LA TRAVIATA
- Uğur Yelmez
- 13 Oca
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 May

18-19 yaşlarımda İzmir’de üniversite öğrencisiyken, içimde hep aynı istek vardı: Bir gün mutlaka bir opera temsiline gideceğim. Ama o yıllarda işler genelde aynı yere takılıyordu. Ya bilet bulunmuyordu ya da bulunan biletler öğrenci bütçemin çok üstünde kalıyordu. O yüzden opera fikri, bende hep yarım kalmış bir heves gibi durdu. Sanatın içinden bir şeye dokunamıyormuşum hissi vardı, sanki bir kapı hep kapalı kalmıştı.
Bugün 26 yaşımda, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin AKM Türk Telekom Opera Salonu’nda sahnelediği La Traviata ile ilk opera temsilime gittim. Bu cümleyi kurmak bile garip geliyor. Çünkü yıllardır “bir gün” diye diye ertelediğim şey, sonunda bir akşamın içine sığdı ve bitti. Ama bende bıraktığı his, o akşamdan daha uzun sürecek gibi.
Salona girip yerimi bulduğumda, oturduğum yer sahneyi gerçekten çok iyi görüyordu. Görüş açısından şanslıydım. Yine de daha ilk dakikalarda küçük bir şey dikkatimi çekti ve sonra gece boyunca aklımın bir köşesinde kaldı: Orkestra çukurunu hiç göremedim. Hatta bir an “orkestra nerede” diye düşündüm. Bir ara sahne boş, perde kapalıyken balkondan alkışlar gelmeye başladı. Biz de etrafa bakıyoruz, “daha bir şey başlamadı ki” der gibi. Sonradan anladım, orkestranın yerini alışını alkışlamışlar. Bu detay bana hem tatlı geldi hem de biraz iç burktu. Çünkü operayı izlerken orkestrayı hiç görememek, o kısmın da tadını kaçırdı. Müzik zaten gecenin taşıyıcısıydı, ama müziği üreten o kalabalığı gözümle de görmek isterdim. Sadece seslerini duymak güzel, ama gözünle de takip edebilmek bence ayrı bir zevk. O zevkten mahrum kalmış olmak beni üzdü, özellikle ilk opera gecemde.
İzlediğim temsilde orkestra şefi Zdravko Lazarov’du. Violetta’yı Evren Işık Yasemin, Alfredo’yu Berk Dalkılıç, Giorgio Germont’u Murat Güney canlandırdı. Sahnedeki dans tarafında Aslı Ulu’nun varlığı da benim için gecenin en özel noktalarından biriydi. Bu isimleri özellikle yazmak istiyorum, çünkü ilk opera gecemde sahnede gördüğüm emek, disiplin ve bütünlük beni gerçekten etkiledi. Bu tür bir işin “tek bir kişinin parlaması” üzerinden yürümediğini, herkesin birbirine yaslanarak ilerlediğini, izlerken daha net anlıyorsun.

Operayı izledim ama çok detaylı bilgiye sahip değilim, o yüzden hikâyeyi “bütün ayrıntılarıyla bildiğim” yerden anlatmayacağım. Ben daha çok sahnede ne olup bittiğini takip ederek ve duygunun yönünü yakalayarak izledim. Yine de üç perdede anlatılan şey net. Violetta, toplumun gözünde “hafif” görülen bir hayatın içinde yaşayan, ama aynı zamanda kendi içinde bambaşka bir derinliği olan bir kadın. Alfredo ise ona başka bir yerden, daha temiz bir yerden yaklaşan biri. Birinci perdede bu karşılaşmanın heyecanı var, ikinci perdede bu ilişkinin bedeli ağırlaşıyor, üçüncü perdede ise her şeyin geri dönüşsüz hâle geldiği o sert gerçek var.
