top of page

O ZAMAN KÜS ÖLENE KADAR!

25 Ağu
7 dakikada okunur

The House Seat’teki izleme listemde bu kez Yapı Tiyatro’nun O Zaman Küs Ölene Kadar! oyunu vardı. İki kardeşi çocukluklarından yetişkinliklerine uzanan iki farklı zamanda izlediğimiz oyun, ölüm ve yas gibi ağır sayılabilecek konulardan yola çıkıyor. Fakat karşıma yalnızca hüzünlü bir aile hikayesi çıkmadı. Kardeşlerin didişmeleri, çocukluk halleri ve ölümün ortasında bile devam eden gündelik hayat, komediyi de hikayenin doğal bir parçası yapıyor. Oyunu sahnede izleme fırsatını kaçırdım ancak The House Seat sayesinde sonradan izleyebildim.


Doğaç Gözüdeli’nin yazdığı O Zaman Küs Ölene Kadar!, İmer Özgün Bademci yönetiminde 6 Mart 2023’te seyirciyle buluştu. Yaklaşık 70 dakika süren tek perdelik oyunda Doğaç Gözüdeli ve Mehmet Taşyürek sahneyi paylaşıyor. Enes Danış yardımcı yönetmen olarak ekipte yer alırken sahne tasarımını Nilsu Baldan, ışık tasarımını Cem Yılmazer üstleniyor. Yapımın daha geniş ekibinde Nila Yari, Furkan Bağcı, Aytuğ Erdil ve Ceyda Cihan gibi isimler de bulunuyor.


O Zaman Küs Ölene Kadar! aynı zamanda Yapı Tiyatro’nun ilk oyunu. Doğaç Gözüdeli ve Mehmet Taşyürek’in birlikte üretme geçmişi ise bu oyundan daha önceye uzanıyor. İkili geçmişte aynı projelerde çalışmış, Gözüdeli’nin yazıp yönettiği Çok Başka Bir Şey adlı kısa filmde de Taşyürek oyuncu olarak yer almıştı. Oyunun ortaya çıkış süreci de hızlı gelişmemiş. Metin tamamlandıktan sonra doğru yaratıcı ekibin kurulması ve gerekli bütçenin hazırlanabilmesi için yaklaşık bir yıl daha çalışılmış. Bağımsız tiyatronun prova alanı, dekor, sahne kiraları ve bütçe gibi birçok zorluğuyla uğraşmalarına rağmen bunların ortaya çıkacak yapımın eksiklerini açıklayan bir bahaneye dönüşmesini istememişler. Yapı

Tiyatro’nun ilk oyununda bu kadar uzun bir hazırlık sürecini göze alması, sahnede gördüğümüz görsel dünyanın neden bu kadar özenli olduğunu da biraz açıklıyor.


Sahne arkasındaki ekipten söz ederken özellikle zaman geçişleri üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü aynı iki oyuncuyu hem çocuk hem de yetişkin olarak izliyoruz ve bunun için sürekli dekor değiştiren, açıklama yapan ya da sahneyi kesintiye uğratan bir sistem kullanılmıyor. İmer Özgün Bademci’nin rejisi, Cem Yılmazer’in ışık tasarımı ve oyuncuların bedenlerindeki değişim bir araya geldiğinde hangi dönemde olduğumuzu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Birkaç saniye önce iki yetişkinken ışığın ve oyunculuk biçiminin değişmesiyle çocukluklarına dönebiliyorlar. Yönetmen İmer Özgün Bademci’nin İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu olması ve oyunculuk üzerine uzun süredir çalışmalar yürütmesi de burada anılabilir. Michael Chekhov oyunculuk tekniği üzerine çalışmaları bulunuyor ancak oyunun doğrudan bu teknik kullanılarak hazırlandığına dair bir bilgi olmadığı için ikisini doğrudan birbirine bağlamak doğru olmaz.


