtaracağına inanan Senta da vardır. Senta, Hollandalı’yı daha görmeden onun hikâyesine bağlanır. Onun resmine bakar, onun acısını zihninde büyütür ve giderek kendi hayatını bu efsanenin içine yerleştirir. Bu yüzden Uçan Hollandalı, bir noktadan sonra iki ayrı mahkûmiyetin hikâyesi gibi görünür. Hollandalı denize mahkûmdur, Senta ise kendi zihninde büyüttüğü kurtuluş fikrine.

Tam da bu arka planla AKM’ye gitmek, benim için yalnızca bir opera temsiline gitmek değildi. Bir efsanenin sahnede nasıl karşılık bulacağını görmek istiyordum. Üstelik temsil başlamadan hemen önce, beni ayrıca mutlu eden çok özel bir an yaşandı. Murat Güney, sahneye çıkmasına dakikalar kalmışken bütün o yoğunluğun içinde bana selam vermek için vakit ayırdı ve yanıma geldi. Daha önce sahnede izlediğim bir sanatçıyla bu kadar kısa da olsa yan yana gelmek benim için gerçekten değerliydi. Yakından da oldukça heybetli, uzun boylu ve etkileyici biriydi. Normal konuşma sesinde bile kendine has bir ritim vardı. Sahnedeki varlığının tesadüf olmadığını, daha temsil başlamadan hissettiren bir ses tonu vardı. Ardından neredeyse koşarak salona girdim ve operanın başlamasına dakikalar kala yerime oturdum.
Sahne açıldığı anda AKM’nin ne kadar donanımlı bir sahneye sahip olduğunu bir kez daha fark ettim. Daha ilk dakikalarda sahnede sürekli bir hareket vardı. Dekorlar klasik anlamda perde arkasında değişmiyor, temsilin akışına dahil olan bir sahne hareketi gibi seyircinin gözleri önünde yer değiştiriyordu. Bu tercih başlangıçta bende güçlü bir etki bıraktı. Operanın daha ilk anlarında sahnenin yaşayan, dönüşen ve kendi içinde devinen bir alan olarak kurulması, beklentimi yükseltti.
Fakat temsil ilerledikçe ışık, dekor ve kostüm tarafında aynı gücü hissedemedim. Bunu özellikle solistlerden ve müzikal icradan bağımsız olarak söylüyorum. Sahnedeki sanatçılar güçlüydü, orkestranın varlığı etkileyiciydi, vokal anlamda dinlemesi çok keyifli bir temsil izledim. Ama görsel dünya, operanın açtığı büyük efsane alanını benim için yeterince büyütemedi.

Işıkta ilk anlarda yoğun sisin içinden gelen lacivert tonlar akılda kalıcıydı. Bu soğuk renk, denizin tekinsizliğini, gecenin içindeki belirsizliği ve Hollandalı’nın karanlık kaderini ilk başta güzel çağrıştırıyordu. Ancak üç saate yaklaşan bir temsilde bu karanlık tonların daha fazla çeşitlenmesini isterdim. Belli bir noktadan sonra sahnedeki görsel alan benim için biraz daralmaya başladı. Belki bu bilinçli bir atmosfer tercihiydi, ama bu kadar uzun bir operada gözün de zaman zaman başka bir nefes alanına ihtiyacı oluyor. Daha fazla ışık değişimi, daha belirgin sahne vurguları ve görsel olarak daha zengin anlar, eserin etkisini güçlendirebilirdi.
Dekor tarafında da benzer bir his yaşadım. Sahnedeki büyük parçalar sürekli hareket ediyor, alanı değiştiriyor, kimi zaman sanatçıların yerleşimine imkân sağlıyordu. Özellikle ortadaki platformun dönmesi ve solistlerin bu platform üzerinde konumlanması sahne dinamizmi açısından başarılıydı. Fakat bu hareketli yapıların neyi temsil ettiği konusunda benim hayal gücüm tam olarak devreye giremedi. Gemi dekorları, bende bir gemiden çok inşaat iskelesini andıran bir görüntü bıraktı. Elbette sahnede birebir gerçekçi bir gemi görmek zorunda değiliz. Hatta operada soyutlama çoğu zaman daha etkileyici olabilir. Ama burada soyutlama da güçlü bir çağrışım alanı açmadı.
Özellikle Hollandalı’nın hayalet gemisinin diğer gemilerden daha ayrı, daha ürpertici, daha eski ve kaderle ilişkilenen bir görsel dile sahip olmasını isterdim. Çünkü bu hikâyede Hollandalı’nın gemisi sıradan bir deniz aracı değildir. O gemi, karakterin cezasıdır. Onun evi, hapishanesi ve lanetinin görünür hâlidir. Bu yüzden sahnede diğer yapılardan daha farklı, daha akılda kalıcı bir varlık göstermesi, operanın atmosferine büyük katkı sağlayabilirdi.

