top of page

PİR-İ LEZZET: KALBİME YERLEŞEN, DAMAĞIMDA KALAN ROMAN

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Yelmez
    Uğur Yelmez
  • 24 Ara 2025
  • 6 dakikada okunur

Pir-i Lezzet’i düşündüğümde aklıma önce koku geliyor, sonra tat, ondan sonra da kitaplığımda durduğu yer. Okurken hissettiklerimi tam anlatabilmem zor, çünkü bu roman benim için yalnızca güzel bir okumadan ibaret değil. Hayatımda en sevdiğim ilk beş kitabı saysam, hiç düşünmeden arasına koyarım. Hatta artık biriyle edebiyat konuşurken, ona bir kitap hediye etmem gerekse, elim önce bu romana gidiyor.

Pir-i Lezzet’i okurken yaşadığım en belirgin şey, sürekli canımın tatlı, özellikle de şerbetli bir şeyler çekmesi oldu. Normalde okurken atıştırmalık arayan biri değilim, ama bu romanda sayfalar çevrildikçe zihnimde hep bir baklava tabağı, bir revani dilimi, bir güllaç parçası canlandı. Sadece tatlı da değil, ağır kokulu baharatlar, özenle pişmiş etler, farklı pilavlar, şerbetler, aklıma geldikçe bile içimi kıpırdatıyor. Yazar, mutfağı öyle bir anlatmış ki, kitap bittiğinde sanki uzun bir sofradan yeni kalkmış gibi hissettim. Karnım doymuş gibiydi, ama ruhum bir süre daha masadan kalkmak istemedi.

Romanın dünyasına girmek, bana biraz eski bir İstanbul rüyasına adım atmak gibi geldi. Tam olarak hangi yüzyıl olduğunu söyleyemiyorum, zaten kitabın da böyle net bir tarihi yok, ama Osmanlı kokusu her satırda hissediliyor. Saray koridorlarında dolaşırken, mutfağın sıcak taşlarına basarken, liman kentlerinin tuzlu havasını içine çekerken, arka planda hep o dönem var. Bazı detaylar, bazı isimler, bazı atmosferler insanın aklına Kösem Sultan dönemini getiriyor. Yazar bunu açık açık söylemiyor ama okur olarak sezdiğin, hissettiğin bir hava var. Ben de o havayı çok sevdim. Tarih dersi gibi değil, belgesel gibi hiç değil, daha çok hatırlanan bir rüya gibi.

Pir-i Lezzet’in en vurucu tarafı, baş karakterin kendisi. Beş yaşındayken kardeş katlinden sağ kurtulan bir şehzadenin, yıllar sonra kimliğini saklayarak saray mutfağında aşçıbaşıya dönüşmesi, tek başına bile roman yazdıracak bir konu. Bu çocuğun bir usta tarafından saklanması, mutfakta büyümesi, pişirdiği yemeklerle insan ruhuna dokunabilecek kadar güçlü bir tat ve koku duyusuna sahip olması, roman boyunca hep ön planda. Onun için yemek, sadece karın doyurmak değil, hayatı kavrama biçimi. Bir sofraya konan tabakla, o sofraya oturanların kaderine dokunabiliyor. Bu fikir beni o kadar etkiledi ki, bir süre yemekle kurduğum ilişkiye bile yeniden baktım. Bizim için sıradan olan bir tabak çorbanın, bir pilavın, bir tatlının, başka birinin hayatında nasıl bir dönüm noktası olabileceğini düşündüm.

Kitapta en sevdiğim şeylerden biri, bu yeteneğin abartılı bir “süper güç” gibi sunulmaması. Evet, Pir-i Lezzet olağanüstü bir damak tadına sahip ve kokulara karşı neredeyse doğaüstü bir hassasiyeti var, ama yazar onu bir masal kahramanı gibi parlatmıyor. O hâlâ kırılgan, hâlâ geçmişinin yükünü omuzlarında taşıyan, hâlâ yanlış yapabilen bir insan. Saray mutfağının içinde herkesin kendine göre hesapları, korkuları, umutları varken, o da bu ağın dışında değil. Bu dengeyi çok sevdim. Ne tamamen gündelik bir insan ne de ulaşılamaz bir figür. Tam da bu yüzden, roman boyunca ona hem hayranlık duydum hem de ara ara içim acıdı.