Nilsu Baldan’ın hazırladığı sahne tasarımı ise oyunun daha ilk görüntüsünde dikkat çekiyor. Arka taraftaki sisli orman, mezar taşları, karanlık ve sahnedeki gerçek toprak bir araya geldiğinde küçük bir alanda oldukça inandırıcı bir mezarlık görüntüsü oluşuyor. Cem Yılmazer’in ışıkları da bu karanlığı tamamen kapatmak yerine dekorun ayrıntılarının seçilebilmesine izin veriyor. Oyuna dair yayımlanan değerlendirmelerde de henüz kurumamış gibi görünen mezar toprağı ve ağaçların arasından gelen ışık özellikle dikkat çeken detaylar arasında. Ekibin daha sonra verdiği bir söyleşide anlattığına göre bu kasvetli görüntü ile oyunun komedi tarafı arasındaki fark en başından beri bilinçli bir tercihti. Seyirci salona girdiğinde karşısındaki mezarlığı görüp ağır bir dram bekliyor ancak oyun ilerledikçe beklediğinden çok daha fazla gülüyor. Ekip de kendi arasında oyunu bu nedenle “mezarlıkta geçen hüzünlü bir komedi” olarak tanımlıyor.



Hikaye aynı iki kardeşin hayatındaki iki ayrı kayıp arasında gidip geliyor. Çocukluk bölümünde kardeşler onlu yaşlarının başında ve kedileri Rey Mysterio’yu kaybetmişler. Yıllar sonra karşılaştığımız yetişkin hallerinde ise bu kez babaları ölmüş. Her iki bölümün de mezarlıkta geçmesi iki dönemi birbirine yaklaştırıyor ancak kedinin ölümü ile babanın ölümü aynı ağırlıkta iki kayıp gibi anlatılmıyor. İlkinde iki çocuk ölüm kavramıyla tanışmaya çalışırken yıllar sonra ölüm artık ne olduğunu bilmedikleri bir şey değil. Bu kez kaybettikleri insanla geçmişte nasıl bir ilişki kurdukları, söyleyemedikleri şeyler ve geride kalan aileyle nasıl devam edecekleri devreye giriyor.


Çocukluk bölümlerindeki ayrıntılar oyunun en sıcak taraflarından bazılarını oluşturuyor. Ölen kedilerinin adının Rey Mysterio olması bile başlı başına çocuk dünyasına ait bir seçim. Profesyonel güreşin en tanınmış isimlerinden birinin adını taşıyan kedinin mezarı başında iki çocuğu izlemek, hikayenin hüzünlü tarafının yanına daha ilk anda başka bir hava ekliyor. Küçük kardeşin mezarın başında ağlarken çikolatalı süt içmesi de benzer şekilde akılda kalıyor. Çocukların yas tutma biçimleri yetişkinlere benzetilmeye çalışılmıyor; bir yandan üzülüyorlar, bir yandan kendi gündemlerine geri dönebiliyorlar.


Bir başka sahnede ağabey, kardeşine “ölüm” kelimesini söylemenin ayıp olduğunu ve bunun yerine “vefat” demesi gerektiğini anlatıyor. Oyuncuların daha sonra anlattığına göre bir seyirci, çocukken gittiği bir cenazede “vefat” kelimesini yine başka bir çocuktan öğrendiğini söylemiş. Metindeki çok küçük bir ayrıntının seyircinin gerçek hayatındaki bir anıyla bu kadar benzer olması, oyunun aile ve çocuklukla ilgili gözlemlerinin neden kolay karşılık bulduğunu gösteren güzel örneklerden biri.


Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip geldikçe iki kardeşin aynı evde büyümüş olmalarına rağmen hayatı ve ailelerini birbirlerinden farklı yaşadıkları daha fazla ortaya çıkıyor. Aynı babayı kaybetmeleri bile ikisinin aynı kaybı yaşadığı anlamına gelmiyor. Çünkü bir insanın babasıyla kurduğu ilişki, kardeşinin kurduğu ilişkinin birebir aynısı değil. Küçük kardeş babasının ölümünün ardından yapılması gerekenlerle daha fazla ilgileniyor. Annesinin durumu, cenaze evindeki ihtiyaçlar, gelen giden insanlar ve ortadan kaybolan ağabeyini bulmak gibi somut meselelerle uğraşıyor. Ağabeyin aklı ise daha çok babasıyla geçmişte yaşayamadığı şeylerde ve tamamlayamadığı vedada kalıyor. Biri hayat devam ettiği için yapılması gerekenlere tutunurken diğeri geçmişte yarım kalan ilişkinin içine dönüyor. Bu yüzden birbirlerine kızmaları yalnızca iki farklı karakterin çatışması değil; ikisi de zaman zaman karşısındakinin neden kendisi gibi davranmadığını anlamıyor.



