top of page

HYUNAM-DONG KİTABEVİ: YALNIZLIĞIN, AİDİYETİN VE SESSİZ İYİLEŞMENİN ROMANI

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Yelmez
    Uğur Yelmez
  • 28 Ara 2025
  • 3 dakikada okunur


Bazı kitaplar yüksek sesle konuşmaz, seni tam tersine susturarak yakalar. Hyunam-Dong Kitabevi de böyle bir roman. Hwang Bo-Reum, okuruna büyük olaylar, keskin dönemeçler, dramatik patlamalar sunmuyor. Bunun yerine, kelimelerle değil, kelimelerin arasındaki boşluklarla ilerleyen sakin ama derin bir metin kuruyor. Sonuçta ortaya, modern çağın yalnızlığına ve aidiyet arayışına içten içe işleyen bir roman çıkıyor.

Romanın merkezinde, hayatının tam bir eşik anında duran bir kadın var. İşinden istifa etmiş, ne yapacağını tam olarak bilmiyor ama bildiği bir şey var, hiçbir şey artık eskisi gibi devam etmeyecek. Onun adımlarındaki yavaşlık, yalnızca bir yorgunluk değil, büyük bir kararın eşiğinde durmanın kırılganlığını taşıyor. Bu kırılganlık, roman boyunca okurun içine sızıyor. Karakterin içinden geçenleri yüksek sesle duymuyoruz, ama sessizliğinde kendi içimizden cümleler tamamlıyoruz. Sanki içimizden bir parçayı kaybetmişiz de adını bir türlü koyamıyoruz.

Hyunam-Dong’un taş sokakları, puslu havası, gri gökyüzü ve bu atmosferin içine yerleşmiş küçük bir kitabevi, hikâyenin yalnızca fonu değil. Kitabevi, romanın asıl karakterlerinden biri gibi. Burası yalnızca kitapların satıldığı bir dükkân değil. Geçmiş ile şimdi arasında, kayıplar ile yeni başlangıçlar arasında, yalnızlık ile paylaşım arasında açılmış bir geçit. Raflarda duran her kitap bir anıyı, bir yarayı, bir umut kırıntısını temsil ediyor. Kitapların arasında dolaşan karakterler, aslında kendi hayatlarının rafları arasında dolaşıyor gibi. Okur da, metin ilerledikçe, o raflara eliyle dokunuyormuş, kendi içindeki boşlukları yokluyormuş hissine kapılıyor.

Hwang Bo-Reum’un dili gösterişli değil, hatta ilk bakışta çok sade görünüyor. Fakat bu sadeliğin altında ağırbaşlı bir zarafet var. Cümleler süslenmiyor, büyütülmüyor, ama içlerinde sürekli kaynayan bir çağrışım gücü taşıyor. Okurken sık sık durup nefes alma isteği uyandıran bir metin bu. Birkaç satırda, insanı geçmişte bıraktığı bir ana, yarım kalmış bir duygunun yanına götürebiliyor. Bu yüzden Hyunam-Dong Kitabevi yalnızca okunan bir roman değil, aynı zamanda içe doğru yapılan bir yolculuğun rehberi gibi.

Romanın en güçlü damarlarından biri aidiyet meselesi. Kitap, yalnızca bir kitabevi mekânını değil, “olma” halini tarif ediyor. Hayatta savrulup gittiğimiz anlarda bazen bir yere, bazen bir insana, bazen de yalnızca bir anıya tutunuyoruz. Bu romanda kitabevi, tüm bu tutunuş biçimlerinin simgesi. Duvarlarına sinmiş yalnızlık, raflarında birikmiş sessizlik, zamanla kurulan dostluklar ve ilişkiler, modern insanın gitgide yalnızlaşan dünyasına ince, gösterişsiz ama samimi bir cevap veriyor.

