top of page

MOMENTUM

Güncelleme tarihi: 4 May


İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin Süreyya Operası’nda sahnelediği Momentum, dört ayrı koreografiden oluşan bir çağdaş bale programı. Ama bu akşamı yalnızca peş peşe gelen dört parça gibi görmek eksik kalır. Seyir boyunca hissedilen şey, bir parçanın açtığı alanın ötekine geçmesi, gecenin her bölümde biraz daha büyümesi ve her yeni işin başka bir duyguya kapı aralamasıydı. Her koreografi kendi dünyasını kuruyordu ama hiçbiri ötekinden kopuk durmuyordu. Ben de daha salona girmeden bu akışın içine çoktan girmiştim.


Bunu en iyi anlatan şey de şu küçük ama komik olay sanırım. Momentum’u izleyeceğim için o kadar heyecanlıydım ki, bir gün önce gitmem gereken tiyatroyu gerçekten unuttum. Biletim vardı, günü belliydi, planım hazırdı ama benim aklım çoktan ertesi akşama geçmişti. İlk kez çağdaş bale izleyecek olmanın merakı, sahnede nasıl bir dil göreceğimi düşünmek, bu akşamın bende nasıl bir iz bırakacağını hayal etmek derken bütün dikkatimi oraya vermişim. O günün tiyatrosunun başlamasına on dakika kala hâlâ evde olduğumu fark ettiğim an önce kısa bir şaşkınlık yaşadım, sonra da kendi kendime güldüm. Çünkü durum biraz saçma olsa da çok netti, ben daha Momentum’u izlemeden onun etkisine girmiştim. Süreyya Operası’na giderken de sıradan bir temsil izlemeye değil, uzun süredir merak ettiğim bir şeyle ilk kez karşılaşmaya gidiyormuşum gibi hissettim.



Bu programın Süreyya Operası’nda sahnelenmesi de ayrıca çok doğru geldi bana. Süreyya’nın zarif yapısı, seyirciyle kurduğu yakınlık, sahneyi boğmayan ama etkisini de eksiltmeyen ölçüsü, Momentum gibi hareketin ve sahne resminin öne çıktığı bir akşam için çok uygun bir zemin yaratmıştı. Elbette geceyi yalnızca sahnedeki bedenler taşımıyordu. Sahne arkasında da çok dikkatli, çok özenli bir emek vardı. Gizem Betil’in kostüm tasarımları, her parçaya ayrı bir karakter verirken gecenin genel estetik çizgisini de koruyordu. Bersan Baş’ın ışık tasarımı ise sadece dansçıları görünür kılan bir unsur gibi çalışmıyordu. Bazen sahnedeki duyguyu derinleştiriyor, bazen bir görüntüyü daha keskin hale getiriyor, bazen de parçaların ruhunu sessizce tamamlıyordu. Geçişlerde hissedilen akışta da İlke Kodal ile Emre Olcay’ın katkısını anmak gerekiyor. Gecenin ritminin dağılmamasında, bir parçanın kapanıp ötekinin alan açmasında onların varlığı da önemliydi.


Bir de Murat Dürüm’den söz etmeden geçmek istemem. Çünkü bugün sahne sanatları üzerine yazarken en büyük eksiklerden biri, temsillerin güçlü görsel hafızalarının her zaman yeterince oluşmaması. Murat Dürüm’ün çektiği fotoğraflar bu açıdan gerçekten çok kıymetli. Sahnede bir an olup biten şeyi, o anın heyecanını söndürmeden yakalayabilen kareler bunlar. Momentum için çektiği fotoğraflarda da bunu bir kez daha hissettim. Sahnedeki geçici anları sonradan yeniden hatırlatabilen, bakınca temsilin ruhunu yeniden çağırabilen fotoğraflar çekiyor. Açıkçası onun fotoğrafları olmasa, birçok temsilin ardından elimizde çok daha az şey kalırdı. Bu yüzden onun emeğini özellikle anmak istedim.