Pir-i Lezzet’in mutfağı bir dekor değil, başlı başına bir evren. Saray mutfağındaki hiyerarşi, ustalar, çıraklar, kazanların kaynarken çıkardığı sesler, odun kokusu, taş fırınların sıcaklığı, bakır kapların parlaklığı, hepsi gözümün önünde çok net canlandı. Özellikle ustalık ilişkileri, bir bilginin elden ele, ağızdan ağza geçişi, mutfakta kurulan dostluk ve rekabet dengesi, romanı benim için daha da inandırıcı kıldı. Mutfak, burada bir savaş alanı gibi. Herkesin kendine ait bir ustalığı, bir sırrı, bir iddiası var. Yaptığın yemeğin beğenilmesi, sadece gurur meselesi değil, konum, itibar ve bazen de hayatta kalma meselesi.

Yolculuk bölümleri de bambaşka bir haz verdi bana. Pir-i Lezzet’in yeni tatlar öğrenmek için gittiği yerler, kasabalar, coğrafyalar, farklı iklimler, kıyı kentleri, iç bölgelerin çarşıları… Bu kısımları okurken sanki bir yemek atlasının sayfalarını çeviriyormuşum gibi hissettim. Gittiği her yerde sadece yemek öğrenmiyor, oradaki insanlardan hikâye topluyor. Balıkçıyla ilgili bir bölüm vardı, mesela, aklımda tam sahne sahne kalmadı ama duygusu hâlâ çok net. Orada bir deniz kokusu vardı, bekleyiş vardı, hayatı aynı yerde, aynı döngüde geçirmenin yorgunluğu vardı. Bu hikâyeler romana öyle güzel yerleşmiş ki, sadece ana karakterin yolculuğunu değil, geçtiği toprakların hafızasını da okumuş gibi oluyorsun.

Saray kısmına döndüğümüzde, işler iyice yoğunlaşıyor. Saray, sadece bir güç merkezi değil, aynı zamanda her duygunun bastırıldığı, her bakışın bir anlam taşıdığı, her hareketin izlenip hesaplandığı bir yer. Böyle bir atmosferde mutfağın rolü çok ilginç. Bir yanda padişah, vezirler, harem, devleti ayakta tutan mekanizmalar; öte yanda mutfakta kaynayan kazanlar, hazırlanan menüler, bir sofraya konacak yemeğin seçimi. Pir-i Lezzet, bu iki dünyanın kesiştiği noktada duruyor. Pişirdiği yemekle bir kararı yumuşatabiliyor, bir gerilimi artırabiliyor, bir barışın önünü açabiliyor, gizlice bir mesaj iletebiliyor. Yemek, burada kelimelerin söyleyemediğini söylüyor.

Romanın aşk tarafını da çok sevdim. Saray gibi sınıfların, kuralların, hiyerarşinin ağır olduğu bir yerde, aşk zaten başlı başına bir risk. Pir-i Lezzet’in yüreğine düşen duygu da bu riskin tam ortasında. O artık sadece geçmişinin hesabını tutan, intikam ya da adalet arayan biri değil, kalbi çarpan, bir bakışa takılıp kalan, kendi duygularıyla baş etmekte zorlanan bir insan. İmkânsızlık hissi romanda çok baskın, ama bu baskı, metni karanlığa sürüklemiyor. Tam tersine, okur olarak o duygunun nefes aldığı küçük anları aramaya başlıyorsun. Aynı sofrada bulunulan dakikalar, bir köşeden yakalanan bakışlar, kısa konuşmalar, çok küçük ayrıntılar bile önem kazanmaya başlıyor.

Dil ve anlatım konusu, benim için bu romanın en sadık hayranı olduğum taraflardan biri. Saygın Ersin’in dili ne fazla gösterişli ne de kuru. Tarihsel bir atmosferi taşıyacak kadar özenli, ama günümüz okurunu yormayacak kadar akıcı. Bazı kelimeler, bazı deyişler, o döneme yakışan bir zarafetle yerleştirilmiş, ama bu zarafet “bak ne kadar eski kelime biliyorum” havasına hiç girmemiş. Okurken bir kere bile sözlüğe bakma ihtiyacı hissetmedim, yine de zihnimde eskiden kalma bir İstanbul, taş sokaklar, ağır perdeli odalar, ince işçilikli bakır kaplar, uzun sofralar canlandı. Cümleler katı değil, nefes alıyor. Kimi yerde yavaşlıyor, kimi yerde hızlanıyor, ama hiçbir zaman yapay durmuyor.

