top of page

SWANS

27 Eyl
11 dakikada okunur

26 Eylül akşamı Atatürk Kültür Merkezi’ne giderken SWANS benim için yeni karşılaştığım bir yapım değildi. Uzun zamandır takip ediyor, sahnede nasıl bir Kuğu Gölü ile karşılaşacağımı merak ediyordum. Biletimi de haftalar öncesinden almıştım. Sonrasında gösteriyi Tan Sağtürk’ün davetiyle, Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında izleme fırsatı doğunca bu akşam benim için daha özel bir hale geldi.


Sahne sanatlarıyla daha yakından ilgilenmeye başladığımdan beri Tan Sağtürk’ün içinde olduğu bir yapımı canlı izlemek istiyordum. Onu yıllardır herkes gibi ekrandan tanıyordum ama benim için asıl merak ettiğim tarafı bale ile kurduğu ilişki ve yıllar içinde oluşturduğu eğitim dünyasıydı. Gösteri başlamadan önce kendisiyle kısa da olsa tanışıp selamlaşma fırsatı bulmam da gecenin güzel sürprizlerinden biri oldu. İlk kez karşılaşmamıza rağmen oldukça samimi ve sıcak bir tavrı vardı. Birkaç dakikalık bir karşılaşma bile bazen yıllardır uzaktan takip ettiğiniz bir insanı zihninizde başka bir yere koyabiliyor.


SWANS’ı anlamak için Tan Sağtürk’ün geçmişine biraz bakmak da gerekiyor. İzmir Devlet Konservatuvarı ve Hacettepe Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki eğitiminin ardından Fransa’ya giden Sağtürk, önce Le Jeune Ballet de France’da, ardından 1991 ile 1997 yılları arasında Pierre Lacotte yönetimindeki Ballet National de Nancy’de dans ediyor. Türkiye’ye döndükten sonra 1997-98 sezonunda İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde baş balet olarak Kuğu Gölü ve Uyuyan Güzel gibi eserlerde başrol üstleniyor.


Sonrasında ise profesyonel sahne kariyerini başka bir yöne çeviriyor. Türkiye’de balenin daha geniş bir kitleye ulaşması ve yeni öğrenciler yetişmesi için eğitim tarafına ağırlık vermeyi seçiyor. Bugün Tan Sağtürk Akademi olarak bildiğimiz yapının temelleri 2000 yılında Teşvikiye’de atılıyor. Küçük bir başlangıç zamanla İstanbul’un farklı noktalarına, Ankara’dan Antalya’ya, İzmir’den Trabzon’a ve Bodrum’a uzanan daha geniş bir sanat eğitimi ağına dönüşüyor.



Akademiyi yalnızca çocukların haftada birkaç saat bale dersi aldığı bir kurs gibi düşünmek de eksik kalır. Klasik balenin yanında modern dans, jazz, hip hop ve farklı dans disiplinleri; müzik tarafında ise piyano, keman, çello, gitar ve şan gibi birçok alan bulunuyor. Royal Academy of Dance programının da bale eğitimine dahil edilmesiyle öğrenciler için daha uzun soluklu ve sistemli bir eğitim süreci kurulmuş durumda. Konservatuvara hazırlıktan eğitmenliğe kadar uzanabilen bir yapıdan söz ediyoruz.


Bu bilgi SWANS’ı izlerken daha anlamlı hale geliyor. Çünkü sahnede klasik bale ile hip hop’ın yan yana gelmesi, Akademinin dışarıdan sonradan ödünç aldığı iki ayrı alan değil. İkisi de uzun süredir eğitim programlarının içinde bulunan disiplinler. SWANS’ta yapılan şey, bu iki dili daha büyük ve profesyonel bir prodüksiyon içinde karşı karşıya getirmek.