Kostümlerde ise zaman duygusu benim için biraz dağınık kaldı. Hollandalı’nın deri ağırlıklı görünümü, eski çağlardan gelen bir denizciyi ya da korsansı bir figürü çağrıştırıyordu. Bu, karakterin hayalet oluşuyla ve geçmişten bugüne sızmış gibi durmasıyla ilişkilendirilebilir. Ancak diğer karakterlerde görülen daha gündelik ve bugüne yakın kıyafetler, sahnenin masalsı ve lanetli dünyasını zaman zaman zayıflattı. Lateks görünümlü parçalar, leopar desenli etekler, taşlı yelekler ya da erkeklerde trençkot gibi seçimler, hikâyeyi benim zihnimde fazla bugüne çekti.
Ben Uçan Hollandalı’yı daha eski, daha uzak ve zamansız bir atmosfer içinde görmeyi hayal etmiştim. Bu yüzden kostümlerin günümüz modasına bu kadar yakın durması, efsanenin bende uyandırdığı o sisli ve tarih dışı hissi tam olarak desteklemedi. Belki daha bütünlüklü bir kostüm dili, hem Hollandalı’nın başka bir zamandan gelişiyle hem Senta’nın yaşadığı dünyayla daha güçlü bir karşıtlık kurabilirdi.
Bütün bu görsel çekincelere rağmen sahnede dinlediğim ekip, temsilin asıl keyfini oluşturan taraftı. Orkestra şefi İbrahim Yazıcı yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, Wagner’in karanlık ve yoğun müzik dünyasını sahneye güçlü bir şekilde yerleştirdi. Uvertürden itibaren denizin dalgalı, huzursuz ve giderek büyüyen enerjisi salona yayıldı. Wagner’in müziğinde atmosfer yalnızca eşlik eden bir unsur değil, karakterlerin iç dünyasını da açan temel bir güç. Bu temsilde de orkestranın yarattığı yoğunluk, sahnedeki görsel dünyanın eksik bıraktığı bazı alanları müzikal olarak tamamladı.

Murat Güney, Der Holländer rolünde temsilin en güçlü varlıklarından biriydi. Sahnede yalnızca sesiyle değil, duruşuyla da ağırlığını hissettirdi. Hollandalı karakterinde çok önemli bir denge var. Onu yalnızca ürkütücü bir hayalet kaptan gibi söylemek yetmez. Aynı zamanda yorgunluğunu, içindeki bitmeyen bekleyişi, kurtuluşa duyduğu neredeyse acı veren arzuyu da hissettirmek gerekir. Murat Güney bu noktada karakterin karanlığını abartılı bir dışavurumla değil, daha kontrollü ve yer yer içe kapanan bir güçle verdi. Sahnede olduğu anlarda gözün ona gitmesi çok doğaldı. Sesindeki derinlik, karakterin yıllardır denizlerde sürüklenmiş olma hâline yakışıyordu.
Özellikle Hollandalı’nın yalnız kaldığı ve lanetini duyurduğu anlarda Murat Güney’in sahne hâkimiyeti belirgin biçimde öne çıktı. Büyük söyleyişleri kadar daha içe dönük anlarda da karakteri ayakta tutabildi. Onu izlerken, Hollandalı’nın yalnızca korkulan biri değil, aynı zamanda tükenmiş, beklemekten yorulmuş ve artık son bir ihtimale tutunmuş biri olduğunu düşündüm. Bu da karakteri benim için daha insani kıldı. La Traviata’dan sonra onu böyle bambaşka bir rolde yeniden izlemek, sahnedeki genişliğini görmek açısından da ayrıca değerliydi.
Mine Kurtoğlu, Senta rolünde operanın duygusal merkezini kurdu. Senta zor bir karakter, çünkü onun Hollandalı’ya duyduğu bağlılık gündelik bir aşk gibi okunamaz. Daha çok bir efsaneye, bir fikre ve kendi zihninde büyüttüğü kurtuluş arzusuna teslim olmuş gibidir. Mine Kurtoğlu, bu teslimiyet hâlini sahnede dikkat çekici bir yoğunlukla verdi. Senta’nın baladında karakterin iç dünyasının nasıl açıldığını hissettirdi. Sesindeki parlaklık ve sahnedeki kararlılığı, Senta’nın yalnızca bekleyen bir genç kız değil, kendi kaderini kendi seçtiğine inanan biri olarak görünmesini sağladı.
Tuncay Kurtoğlu, Daland rolünde sahneye yerleşik ve güven veren bir ağırlık kattı. Daland, hikâyenin içinde çıkarla, babalıkla ve pratik hesaplarla var olan bir karakter. Bu yüzden çok kolay biçimde yüzeyde kalabilecek bir rol. Ancak Tuncay Kurtoğlu’nun sahne deneyimi, karakteri daha sağlam bir yere oturttu. Onu izlerken Daland’ın yalnızca kızını evlendirmeye çalışan bir baba değil, aynı zamanda karşısına çıkan zenginlik ve imkân karşısında kendi zaaflarını da saklayamayan biri olduğunu düşündüm. Sahnede varlığı netti, söylediği her bölümde rolün ağırlığını hissettirdi.