Pir-i Lezzet’in dünyası, benim okur olarak aradığım o “doygunluğu” fazlasıyla verdi. Sadece olay örgüsünü takip etmedim, aynı zamanda kelimelerin tadına baktım. Bazı sahneleri ikinci kez okuyup orada kullanılan birkaç kelimeyi içimden tekrar ettiğim oldu. Kitap bitince de aynı kelimeler, sanki damağımda kalmış bir tat gibi, zihnimde gezinmeye devam etti.

Sezgin Kaymaz’ı seven biri olarak, bu kitabı okurken Türkçe edebiyatın ne kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olduğunu bir kez daha düşündüm. Sezgin Kaymaz insanın iç dünyasını, kırılmış yanlarını, karanlık köşelerini korkusuzca kurcalayan bir yazar. Pir-i Lezzet ise bambaşka bir kulvarda, ama o da insan ruhunun derinliklerine, arzularına, acılarına dokunuyor. Biri taşrada, bugünde, gündelik hayatın içinde dolaşırken, diğeri sarayda, mutfakta, tarihle iç içe geziyor. Ortak noktaları, kurdukları dünyaya sonuna kadar inanmaları. Okur olarak bu inancı hissediyorsun. Bu yüzden Pir-i Lezzet’in adını duyduğumda aklıma hep şu geliyor, biz gerçekten çok iyi hikâyeler yazabilen bir dilin içindeyiz.

Kitabın fiziksel hâlini de çok seviyorum, kırmızı kapaklı, altın kaşık desenli baskısını özellikle. Kırmızı, romanın içindeki yoğun duyguyu, sarayın ihtişamını ve mutfaktaki ateşi çok güzel taşıyor. Altın kaşık ise hem lezzeti hem iktidarı çağrıştırıyor. Kitabı eline aldığında, daha okumaya başlamadan özel bir şey tuttuğunu hissediyorsun. Hediye ederken de bu yüzden mutlu oluyorum. Sanki karşımdakine sadece güzel bir hikâye değil, aynı zamanda “bu dünyanın kapısını sana da açıyorum” demiş oluyorum. Okuyup bitirdikten sonra bana dönenlerin cümleleri de birbirine benziyor, çoğu “okurken acıktım” diyor, “bunun filmi yapılsa izlerim” diyor, “bitti ama sanki orada kalmak istiyorum” diyor.

Ben de tam böyle hissediyorum. Pir-i Lezzet’in filmi çekilse, eminim başına kurulup o kokuyu, mutfak sıcaklığını, saray havasını yeniden hissetmek isterim. Yine de şu anda yalnızca bir roman olarak bile benim için fazlasıyla yeterli. Çünkü bende yerini çoktan aldı. Artık biri benden kitap önerisi istediğinde, özellikle de iyi yazılmış, sürükleyici, farklı bir dünyaya açılan ama okuru yormayan bir roman arıyorsa, hiç düşünmeden Pir-i Lezzet’i söylüyorum. İçimden de yanına, bir gün mutlaka tadına bakmak isteyeceği bir tatlı önerisi ekliyorum.

Sonuçta Pir-i Lezzet benim için sadece okunup rafa kaldırılmış bir roman değil, aklıma geldikçe dönüp bakmak istediğim bir yer. Yeniden okumak için acele etmiyorum, sayfalarla aramdaki mesafeyi bile seviyorum. Ama bir gün o aralık kapanacak, bunu biliyorum. Yine bir akşam kitaplığın önünde durup kırmızı kapağa uzanacağım, altın kaşığın parladığı yerden içeri girer gibi sayfaları açacağım. Saray mutfağının sıcaklığı, bakır kapların ışıltısı, uzak limanların kokusu yeniden odanın içine yayılacak.

O sırada yanımda muhtemelen ince belli bir bardak çay ya da şerbetli bir tatlı da olacak. Sırf romana eşlik etsin diye değil, ilk okuduğum günleri hatırlatsın diye. Çünkü bazı kitaplar insanda öyle bir his bırakıyor ki, üzerinden yıllar geçse bile açıp iki satır okuman yetiyor, geri kalanını hafıza kendi kendine tamamlıyor. Pir-i Lezzet de bende tam böyle duruyor. Ne zaman aklıma düşse, içimde hafif bir iştah kabarıyor ve bu duyguyu yitirmemek için kitabı yeniden açmayı biraz daha erteliyorum.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page