Birinci perde, benim için “alışma” perdesiydi. Sahnenin dili, orkestranın akışı, kalabalık düzen, şarkıyla anlatılan hikâyeye gözün ve kulağın aynı anda yetişmesi, bunların hepsi ilk dakikalarda insanı biraz meşgul ediyor. Buna rağmen başlangıcı sevdim. Eğlence sahnesi canlıydı, sahnede hareket vardı, tempo vardı. Kalabalık, şıklık ve o parıltılı atmosfer içinde bir anda Alfredo’nun Violetta’ya bakışıyla sahnenin duygusu değişiyor. Ben bu dönüşü sevdim. Çünkü ortam ne kadar kalabalık olursa olsun, hikâye bir anda iki kişiye doğru daralabiliyor.

Burada kendime şunu söyledim: “Bu bir opera, burada oyunculuk mu öne çıkar, ses mi?” Açıkçası ilk kez izleyince insan bunun dengesini tam adlandıramıyor. Ama şunu çok net hissettim, ses performansı o kadar belirleyici ki, karakterin duygusu önce sesten geliyor. Yüz ifadeleri, sahnedeki duruş, karşılıklı bakışlar elbette önemli, ama asıl etkileyen şey, o duygunun müzikle birlikte sesin içine yerleşmesi. O yüzden ben bu temsilde özellikle solistlerin performansını “sesleri ve sahnedeki hâkimiyetleri” üzerinden çok güçlü buldum.
Evren Işık Yasemin’in Violetta’sında en çok şunu hissettim: Karakter sadece “güzel söyleyen” bir figür gibi durmuyordu. Violetta’nın kendini koruyan bir tarafı var, güçlü görünen bir tarafı var, ama aynı anda da çok hızlı kırılabilecek bir tarafı var. O kırılganlık sahnede saklanmadı. Bence bu iyi bir şeydi. İlk kez opera izleyen biri olarak, “ben bu karaktere yaklaşabiliyorum” duygusu benim için çok önemliydi. Yoksa her şey uzaktan izlenen büyük bir gösteriye dönüşebilirdi. Burada kalmadı. Evren Işık Yasemin, hem ses olarak hem de o sesin içine yerleşen duyguyu taşıma biçimiyle benim gecemde çok belirgin bir iz bıraktı.
Alfredo’da Berk Dalkılıç’ı izlerken karakterin gençliğini ve aceleciliğini hissettim. Alfredo’nun duygusu temiz, ama aynı zamanda hızlı yükselen ve kontrolü kolay kaçıran bir duygu. Bu haliyle sahnede inandırıcı kaldı. Ben özellikle ilk perdede, Alfredo’nun Violetta’yı kalabalığın içinden ayıran o ısrarını sevdim. Sanki herkesin aynı şeyi söylediği bir yerde, o başka bir cümle kurmaya çalışıyordu. Berk Dalkılıç’ın sesi ve sahnedeki duruşu, karakterin tutkusunu da çocuksu çıkışlarını da aynı çerçevede taşıdı. Benim için bu, “ilk izleyişte bile anlaşılan” bir netlikti.

Dekor meselesine ayrıca gelmek istiyorum, çünkü benim için gecenin en güçlü taraflarından biriydi. Sahne tasarımı hem şık, hem de “gösterişli olsun diye gösterişli” durmayan bir çizgideydi. Göz yorucu değildi, ama boş da değildi. Sahneye baktığında nereye odaklanacağını biliyordun. Bu, bence seyirci için büyük rahatlık. Özellikle ilk opera deneyiminde, gözün zaten çok şey yakalamaya çalışıyor. Dekor bunun önüne geçmiyor, aksine hikâyeyi taşıyan bir alan gibi çalışıyor.
İkinci perdeye geçtiğimizde hikâye daha sakin bir düzleme oturuyor. Violetta ile Alfredo’nun birlikte olma denemesi, daha “hayat” gibi bir yerde geçiyor. Kalabalık, parlaklık azalıyor. Bu bölümde aslında şunu izliyorsun: İki kişi bir şey kurmak istiyor, ama dışarıdaki dünya o kurulan şeye sürekli müdahale ediyor. Tam bu noktada Giorgio Germont devreye giriyor ve hikâyenin ağırlığı artıyor.