Genç Bale Topluluğu da bu sürecin önemli bir parçası. Topluluğun kesin kuruluş yılına dair net bir kayıt olmadığı için bir tarih vermek doğru olmaz. Ancak Mart 2025’te Papagenolar Çocuk Operası’nda Tan Sağtürk Akademi Genç Bale Topluluğu adıyla sahnede olduklarını biliyoruz. İstanbul Gençlik Orkestrası ve Papagenolar Çocuk Korosu ile aynı prodüksiyonda yer almaları, öğrencilerin yalnızca Akademinin yıl sonu gösterilerinde değil, profesyonel yapımlarda da sahne deneyimi kazanmaya başladığını gösteriyor.


Akademinin uzun süredir düzenlediği Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi yıl sonu gösterileri de öğrencilerin seyirci karşısına çıkmasına imkan veriyor. Fakat SWANS başka bir yerde duruyor. Burada bağımsız bir yapım, profesyonel bir yaratıcı ekip, konuk sanatçılar ve büyük bir sahne prodüksiyonu söz konusu. Duende Global yapımcılığında hazırlanan SWANS ilk olarak 28 ve 29 Nisan 2026’da Paribu Art’ta seyirciyle buluşuyor. İlginin ardından 16 Mayıs’ta ek temsil geliyor. 26 Eylül’de benim izlediğim temsil ise İstanbul Kültür Yolu Festivali’nin açılış gününde AKM Tiyatro Salonu’nda sahneleniyor.



Bütün bunların içinde bence hoş bir tesadüf de var: Bir dönem İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde Kuğu Gölü’nün başrolünde dans eden Tan Sağtürk, yıllar sonra kendi Akademisinden yetişen gençlerin de içinde olduğu yeni bir Kuğu Gölü yorumunun sanat yönetmeni olarak karşımıza çıkıyor. SWANS’ın yalnızca bir klasik eseri güncel bir dille sahnelemekten ibaret olmadığını biraz da bu geçmiş anlatıyor.


Benim Kuğu Gölü ile ilişkim ise o kadar romantik değil.


Kuğu Gölü’ne hayran biri değilim. Elbette müziğini, bale tarihindeki yerini ve teknik açıdan taşıdığı değeri görmezden gelmek mümkün değil. Fakat klasik versiyonlarını izlerken belli bir noktadan sonra zorlandığımı da söylemeliyim. Uzun süre aynı zarif çizginin içinde ilerlemesi, bazı bölümlerde ritmin ağırlaşması ve sahnedeki o klasik dünyanın günümüzün daha hızlı anlatım biçimlerine alışmış biri olarak beni zaman zaman dışarıda bırakması bunun en büyük nedeni.


SWANS’ı merak etmemin sebeplerinden biri de tam olarak buydu. Kuğu Gölü’nü beni yoran taraflarını tamamen yok etmeden başka bir ritimle izlemek mümkün müydü?


Benim için mümkünmüş.



SWANS klasik baleyi ortadan kaldırmıyor. Odette ve Odile’ın dünyasında klasik bale hala belirgin biçimde hissediliyor. Kuğular yine o tanıdığımız estetik içinde hareket ediyor. Tchaikovsky’nin müziği de eserin merkezinde. Ancak Cenk Şahinalp’in müzik düzenlemeleri, hip hop ve breaking bölümleri, daha hızlı geçişler ve dijital sahne kullanımı sayesinde eser uzun süre aynı duygu içinde kalmıyor.


Özellikle klasik akışın benim için ağırlaşmaya başlayabileceği yerlerde hip hop’ın girmesi seyirci olarak yeniden dikkatimi sahneye çekti. Bir anda bambaşka bir gösteriye geçilmiş hissi de yaşamadım. Geçişler büyük ölçüde doğal geldi. Yapım ekibinin de amacı iki dans türünü birbirine benzetmek değil zaten. Klasik balenin klasik bale, hip hop’ın da hip hop olarak kalması istenmiş. Ben de bunun sahnede karşılığını gördüğümü düşünüyorum.


Bunun en başarılı örneği benim için Rothbart’tı.