Oyunun adı da tam bu iki dönem arasında kendine yer buluyor. Çocukken yeniden tartıştıkları bir anda ağabey çekip gidince küçük kardeş arkasından “O zaman küs ölene kadar!” diye sesleniyor. Gerçekten hayatlarının sonuna kadar küs kalmayı düşünmüyor elbette; abisini geri döndürmeye çalışan bir çocuğun söylediği büyük bir cümle bu. Ağabeyi geri dönmeyince de onun peşinden koşuyor. Çocukların dünyasında “ölene kadar” neredeyse sonsuzluk kadar uzak bir zaman. Yıllar sonra aynı iki kişiyi gerçek bir mezarın başında gördüğümüzde ise bu söz ilk söylendiği andaki halinden biraz uzaklaşıyor. Çocuklukta kolayca söylenen iki kelime, ölümün gerçekten hayatlarına girdiği yetişkinliklerinde ister istemez başka bir çağrışım bırakıyor.


Yetişkinlik bölümünde mesele artık yalnızca babalarının ölümü değil, onun ardından aile içinde neyin değiştiği. Bir kişi öldüğünde o insanla birlikte aile içindeki yeri de boşalıyor. Küçük kardeşin annesiyle ve cenaze evindeki sorumluluklarla daha fazla ilgilenmesi bunu açıkça gösteriyor. Ağabey ise aynı noktada çok daha kişisel bir meseleyle, babasıyla yarım kalmış ilişkisiyle uğraşıyor. Birinin yaptığı diğerinden daha doğru gibi sunulmuyor. İkisi de aynı ölümle kendi yöntemleriyle baş etmeye çalışıyor ve aralarındaki gerilim de biraz buradan çıkıyor.


Doğaç Gözüdeli’nin canlandırdığı ağabey, çocukluk ile yetişkinlik arasında en belirgin değişimlerden birini yaşayan karakter. Çocukken kardeşinden biraz daha fazla şey bildiğine inanan, ona duyduğu yetişkin kurallarını anlatan ve zaman zaman üzerinde küçük bir otorite kurmaya çalışan biri. Yetişkin olduğunda ise bu kendinden emin halin yerini babasıyla ilişkisini tamamlayamamış, söylemek istediklerini söyleyememiş ve ölümün ardından ne yapacağını pek bilemeyen bir adama bıraktığını görüyoruz. Babasıyla geçmişte tam olarak neler yaşadığını bütün ayrıntılarıyla öğrenmiyoruz. Oyunla ilgili yayımlanan eleştirilerden birinde de ağabeyin babasıyla yaşadığı geçmişe dair birkaç anın daha gösterilmesinin karakteri daha fazla açabileceği söylenmiş. Bende ise bu eksik bırakılan kısım karaktere dair merakı artırdı.


Gözüdeli’nin oyunculuğunda özellikle çocukluk bölümlerini sevdim. Yetişkin oyuncuların çocuk canlandırdığı sahnelerde iş kolayca abartılı hareketlere ve yapay bir ses kullanımına gidebiliyor. Burada çocuk olduklarını anlayabilmemiz için sürekli çocuk taklidi yapılmıyor. Bedenin kullanımı, konuşma şekli, hızlı tepkiler ve kardeşine yaklaşımı yeterli oluyor. Gözüdeli’nin aynı zamanda metnin yazarı olması da performans açısından ilginç. Karakterin geçmişini en iyi bilen kişi olarak kendi yazdığı ağabeyi sahnede canlandırıyor ama karakteri yalnızca metni açıklayan bir araca dönüştürmeden oynuyor.


Mehmet Taşyürek’in küçük kardeşi ise çocuklukta da yetişkinlikte de ağabeyine göre daha doğrudan bir karakter. Çocukken kedisinin ölümünün karşısında hislerini daha açık yaşayan küçük kardeş, yetişkin olduğunda da babasının ölümüne rağmen hayatın devam eden işleriyle ilgilenen tarafa dönüşüyor. Bu sorumluluk hali onun daha az üzgün olduğu izlenimini vermiyor. Yalnızca yasını başka türlü yaşıyor.


Taşyürek’in oyunculuğunda iki yaş arasındaki geçişler özellikle dikkat çekiyor. Çocuk olduğunda yalnızca sesini değiştirip hareketlerini büyütmek yerine yüz ifadesi, bakışı, bedeninin ağırlığı ve konuşurken verdiği tepkiler farklılaşıyor. Oyuna dair yayımlanan değerlendirmelerde de özellikle bu tarafı öne çıkarılmış. Benim izlediğim kayıtta da çocukluk sahnelerinin doğal görünmesinde bunun büyük payı vardı.