Kadın karakterin kitaplarla kurduğu ilişki, bir kütüphane düzeninden çok bir günlük tutma hâline benziyor. Kitabevine giren her yeni müşteri, iç dünyasında başka bir hatırayı harekete geçiriyor. Kısa bir konuşma, eksik kalmış bir cümleyi tamamlıyor. Özellikle anneyle kurulan bağda, annenin varlığı ve yokluğunun iç içe geçtiği anlarda, yazar duyguyu abartıya kaçmadan, katman katman aktarıyor. Yas, yalnızlık, anlam arayışı, bir çayın buharında, bir kitabın kokusunda saklanarak sahneye çıkıyor.

Romanın temposu sakin. Bu sakinlik, bazılarının gözünde “yavaş” diye nitelenebilecek türden, ama metnin ruhu tam da buradan besleniyor. Hızla akan hayatın, sürekli yetişmemizi bekleyen zamanın tam karşısında duruyor. Sayfalar ilerlerken büyük olaylar patlamıyor, hayat değiştiren felaketler yaşanmıyor. Bunun yerine, küçük ama derin değişimler oluyor. Karakterin içindeki ağırlık millim millim yer değiştiriyor. Bu küçük kaymalar, okurun dünyasını da yavaş yavaş dönüştüren bir etki yaratıyor.

Hyunam-Dong Kitabevi bu anlamda bir sığınak gibi. Yalnızlara, yönünü kaybetmişlere, geçmişin yükünü omuzlarından tam olarak indiremeyenlere bir davet. Fakat aynı zamanda yumuşak bir uyarı da taşıyor, bazen hiçbir şey yapmamak, yalnızca durmak, yalnızca beklemek de bir eylemdir. Bazen en büyük dönüşümler, sessizce orada kalmayı seçtiğimiz anlarda başlar. Romanın sonuna geldiğinde insanda hem huzur hem hüzün karışımı bir his kalıyor. Sanki sonbahar akşamı gibi, ne tam karanlık ne tam aydınlık, bir geçiş mevsimi. O ara zaman duygusu, kitabın bellekte bıraktığı en kalıcı izlerden biri.

Hyunam-Dong Kitabevi’ni özel kılan şey, okurla kurduğu bu çok içten bağ. Metin, okuruna ne düşünmesi gerektiğini söylemiyor. Duyguları açıklamıyor, tarif etmiyor, öğretmiyor. Sadece sahneye koyuyor ve çekiliyor. Okur, kendi yalnızlık deneyimini, kendi kırılganlıklarını, kendi eksik cümlelerini bu sahnenin içine yerleştirebiliyor. Bu yüzden kitap, “herkesin kendinden bir şey bulabileceği” türden klişe bir tanımın biraz ötesine geçiyor. Daha çok, “herkesin kendine dair bir şeyi fark edebileceği” bir metne dönüşüyor.

Bu romanı benim gözümde bir iyileşme metni yapan da bu. İyileşme derken büyük adımlardan, köklü karar değişikliklerinden bahsetmiyor. Sadece insanın kalbinde küçük bir yer açıyor. O alan bazen bir kitabevinin köşesinde, bazen bir müşterinin kısa bir bakışında, bazen de kapağı yeni açılmış bir kitabın sayfalarında beliriyor. Okur, belki hayatında somut olarak hiçbir şey değişmemişken bile, romanı bitirdiğinde içinde hafif bir yer açıldığını hissediyor. Belki o kadar da yalnız değildir. Belki içindeki ağırlığın tamamını değil ama bir kısmını bir rafta bırakabilir.

Hyunam-Dong Kitabevi, sonbahar gibi gelen bir kitap. İçine çöken, ama boğmayan. Yavaş yavaş, usul usul içine işleyen. Kalbinde bir köşe açan, oraya bir kitabevi resmi koyan, bir fincan çay buharı, sararmış bir kapak ve sessiz bir bakış ekleyen bir roman. Sessizliği seven, hızlı akan hikâyeler yerine içe dönük metinlere yakınlık duyan herkes için, ağır ağır okunup sindirilmesi gereken bir kitap.


UĞUR YELMEZ

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page