Klasik Kuğu Gölü’nde Rothbart zaten karanlık, tehditkar ve saldırgan tarafı temsil eden bir karakter. SWANS’ta bu karakterin hip hop ve breaking diliyle karşılık bulması bana oldukça doğru geldi. Beyaz kuğuların kontrollü ve zarif hareketlerinin arasına daha sert, keskin ve fiziksel bir hareket dili girdiğinde Rothbart’ın varlığı daha ilk anda ayrışıyor. Onu yalnızca kostümünden ya da hikayedeki görevinden değil, hareket biçiminden de tanıyorsunuz.


Ceylin Han Çinkitaş da bu tercihin hakkını veriyor. Üstelik burada klasik eğitim almış bir dansçının hip hop hareketleri yapmaya çalışmasını izlemiyoruz. Breaking ve hip hop alanında yarışma dereceleri bulunan, bu hareket dilinin içinden gelen bir dansçı sahnede. Ceylin’in Rothbart’ı bu nedenle yapımın fikrini anlatan en net karakterlerden birine dönüşüyor. Sahneye girdiği anda enerji değişiyor. Rothbart’ın saldırganlığı, çevresindeki kuğuların estetiğiyle yan yana geldiğinde çok daha görünür hale geliyor.



Rothbart’ın tek başına bırakılmaması da hoşuma gitti. Tuğçe Özbakır, Ayda Özbiler, Nil Durkut, Zeynep Ece Savcıoğlu, Nevbahar Oruç, Nehir İşbilir ve Duru Ada Şahin’den oluşan grup karakterin çevresindeki karanlığı büyütüyor. Böylece Rothbart yalnızca sahneye girip çıkan kötü karakter olmaktan çıkıyor; onunla birlikte hareket eden ayrı bir dünya oluşuyor.


Buna karşılık Nilay Tahiroğlu’nun Odette ve Odile yorumu gecenin benim için en özel taraflarından biriydi.


Nilay Tahiroğlu’nu bir süredir takip ediyorum. Özellikle uluslararası yarışmalardaki başarılarını ve Bolşoy sürecini öğrendiğimden beri sahnedeki yolculuğunu merakla izlediğim isimlerden biri. İstanbul Uluslararası Bale Yarışması’ndaki birinciliği, Kore Uluslararası Bale Yarışması’ndaki derecesi, İngiltere’de gerçekleştirdiği Kuğu Gölü temsilleri ve sonrasında Bolşoy Tiyatrosu’ndaki Moskova Bale Yarışması’nda finale kalıp özel diploma alması zaten genç yaşına rağmen nasıl bir teknik birikime sahip olduğunu gösteriyor.


Fakat bir dansçıyı videolardan takip etmekle birkaç metre ötede canlı izlemek aynı şey değil.


Nilay sahneye çıktığında neden bu kadar dikkat çektiğini anlamak zor değil. Özellikle Odette’te o kuğu görüntüsünü çok güzel taşıyor. Kollarındaki yumuşaklık, hareketleri birbirine bağlayış biçimi ve sahnedeki sakinliği yalnızca teknik bir başarı gibi görünmüyor. Gerçekten karakteri izliyorsunuz. Odile’a geçtiğinde ise aynı bedenin başka bir tavra bürünmesi gerekiyor. Zaten Odette ve Odile’ın aynı balerin tarafından yorumlanması Kuğu Gölü geleneğinin en önemli taraflarından biri. Bir tarafta Beyaz Kuğu’nun kırılganlığı ve lirizmi, diğer tarafta Siyah Kuğu’nun daha keskin ve baştan çıkarıcı hali var.



Nilay Tahiroğlu bu farkı yalnızca kostüm değişikliğiyle vermiyor. Dansındaki tavır da değişiyor.


Onu izlerken aldığı ödüller ya da yarışma dereceleri bir kenarda kalıyor aslında. Sahnenin kendisi yeterli oluyor. Benim için Türkiye’de kendi kuşağının dikkatle takip edilmesi gereken balerinlerinden biri ve SWANS’ta bunu bir kez daha hissettirdi.