Murat Güney’in Giorgio Germont yorumunu özellikle övmek istiyorum. Çünkü bu rol çok kolay bir şekilde tek boyutlu oynanabilir. Sadece “baba geldi, engel oldu” gibi. Ama burada o kadar düz durmadı. Giorgio’nun sözlerinde bir “haklılık iddiası” var, ama aynı zamanda kendi korkusu da var. Bu ikisi birlikte yürüdüğünde, sahnede gerilim daha gerçek oluyor. İzlerken sinirleniyorsun, ama karakteri tamamen silip atamıyorsun. Bence iyi oyunculuk da biraz bu. Seyirciyi tek bir duyguya kilitlememek. Murat Güney, bu rolün ağırlığını taşıdı. Sesinin otoritesi, sahnedeki varlığı ve karakterin tavrını kurma biçimi, ikinci perdenin temel gerilimini sağlamlaştırdı.
Benim temsil boyunca en zorlandığım yer, ikinci perdenin sonlarına doğru oldu. Açık söyleyeyim, biraz sıkıldım. Bunun bir kısmı ilk opera deneyimi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Çünkü opera, duyguyu bazen uzun uzun büyütüyor. Tiyatroda bir cümleyle ilerleyen gerilim, burada daha geniş yayılıyor. Ama sıkıldığım anlar bile hikâyenin niyetini bozmadı. Tam tersine, o uzayan bölüm bana şunu düşündürdü: Burada herkes bir kararı bir anda almıyor. Herkes yavaş yavaş sıkışıyor. Violetta’nın içinde bulunduğu durum da bir “anlık dram” değil, adım adım ağırlaşan bir şey. Yine de dürüst olmalıyım, benim için ikinci perdenin son kısmı, gecenin en zayıf yeriydi.
Üçüncü perde ise benim favorim oldu. Özellikle başındaki maskeli balo sahnesi, gecenin en sevdiğim bölümüydü. O bölümde hem görsel dünya çok etkileyiciydi hem de sahnenin enerjisi değişti. Maske fikri zaten başlı başına güçlü. İnsanlar gülüyor, eğleniyor, gösteriyor, ama aynı anda saklıyor. Bu ikili hâl sahnede çok iyi çalıştı. Dekorun oradaki kurduğu atmosfer, benim için gerçekten çok hoştu. Sadece “güzel” değil, aynı zamanda anlamı olan bir güzellikti.

Tam burada Aslı Ulu’yu daha geniş bir yerden anmak istiyorum, çünkü gecenin bende en net kalan şeylerinden biri de oydu. Operada dansın nasıl kullanılacağı çok önemli. Bazen sahnede dans vardır ama hikâyeyle bağ kuramaz, gözün bir süre sonra “tamam, şimdi bu neye hizmet ediyor” diye sorar. Burada öyle olmadı. Aslı Ulu’nun sahnede duruşu çok belirgindi, ama bu “öne çıkma” gibi değil, sahnenin dengesini kurma gibi bir belirginlikti. Hareketlerinde bir netlik vardı. Adımların temizliği, ritme oturuşu, sahne içinde aldığı pozisyonlar, bakışın doğal olarak ona dönmesini sağladı. Üstelik bunu abartmadan yaptı. Özellikle maskeli balo bölümünde, o kalabalığın içinden “düzen” duygusunu benim için en çok taşıyan isimlerden biri oldu. Ben dansı izlerken sadece estetik bir akış görmedim, sahnedeki atmosferin canlı kalmasını sağlayan bir enerji gördüm. Aslı Ulu bu anlamda benim gecemde çok özel bir yerde duruyor.
Bir de adını tek tek bilemediğim dansçılar ve sahnede duran diğer isimler var. Operada bazen göz bir kişiye takılı kalıyor, ama aslında o dünyanın ayakta kalması, çok daha kalabalık bir emekle mümkün oluyor. Kalabalık sahnelerdeki düzen, aynı anda hareket eden insanların birbirine çarpmadan, ritmi bozmadan, hikâyeyi dağıtmadan akması, bunun kendisi başlı başına bir başarı. Adlarını öğrenemediğim dansçılar, sahnede olan diğer operacılar, toplu sahnelerdeki uyum, hepsi gecenin kalitesini yukarı çeken şeylerdi. Aynı şekilde sahne arkasındaki emek de hissediliyordu. Dekorun kurulumu, sahne geçişleri, kostüm dünyasının tutarlılığı, ışığın sahnedeki duyguyu desteklemesi, bütün bunlar “ben ilk kez izliyorum” diyen birini bile içine alan bir sağlamlık oluşturdu.