İki oyuncunun daha önce birlikte çalışmış olması kardeşlik ilişkilerinde de kendini belli ediyor. Burada kardeşlik sürekli birbirine sevgi gösteren iki insan üzerinden kurulmamış. Birbirlerinin hangi söze sinirleneceğini bilen, lafını kesen, çok yanlış bir anda çok gereksiz bir mesele yüzünden tartışabilen iki kardeş var. Babalarını kaybetmiş olmaları yıllardır süren bu alışkanlıklarını bir anda yok etmiyor. Cenaze evinin ortasında bile eski ilişki biçimleri devam ediyor. Oyunun komedi tarafının bu kadar doğal gelmesinin nedenlerinden biri de bu.


Ölümün anlatıldığı bir oyunda duyguyu baştan sona ağırlaştırmak oldukça kolay olurdu. O Zaman Küs Ölene Kadar! ise buna ihtiyaç duymuyor. Mezarlıkta geçmesine rağmen gülünecek anları var ve bunlar ölümle dalga geçildiği için komik değil. İnsanların hayatı ölüm karşısında bile bütün sıradanlığıyla devam ettiği için komik. Birileri ağlarken başka biri ayranlarla ilgilenebiliyor, iki kardeş yıllardır yaptıkları gibi tartışabiliyor ya da çok ciddi bir konuşmanın ortasında son derece gündelik bir cümle kurulabiliyor. Hüzün ile mizahın yan yana olması bu yüzden yapay hissettirmiyor.


Ben genel olarak O Zaman Küs Ölene Kadar!’ı samimi, akıcı ve izlemesi zevkli bir oyun olarak buldum. Komedi ile dram arasındaki denge benim için çalıştı. Ölüm ve yas gibi çok kolay şekilde ağırlaştırılabilecek bir konudan söz etmesine rağmen oyun sürekli aynı duygunun içinde kalmıyor. Kardeşlerin birbirleriyle olan iletişimi ve çocukluk sahneleri nefes alınabilecek alanlar açıyor.


Doğaç Gözüdeli ve Mehmet Taşyürek’in oyunculuklarını da başarılı buldum. Özellikle karakterlerin farklı yaşlarına geçtiklerinde aradaki ayrımın bu kadar rahat anlaşılması hoşuma gitti. Çocukluk hallerini canlandırdıkları bölümler benim için ayrıca dikkat çekiciydi. İki yetişkin oyuncunun çocuk rolü yaptığını sürekli hatırlatan zorlama bir tavır yerine gerçekten iki çocuğun konuşmasını izliyormuşum gibi daha doğal bir oyunculuk vardı.


Dekor da oyunda en sevdiğim detaylardan biri oldu. Arka plandaki sisli orman görüntüsü, mezar taşları ve sahnedeki toprak birlikte oldukça güzel bir atmosfer oluşturmuş. Özellikle mezarın ve toprağın yalnızca birkaç sembolik parçayla geçiştirilmemesi görüntünün daha gerçekçi durmasını sağlıyor. Oyunu ekrandan izlememe rağmen bu atmosfer rahatlıkla hissediliyordu. Canlı izleseydim dekorun etkisinin çok daha fazla olacağını düşünüyorum.


Oyun dördüncü sezonun ardından sahnelere veda ettiği için canlı izleme fırsatım olmadı. Yine de The House Seat üzerinden karşılaşmak benim için güzeldi. Yıllarca sahnelenmiş ancak artık programda karşıma çıkmayacak bir yapımı sonradan izleyebilmek, dijital tiyatro platformlarının en sevdiğim taraflarından biri. Canlı temsilin yerini birebir tutmasa da kaçırılmış oyunlar için ikinci bir şans yaratıyor.


Aile ilişkilerine ve kardeşlik hikayelerine yakın hisseden, iki oyunculu ve diyalog ağırlıklı oyunları seven, dramın yanında mizahın da kendine yer bulduğu yapımlardan hoşlananlar için O Zaman Küs Ölene Kadar! rahatlıkla izlenebilecek bir oyun. Başlığını ilk gördüğümde beklediğimden daha sıcak, daha tanıdık ve daha gündelik bir hikayeyle karşılaştım. Bir mezarlığın ortasında başlayan bütün o ölüm konuşmalarının ardından aklımda en fazla kalan şey ise iki kardeşin birbirine kızsa da birbirinden tamamen kopamaması oldu.

 

UĞUR YELMEZ

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page