Prens Siegfried’de Bartucan Şimşir de Nilay Tahiroğlu’nun yanında silikleşmeyen bir partnerdi. Bu benim için önemli. Kuğu Gölü’nü izlerken odağın kolayca Odette ve Odile’a kayması mümkün. Ancak Siegfried yalnızca balerinin çevresinde dolaşan bir karaktere dönüştüğünde hikayenin dengesi de bozulabiliyor.


Bartucan Şimşir sahnede gerçekten Prens Siegfried’e yakışıyordu. Tavrı, fiziksel görünümü ve dansındaki kontrol karakterle uyumluydu. Özellikle partnerli sahnelerde yaptığı kaldırışları izlerken dışarıdan ne kadar zahmetsiz göründüğünü düşündüm. Bir insanı yerden kaldırmak, havada dengede tutmak, aynı anda kendi bedeninizin kontrolünü kaybetmemek ve bütün bunları seyirciye ağır bir fiziksel çaba gibi göstermemek kolay değil. Bartucan bunu sanki çok sıradan bir hareket yapıyormuş gibi rahat gösteriyordu.



Belki balenin büyüsü biraz da burada. Seyirci o hareketin arkasındaki kas gücünü, yıllarca süren antrenmanı ve küçük bir hatanın yaratabileceği riski unutuyor. Sahnede yalnızca hareketi görüyor.


Bartucan’ın Prens Siegfried rolüne daha önce de repertuvarında yer vermiş olması kendini belli ediyordu. Karakteri yalnızca teknik olarak dans etmiyor, sahnenin akışında da taşıyordu. Nilay Tahiroğlu ile birlikte oldukları bölümlerde ikili arasında iyi bir uyum vardı.


Kraliçe rolünde Dilvin Ofluoğlu’nu izlerken de SWANS’ın yalnızca başroller üzerine kurulmadığını düşünüyorsunuz. Üstelik Dilvin Ofluoğlu yapımın koreografi ekibinde de yer alan isimlerden biri. Bu da sahnenin hem üzerinde hem yaratım sürecinde bulunan bir sanatçıyı izlediğimiz anlamına geliyor.


Volkan Ersoy ise bütün bu yapının sahneye yerleşmesinde en önemli isimlerden biri. Resmi künyede görevi “reji ve sahneye koyan” olarak geçiyor. Bu ayrımı özellikle belirtmek gerekiyor çünkü SWANS, tek bir kişinin koreografisi olarak hazırlanmış bir yapım değil. Volkan Ersoy hikayenin sahnedeki akışını, klasik Kuğu Gölü’nden hangi bölümlerin korunacağını, eserin nasıl kısaltılacağını ve hip hop ile klasik balenin hangi noktalarda karşı karşıya geleceğini ele alan isim.



Yaklaşık 75 dakikalık iki perdelik yapı bence iyi çalışıyor. Benim klasik Kuğu Gölü’nde zaman zaman yaşadığım yorulma hissini SWANS’ta yaşamamamda bunun da etkisi var. Anlatı gereğinden fazla uzamıyor. Bir sahne görevini tamamladığında diğeri geliyor.


Kuğu Gölü zaten tarihi boyunca tek biçimde sahnelenmiş, hiç değişmemiş bir eser değil. İlk kez 1877’de Moskova Bolşoy’da Julius Reisinger koreografisiyle sahneleniyor. Bugün klasik Kuğu Gölü denildiğinde akla gelen biçimin büyük kısmı ise 1895’te Marius Petipa ve Lev Ivanov tarafından yapılan yeni sahnelemeyle oluşuyor. Müziğin düzenlenmesinden librettoya ve koreografiye kadar eser yıllar boyunca farklı ellerde değişiklikler geçiriyor.


SWANS da bu uzun geçmişin yeni yorumlarından biri.


Üstelik klasik eserin tanıdık parçalarını tamamen kaldırmak yerine pek çoğunu koruyor. Macar Dansı, Mazurka, Dört Küçük Kuğu, prensesler ve kuğu topluluğu gibi bölümleri gördüğümüzde hala Kuğu Gölü’nü izlediğimizi biliyoruz. Değişen şey bunların çevresindeki sahne dili.