Bu noktada şunu da eklemek istiyorum: Opera bende, “oyunculuk” kadar hatta belki ondan da fazla “performans” hissi bıraktı. Çünkü burada bedenin taşıdığı duygunun yanında sesin taşıdığı duygu var, üstelik o sesin orkestrayla birlikte aynı anda yürümesi var. Nefes kontrolü, sahnede hareket ederken bile sesin çizgisini koruma, ritmi yakalama, karşılıklı söyleyişlerde birbirini duyma ve dengede kalma. Bunların her biri ayrı bir beceri. Ben bunları düşününce, sahnede izlediğim kişilerin performansını daha da etkileyici buldum. Evren Işık Yasemin, Berk Dalkılıç ve Murat Güney, bu açıdan gecenin taşıyıcılarıydı. Birini övüp diğerini arada bırakmak istemem. Üçü de kendi rolünde sağlam durdu, sesleriyle ve sahnedeki varlıklarıyla hikâyeyi ayakta tuttu.
Üçüncü perdeyle birlikte hikâye daha çıplak bir yere geliyor. Violetta’nın hayatı, onun seçimleri, çevresindeki insanların yargısı, Alfredo’nun öfkesi ve pişmanlığı, Giorgio’nun kendi doğrularına tutunuşu, hepsi bir noktada aynı yerde düğümleniyor. Ben bu perdede, Violetta’nın yalnızlığını daha yoğun hissettim. Evren Işık Yasemin’in bu bölümde karakterin yorgunluğunu ve kırılganlığını sahici bir şekilde taşıdığını düşündüm. Alfredo’nun duygusu da burada başka bir renge dönüyor. İlk perdedeki coşkun şey, burada daha çok pişmanlık ve geç kalmışlık hissiyle karışıyor. Berk Dalkılıç bu geç kalmışlık duygusunu hissettirdi.

Genel olarak baktığımda, La Traviata benim için “iyi bir ilk opera” oldu. Başlangıcı sevdim, ikinci perdenin sonlarında bir düşüş yaşadım, üçüncü perdede yeniden toparlandım ve hatta en güçlü anlarımı orada yaşadım. Dekor benim için gecenin yıldızlarından biriydi. Sahnenin dünyası iyi kurulmuştu ve bu, hikâyeyi takip etmeyi kolaylaştırdı. Solistlerin performansı, özellikle de ana üçlünün sahnedeki varlığı, benim opera deneyimimi güvenli bir yere yerleştirdi. İlk kez izleyen biri olarak bile “burada sağlam bir iş var” duygusunu aldım. Üstelik bunun üstüne, Aslı Ulu’nun dansı ve toplu sahnelerdeki ekip uyumu, gecenin ritmini yükselten şeyler oldu.
Yine de orkestrayı hiç görememek içimde kaldı. Müzik bu kadar önemliyken, o müziği üreten insanları görememek sanki hikâyenin bir parçasını kaçırmışım gibi hissettirdi. Bir dahaki sefere bilet alırken, sadece sahneyi değil orkestrayı da görebileceğim bir yer seçmeye özellikle dikkat edeceğim. Çünkü ilk defa opera izleyen biri için, o çukurun içindeki dünyayı da görmek, o anı daha “tam” hâle getirebilir.
En önemlisi de şu: Ben yıllardır içimde kalan o isteği sonunda gerçekleştirdim ve bunun bir “tamamlandı” hissi yaratacağını sanmıştım. Oysa bende daha çok “başladı” hissi yarattı. Opera, uzaktan bakınca ağır, mesafeli, hatta biraz ulaşılmaz gibi durabiliyor. Ama o salona girip bir gece boyunca o dünya içinde kalınca şunu anlıyorsun: Zor olan, kapıyı ilk kez açmak. İçeri girdikten sonra, insan zaten merak etmeye başlıyor.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar