top of page

ROMEO VE JULIET: AŞK VE YAZGININ ARASINDA

Güncelleme tarihi: 12 May

Romeo ve Juliet, çocukluğumdan beri hep etrafımda dolaşan bir hikâyeydi. Belki adını çok küçük yaşlardan beri duymamdan, belki de tiyatroya ilgi duymaya başladığımdan beri içimde büyüyen Shakespeare merakından, bu eser bende hep ayrı bir yerde durdu. O yüzden İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenecek bu temsili duyduğum anda gitmeyi çok istemiştim. İlk baktığımda biletlerin aylar öncesinden tükendiğini görünce biraz hayal kırıklığı yaşadım. Sonra ara ara bilet sayfasını kontrol ettikçe yeni temsillerin açıldığını fark ettim ve sonunda yerimi aldım. AKM opera salonunu daha önce gördüğüm için bu kez sahnenin tam karşısına denk gelen birinci balkon koltuğunu seçtim. Giderken beklentim de yüksekti, çünkü hem hikâye çok güçlüydü hem de böylesine bilinen bir eserin sahnede nasıl bir dünyaya dönüşeceğini gerçekten merak ediyordum.


Gösteri başladığında ilk olarak gözüme çarpan şey dekor oldu. Daha en başta, bu yapımın görsel dünya kurma konusunda çok ciddi bir özen taşıdığı anlaşılıyordu. Sahnede yalnızca güzel görünen bir dekor yoktu, gerçekten iyi düşünülmüş, atmosfer yaratan ve hikâyenin duygusuna hizmet eden bir tasarım vardı. Üstelik dekor geçişleri de çok başarılıydı. Kısa sürede değişen sahneler, temponun teknik açıdan düşmesine izin vermeden yeni bir alan açıyordu. Her yeni görüntü, Verona’nın başka bir yüzünü çıkarıyormuş gibi hissettirdi. Böyle büyük yapımlarda dekor bazen oyuncunun önüne geçebilir ama burada sahne tasarımı gösteriş için değil, anlatıyı büyütmek için kullanılmış gibiydi.


Kostümler de en az dekor kadar güçlüydü. Özellikle kırmızı ve yeşil tonlarının çatışma duygusunu beslemesi çok etkileyiciydi. Renklerin yalnızca estetik bir tercih gibi değil, aileler arasındaki karşıtlığı da görünür kılan bir unsur gibi kullanılması hoşuma gitti. Kalabalık sahnelerde bu renk düzeni sayesinde hareketin içinde bile belli bir düzen hissi korunuyordu. Kumaşların akışı, katmanlar, soyluluk duygusunu taşıyan ayrıntılar ve maskülen sertlik ile zarif çizgiler arasındaki denge, dönemin ruhunu sahneye taşımakta oldukça başarılıydı. Bale zaten söze başvurmadan duygu kuran bir alan, burada kostümler de bu sessiz anlatının önemli parçalarından birine dönüşmüştü.


Ama bu temsilde benim için küçük bir mesafe duygusu da vardı. Oturduğum yer sahnenin tamamını görmek için çok avantajlıydı, bunu inkâr edemem. Ne var ki dansçıların yüz ifadelerini seçmekte zorlandım. Bale gibi bedensel anlatının çok güçlü olduğu bir sanatta bu büyük bir eksik yaratmasa da özellikle karakterlerle daha yakından bağ kurmak istediğim anlarda kendini hissettirdi. İlk dakikalarda genelde gittiğim bale temsillerinde görmeye alıştığım Matthew Solovieff’i gözlerim aradı. Onu fark ettiğim anda sahnede tanıdık bir yüz görmek bende ayrı bir yakınlık duygusu yarattı. Seyir zevkim de bir anda arttı. Tanıdık bir ismin, tanıdık bir sahne enerjisinin insanı nasıl hemen oyunun içine daha rahat soktuğunu bir kez daha hissettim.



Daha sonra dikkatimi çeken bir başka isim de Ardis Kanat Tekkant oldu. Kendisini daha önce sahnede izlememiştim ama sosyal medyadan tanıdığım bir yüzdü. İlk başta birkaç küçük anda gözüme çarptı, sonra birden ortadan kaybolmuş gibi geldi. Gösteri sonrasında paylaşılan fotoğraflara bakınca işin aslını fark ettim. Meğer ortadan kaybolmamış, tam önümdeymiş. Kostüm değişikliği ve sahne makyajı yüzünden onu oturduğum yerden seçememişim. Bu da bana sahnede yüzü, mimiği ve oyunculuk ayrıntılarını daha iyi yakalamak istiyorsam bazı temsillerde biraz daha yakın yerlerden bilet almanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Yine de beyaz damalı lacivert kostümü ve korsan şapkasıyla sahnede çok iyi bir görünüyordu. Sahneye çıktığı anlarda canlı, genç ve dikkat çekici bir enerji taşıyordu.


Genel olarak bakınca Romeo ve Juliet’in temposu bana biraz yavaş geldi. Sahneler yer yer birbirini tekrarlıyormuş hissi verdi. Elbette bu eser büyük bir trajediyi adım adım kuran bir yapıya sahip, ama ben yine de yükselişin daha güçlü hissedilmesini bekledim. Özellikle büyük gerilimlerin ve yüksek tansiyonun daha belirgin yaşandığı anlar, bende beklediğim kadar sert bir etki bırakmadı. Normalde böyle bir hikâyede finale doğru seyir zevkinin de duygusal yoğunluğun da iyice artmasını beklerim. Burada ise ikinci perdenin ortalarına doğru tempo belirgin şekilde yavaşladı. Romeo ile Juliet’in bazı dansları ise benim gözümde biraz fazla sade kaldı. Teknik olarak elbette emek isteyen, zarif ve temiz sahnelerdi ama duygusal ateş açısından beni tam olarak içine çekemediler.


Finalde de benzer bir uzaklık hissettim. Romeo ve Juliet gibi büyük bir trajedinin sonunda seyircinin boğazında düğüm bırakan, hatta gözünü nemlendiren bir etki yaratmasını isterim. Burada ise sahnede yaşanan acının büyüklüğünü aklım kabul etse de o duygu kalbime tam olarak işlemedi. Belki benim beklentim çok yüksekti, belki de sahneleme tercihi daha kontrollü bir duygusallık hedefliyordu ama ben biraz daha sarsılmak istedim. İzlediğim diğer bale temsilleriyle kıyasladığımda temposu en düşük olanlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Don Kişot, seyirciye duygu geçirme ve akış kurma bakımından benim için çok daha canlı, daha hareketli ve daha kolay bağ kurulan bir yapıdaydı. Romeo ve Juliet ise görsel ihtişamına rağmen bende biraz daha uzaktan izlenen bir eser olarak kaldı.


Bununla birlikte başroller için aynı uzaklığı söyleyemem. Romeo ve Juliet’i canlandıran dansçıların gerçek hayatta evli bir çift olduğunu öğrenmem, temsile bakışımı değiştirdi. Sahnedeki birlikteliklerine sonradan yüklenen bu bilgi, izlediğim şeye ayrı bir katman ekledi. Bir anda yalnızca iyi ezberlenmiş bir sahne uyumu değil, gerçekten birbirini tanıyan iki insanın birbirine yaklaşımını izliyormuşum gibi hissettim. Bu durum ister istemez bakışları, dokunuşları, birbirlerine yönelirken taşıdıkları doğal rahatlığı daha dikkatle fark etmeme neden oldu.



Yılmaz Berkay Günay, Romeo olarak sahnede zarif ama etkili bir varlık kuruyordu. Özellikle hareketlerindeki açıklık, partnerine alan açan tavrı ve sahnede taşıdığı genç enerji karaktere çok yakışıyordu. Romeo’nun yalnızca romantik yüzünü değil, aynı zamanda aceleci, tutkulu ve duygusuyla hareket eden tarafını da beden diliyle hissettirebildiğini düşündüm. Gösterişli olmaya çalışmadan dikkat çeken, ölçülü ama boş bırakmayan bir sahne duruşu vardı. Juliet’le yan yana geldiği anlarda da bu uyum daha belirgin hale geliyordu.


Berin Günay ise Juliet olarak hem zarafet hem de kırılganlık duygusunu çok güzel taşıyordu. Juliet karakterinin sahnede yalnızca genç bir aşk kahramanı gibi değil, aynı zamanda baskı altında sıkışan, kendi duygusu ile çevresindeki düzen arasında kalan bir genç kadın gibi görünmesi önemlidir. O da bunu çok güzel yansıttı. Hareketlerinde yumuşaklık vardı ama bu yumuşaklık silikleşen bir etki yaratmıyordu. Tam tersine, karakterin saflığını ve duygusal açıklığını görünür kılıyordu. Romeo ile sahnede gerçekten çok yakışıyorlardı. Birlikte oldukları anlarda, eserin merkezindeki aşk duygusu en azından görsel ve bedensel anlamda inandırıcılığını koruyordu.



Arda Erkara ve C. B. ikilisi de sahnede çok dikkat çekiciydi. Aralarındaki arkadaşlık duygusu sahneye gayet iyi yansıyordu. Özellikle toplu sahnelerde ikisinin bir köşede bile olsa dikkat çekmeyi başarması tesadüf değildi. Sahne enerjileri yüksekti, hareketleri canlıydı ve anlatının içinde gerçekten bir bağ taşıyorlardı. Bu tür yan ilişkiler bazen ana hikâyeyi daha da zenginleştirir, burada da aynı etkiyi yarattıklarını düşündüm.


Matthew Solovieff ise benim için yine sahnenin neresinde olursa olsun dikkat çeken isimlerden biriydi. Onu yalnızca başrolde değil, yan rollerde de görevinin hakkını sonuna kadar veren bir dansçı olarak düşünüyorum. Bazı sanatçılar vardır, sahnede çok büyük bir alan kaplamadan da gözünüzü kendine çeker. O da bence tam olarak öyle bir isim. Olduğu yerde bir parlama yaratıyor. Hareket netliği, duruşu ve sahneye hâkimiyeti sayesinde izleyicinin dikkatini istemeden üzerine topluyor. Daha önce Romeo olduğu temsiller de olmuş ama ben ne yazık ki onları kaçırdım. Yine de bu temsilde onu görmek, benim için ayrı bir mutluluktu.



Eda Y. Dürüm de dadı rolünde gerçekten çok iyiydi. Hem dansı hem de oyunculuğu güçlüydü. Dadı karakteri bazen yalnızca hikâyeyi taşıyan yan bir figür gibi kalabilir ama burada çok daha canlı ve hissedilir bir yerde duruyordu. Özellikle Juliet’i yatağında bulduğu sahnedeki çığlığı, temsilde aklımda kalan en belirgin anlardan biri oldu. O an yalnızca teknik olarak iyi oynanmış bir sahne değildi, gerçekten bir kırılma hissi yarattı. Duygu yoğunluğunu bir anda yükselten, hafızada kalan bir çıkıştı.


Adını burada tek tek sayamadığım tüm dansçılar da sahnede büyük bir emek ve disiplinle duruyordu. Kalabalık sahnelerde düzenin dağılmaması, herkesin kendi yerini doğru taşıması, toplu hareketlerde estetiğin korunması ve her karakterin kısa sürelerde bile görünürlük kazanabilmesi kolay bir şey değil. Bu yüzden yalnızca başrolleri ya da öne çıkan birkaç ismi değil, sahnedeki bütün ekibi ayrıca kutlamak gerekir. Her birinin ne kadar çalıştığı ne kadar emek verdiği sahneden çok net anlaşılıyordu. Böyle yapımlarda bütünün gücü, tek tek bireylerin ciddiyetiyle oluşuyor. Burada da bu emek açıkça hissediliyordu.



Bu temsilde balkonda oturmanın bana verdiği bir başka keyif de orkestrayı çok net görebilmek oldu. Canlı müzikle bale izlemek gerçekten bambaşka bir deneyim. Sahnedeki hareketle çukurdan yükselen müziğin aynı anda bedeninizde karşılık bulması, bu sanatın en güçlü yanlarından biri. Orkestra da bu anlamda temsile çok büyük katkı sağlıyordu. Müzik yalnızca eşlik etmiyor, sahnenin duygusunu taşıyor, geçişleri besliyor ve anlatının içine görünmez bir akış yerleştiriyordu. Dansçılar kadar orkestrayı da izlemek, temsili benim için iki katmanlı hale getirdi.


Sonuç olarak Romeo ve Juliet, benim için görsel açıdan çok güçlü, emek açısından çok saygı uyandıran ama duygusal olarak tam anlamıyla içime yerleşemeyen bir temsil oldu. Dekor, kostüm, sahne düzeni, toplu emek ve dansçıların performansları gerçekten çok etkileyiciydi. Buna karşılık hikâyenin büyük trajedisi ve finalde beklediğim sarsıcılık bende tam olarak oluşmadı. Yine de sahnede böylesine köklü bir eseri, böylesine büyük bir emekle izlemek benim için çok kıymetliydi.


UĞUR YELMEZ

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page