Mazurka’nın solistliğini Ela Eyüp üstlenirken Feride Nazlı Yıldız, Leyla Su Yılmaz, Selin Sadıkoğlu ve Pelin Dolu ona eşlik ediyor. Macar Dansı’nda ise solist Zeynep Hilye Ayhan’ın yanında Alya Güneş, Defne Türkmen, Duru Öztürk, Masal Özgü Şahlan ve Irmak Ferzin Kekevi yer alıyor. Bu bölümler eserin klasik repertuvarla kurduğu bağı hatırlatırken sahnenin hareketini de çeşitlendiriyor.


Soytarılar da gecenin enerjik bölümlerinden biriydi. Soytarı karakterinin Kuğu Gölü’nün 1895 versiyonunun değişmez bir parçası olmadığını, Alexander Gorsky’nin 1901 Bolşoy sahnelemesiyle esere eklenip daha sonra özellikle Sovyet sahneleme geleneğinde yerleştiğini bilmek de ilginç. SWANS bu anlamda tek bir Kuğu Gölü versiyonunu kopyalamıyor; yıllar içinde esere eklenmiş farklı parçaları da kullanıyor.


Sura Nas Köseoğlu’nun solistliğindeki Soytarılar grubunda Bade İpek Saylan, Defne Etik, Deren Albayrak, Ekin Bade Güvenenler, Ela Yağmur Şenli, Eylül Sedefoğlu, Gülce Demiral, Hüseyin Eren İrtem, İpek Özbay, İzgisu Yaman, Mavi Çay ve Selin Sakarya sahneye genç ve hareketli bir enerji getiriyor. Bu bölümlerin özellikle daha küçük yaştaki dansçılar tarafından bu kadar ciddi bir disiplinle yapılmasını izlemek güzeldi.



Kuğu Gölü denildiğinde benim için hala en tanınabilir görüntülerden biri Dört Küçük Kuğu. SWANS’ta Aslı Defne Köseoğlu, Carolina Şengül, Ünzile Ada Yüksek ve Irmak Özer’in bu bölümü gerçekleştirmesi de klasik esere yapılan en açık göndermelerden biri. İki Büyük Kuğu’da ise Ela Eyüp ve Doğa Su Gönüleroğlu sahnedeydi.


Kalabalık kuğu sahneleri zaten balenin en zor taraflarından biri. Bir kişinin iyi dans etmesi yeterli değil. Yanınızdaki insanla aynı anda hareket etmeniz, aynı çizgiyi korumanız ve seyircinin karşısında tek tek dansçılar yerine gerçekten bir topluluk hissi yaratmanız gerekiyor. Tuana Çimen, Nil Kutlu, Selina Kim, Yağmur Gencer, Defne Tiryakioğlu, Zeynep Karagözoğlu, Şira Beyza Toker, Zeynep Çelikoğlu, Bade Altaş, Azra Gaydanoğlu, İris İpek Yalçınkaya, İlkiz Demir, Bilge Kaban ve Çağla Ezgu’dan oluşan kuğular topluluğunu izlerken en çok bunu düşündüm.


Genç yaşta bu kadar kalabalık bir grubun aynı ritimde hareket etmeye çalışmasının arkasındaki prova süresini sahnede yalnızca birkaç dakika içinde izliyoruz. Belki seyirci olarak kolayca unuttuğumuz taraf da bu. Önümüzde akıp giden birkaç dakikalık bölümün arkasında haftalar, aylar ve bazı dansçılar için yıllara yayılan bir eğitim var.


Prensesler bölümünde Azra Gaydanoğlu, Çağla Ezgu, Tuana Çimen, Selina Kim, Doğa Su Gönüleroğlu ve Ünzile Ada Yüksek’i tekrar farklı bir görev içinde görüyoruz. Aynı genç dansçıların yapım boyunca farklı bölümlere girip çıkması da onların yalnızca tek bir koreografiyi ezberleyip sahneye çıkmadığını gösteriyor.