Efe Kışlalı, Erik rolünde daha dünyaya ait, daha insani ve daha kırılgan bir çizgi açtı. Erik, Senta’nın gözünü diktiği büyük efsanenin karşısında gerçek hayatın sesi gibi duruyor. Onun sevgisi daha tanıdık, daha yakın, ama Senta’nın zihnindeki büyük kader fikri karşısında giderek çaresizleşiyor. Efe Kışlalı bu çaresizliği sahnede iyi verdi. Özellikle Senta’ya ulaşmaya çalıştığı anlarda karakterin içindeki sıkışmayı hissettirdi. Erik’in dramatik işlevi, Senta’nın seçimini daha görünür kılmak olduğu için bu rolün sahnede duygu olarak tutarlı kalması önemliydi. Bu temsilde o çizgi bana geçti.
Deniz Likos, Mary rolünde daha sınırlı bir alanda görünmesine rağmen sahne düzeni içinde yerini belli eden bir yorum sundu. Mary, Senta’nın etrafındaki gündelik dünyanın seslerinden biri gibi duruyor. Senta’nın efsaneye kapılan tarafının karşısında, daha düzenli ve kontrollü bir yaşamı temsil ediyor. Deniz Likos’un sahnedeki varlığı da bu dengeyi destekledi. Rolün genişliği sınırlı olsa da temsilin genel atmosferi içinde temiz ve yerli yerinde bir katkı sundu.
Temsilin sonunda aklımda iki ayrı duygu kaldı. Biri, sahnedeki vokal güce ve orkestranın yarattığı müzikal atmosfere duyduğum memnuniyetti. Diğeri ise bu kadar büyük, karanlık ve masalsı bir hikâyenin görsel olarak daha güçlü bir dünyaya ihtiyaç duyduğu düşüncesiydi. Uçan Hollandalı gibi bir eser, seyircinin yalnızca kulağına değil, hayal gücüne de seslenmeli. Bu temsilde müzik o kapıyı açtı, solistler o dünyanın duygusunu taşıdı. Ancak dekor, ışık ve kostüm tarafı benim için aynı ölçüde ikna edici olamadı.
Yine de Uçan Hollandalı’nı AKM’de izlemek, Wagner’in bu lanetli deniz efsanesinin neden hâlâ yaşadığını bir kez daha düşündürdü. Çünkü bu hikâyede yalnızca eski bir kaptan yok. Bir türlü yurduna dönemeyen insanlar var. Kurtuluşu bir başkasında arayanlar var. Kendini bir efsaneye teslim edenler var. Belki de bu yüzden Uçan Hollandalı, denizlerin içinden çıkıp sahneye her gelişinde aynı soruyu yeniden sorduruyor: İnsan gerçekten lanetinden kurtulmak mı ister, yoksa bazen o laneti kendi varlığının tek anlamı hâline mi getirir?
UĞUR YELMEZ




Yorumlar