Vals ve Kadeh bölümü de kalabalık kadronun öne çıktığı anlardan biri. Alya Güneş, Defne Türkmen, Duru Öztürk, Ece Side San, Irmak Ferzin Kekevi, Masal Özgü Şahlan, Melis Keçici, Öykü Aslan, Beliz Kurt, Derin Şengül, Yağmur Lena Su, Leyla Su Yılmaz, Feride Nazlı Yıldız, Defne Ece Dardanelli, Irmak Kılıç, Selin Sadıkoğlu ve Pelin Dolu bu grubun içinde yer alırken solistlerde Selin Eker ve Öykü Aslan’ı görüyoruz.


Siyah Kuğular bölümünde ise Alya Güneş, Defne Türkmen, Duru Öztürk, Ece Side San, Irmak Ferzin Kekevi, Melis Keçici, Feride Nazlı Yıldız, Leyla Su Yılmaz, Derin Şengül, Irmak Kılıç, Selin Sadıkoğlu ve Pelin Dolu yeniden sahnede. Aynı isimlerin farklı bölümlerde değişen görevlerle yer alması, genç topluluğun ne kadar yoğun bir çalışma sürecinden geçtiğini de düşündürüyor.


Ben gecenin sonunda yalnızca Nilay Tahiroğlu, Bartucan Şimşir ya da Ceylin Han Çinkitaş’ı hatırlamadım. Başroller elbette daha görünür ve doğal olarak daha uzun süre akılda kalıyor. Fakat SWANS’ı gerçekten büyük gösteren şey kalabalık kadro. O genç dansçıların sahne üzerindeki ciddiyeti ve disiplinini görmemek mümkün değildi.



Yaratıcı tarafta da geniş bir ekip var. Tan Sağtürk sanat yönetmenliğini üstlenirken Volkan Ersoy reji ve sahnelemeyi gerçekleştiriyor. Koreografi ekibinde Zehra Nurieva, Dilvin Ofluoğlu, Melis Özbek Yerebakan, Zeynep İşler Altunbaş, Gizem Altunay, Christina Şengül ve Aslı Günenç yer alıyor. Dolayısıyla sahnede gördüğümüz dans dili tek bir koreografın elinden çıkmıyor.


Cem Görk’ün sahne ve konsept tasarımı AKM Tiyatro Salonu’nda oldukça iyi çalışıyordu. Sahnede fiziksel bir dekor kullanılmıyordu; görsel dünya büyük ölçüde arka plandaki dijital görüntüler üzerinden kuruluyordu. Ahmet Şeren’in video mapping çalışmaları da bu alanı sürekli değişen bir sahne görüntüsüne dönüştürüyordu. Özellikle dijital görüntülerin dansçıların önüne geçmemesi benim için önemliydi. Teknoloji, yalnızca görsel bir gösteri yaratmak için kullanılmıyor; sahnedeki atmosferi destekliyordu.


Mine İzgi ve Fatoş Sel’in kostüm tasarımları da beyaz kuğular ile karanlık taraf arasındaki farkı okunaklı hale getiriyor. Fatoş Sel aynı zamanda rejisör yardımcısı olarak yapımda görev alıyor. Saç ve makyajların da kostümlerle uyumunu sevdim. Özellikle kuğu görüntüsünün kolayca fazla süslü ya da eski görünebileceği bir yapımda daha dengeli bir tercih yapılmış.


Tchaikovsky’nin çok iyi bildiğimiz müziği ise Cenk Şahinalp’in düzenlemeleriyle zaman zaman elektronik bir karakter kazanıyor. Bana göre hip hop sahnelerinin esere dışarıdan eklenmiş görünmemesinde müzik düzenlemelerinin de büyük etkisi var. Eğer klasik kayıt kesilip bir anda bambaşka bir hip hop parçasına geçilseydi bütünlük kolayca bozulabilirdi. Burada ise yeni ritimlerle Tchaikovsky arasında bir bağ kurulmaya çalışılmış.


Final konusunda da SWANS daha umutlu bir tercih yapıyor. Kuğu Gölü’nün tarih boyunca tek bir sona sahip olmadığını unutmamak gerek. Farklı yapımlarda trajik, metafizik ya da aşıkların hayatta kaldığı farklı finaller kullanıldı. SWANS da iyiliğin ve sevginin karanlığa üstün geldiği tarafa yaklaşıyor. Yapımın genel enerjisi düşünüldüğünde bu son bana yabancı gelmedi.



SWANS, tanıtımında klasik bale ile hip hop’ı buluşturan “Türkiye’de bir ilk” olarak öne çıkıyor. Ancak benim için asıl merak konusu bu iki farklı dans dilinin aynı yapımın içinde nasıl bir araya geleceğiydi.


Benim izlediğim akşam bu birliktelik karşılığını buldu.


Hatta SWANS’ın bende bıraktığı en güçlü hislerden biri tam olarak buydu. Kuğu Gölü gibi bugüne kadar farklı versiyonlarını izlediğimde belli bir noktadan sonra yorulduğum bir eseri, bu kez 75 dakika boyunca hiç sıkılmadan izledim. Bu benim açımdan küçük bir şey değil.


Hip hop bölümleri yalnızca seyircinin enerjisini yükseltmek için konmuş eğlenceli aralar gibi görünmedi. Özellikle Rothbart’ın dünyasında hikayenin parçasına dönüştüler. Klasik ve çağdaş hareketler arasındaki karşıtlık, beyaz kuğular ile karanlık taraf arasındaki farkı daha kolay okumamı sağladı. Bazı geçişlerde iki dans türünün birbirinden ne kadar farklı olduğunu açık biçimde görüyorsunuz ama bence bunun gizlenmesine de gerek yok. Zaten bu iki dil aynı şey değil.


Bununla birlikte SWANS’ın beni etkileyen tarafı yalnızca “Kuğu Gölü ama hip hop da var” fikri olmadı. Akademinin yaklaşık çeyrek yüzyıla yayılan eğitim sürecini düşününce sahnedeki gençlerin varlığı başka bir anlam kazanıyor. Bir kurumun öğrencilerine yalnızca ders verip yıl sonunda ailelerinin karşısında gösteri yaptırmasıyla, onları profesyonel sanatçılarla aynı prodüksiyonun içine taşıması aynı şey değil.


Burada öğrenciler Nilay Tahiroğlu, Bartucan Şimşir ve Ceylin Han Çinkitaş gibi kendi alanlarında ciddi kariyer adımları atan isimlerle aynı sahneyi paylaşıyor. Profesyonel yaratıcı ekiple çalışıyor. AKM gibi büyük bir salonda yüzlerce seyircinin karşısına çıkıyor. Kostümü, sahne trafiği, rejisi, dijital tasarımı ve yapım süreci olan profesyonel bir prodüksiyonun içinde bulunuyor.



Bu deneyimin genç bir dansçının hayatında neye dönüşeceğini bugün bilmiyoruz. Belki yıllar sonra o akşam kuğular topluluğunda gördüğümüz isimlerden bazılarını büyük toplulukların başrollerinde izleyeceğiz. Belki bazıları koreograf olacak, bazıları eğitmenliğe devam edecek. Belki dans hayatlarının başka bir döneminde kalacak. Ama 26 Eylül akşamı hepsi aynı sahnenin parçasıydı ve verilen emeğin karşılığı seyirciye geçiyordu.


SWANS benim için, klasik Kuğu Gölü ile aramdaki mesafeyi ortadan kaldıran bir yapım olmadı; buna zaten ihtiyacı da yoktu. Fakat uzun zamandır bildiğim bir eseri hiç sıkılmadan, merakımı kaybetmeden ve farklı bir enerjiyle izlememi sağladı. Sahnedeki gençlerin emeği, başrollerin başarısı ve iki farklı dans dilinin bir araya gelişiyle AKM’den gerçekten güzel bir gösteri izlemiş olarak ayrıldım.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page