Gecenin ilk parçası Ebru Cansız’ın koreografisini yaptığı, Camille Saint-Saëns müziği eşliğindeki Unison’du. Daha ilk anda sahnede kurduğu toplu görüntü dikkat çekiyordu. Dansçıların bir aradalığı, o düzen duygusu, bedenlerin aynı çizgide buluşması ve ilk anın taşıdığı sessiz yoğunluk, parçanın havasını hemen kurdu. Unison’da beni etkileyen şey, birlikte hareket etme fikrinin tekdüze bir görüntüye dönüşmemesiydi. Tam tersine, ortaklık duygusu çok belirgindi ama bu ortaklığın içinde her beden yine kendine ait bir varlık taşıyordu. Ebru Cansız, bu dengeyi çok temiz bir koreografi diliyle kurmuş. Saint-Saëns’in müziği de parçaya zarif ve akıcı bir temel veriyor. Bende kalan his, birlikte olmanın sert bir disiplin gibi değil, uyumla kurulan canlı bir ilişki olduğu yönündeydi. Üstelik sahnedeki kalabalık dansçı yapısı ve kostümlerdeki kırmızı şerit detayları da bu parçayı görsel olarak daha da güçlü hale getiriyordu. O kırmızı çizgiler yalnızca şık bir tercih gibi durmuyordu. Hareketin yönünü belirginleştiriyor, toplu sahnelerde gözü topluyor ve sahnedeki birlik hissine ayrı bir canlılık katıyordu.



İkinci parça, Deniz Özaydın’ın koreografisini yaptığı, Antonín Dvořák müziğiyle sahnelenen Interwoven oldu. Benim için gecenin en özel karşılaşmalarından biri buydu. Sahneye baktığım anda beni içine çeken ilk şey, orada gördüğüm bazı yüzleri daha önce başka temsillerden tanıyor olmamdı. Daha önce izlediğim, beğendiğim, hatta yazılarımda da yer verdiğim isimleri bu kez aynı sahnede, aynı yapı içinde görmek beni gerçekten çok mutlu etti. Hatta içimden şu geçti, onlar hiç hareket etmese, sadece öyle dursalar bile ben yine de onları izlemekten keyif alırdım. Çünkü o tanıdık yüzlerin bir araya gelişi bile bende başlı başına güçlü bir etki yarattı. Hareket başladığında ise bu etki daha da büyüdü. Interwoven’da kadın ve erkek dansçıların birlikte kurduğu akış, parçaya daha farklı bir genişlik veriyordu. Deniz Özaydın burada zoraki bir düzen kurmuyor, daha doğal, daha akışkan, daha temaslı bir yapı oluşturuyor. Bedenler birbirine yaklaşıyor, birbirinden uzaklaşıyor, yeniden kesişiyor ve parça boyunca sürekli örülen bir hareket duygusu ortaya çıkıyor. Zaten Interwoven adı da bunu çok iyi taşıyor. Dvořák’ın müziği bu hissi güzelce destekliyor. Ne hareket müziğin önüne geçiyor ne de müzik koreografiyi bastırıyor. İkisi birbirini taşıyarak ilerliyor. Parça bittiğinde gerçekten çok etkilenmiştim. Hatta o an içimden, bundan daha iyisi gelir mi, diye geçirdiğimi çok net hatırlıyorum.



Üçüncü parça, Çiğdem Erkaya Öztürk’ün koreografisini yaptığı Kurgu’ydu. Müziğinde Antonio Vivaldi ile Johann Sebastian Bach’ın yer aldığı bu parça, gecenin daha içe kapanan, daha sezgisel, daha düşsel tarafını açtı. Önceki iki parçanın ardından böyle bir dünyaya geçmek hoşuma gitti. Çünkü aynı akşam içinde sadece ritim, düzen ve toplu hareket izlemiyor, daha belirsiz, daha sisli, daha içsel bir alana da giriyorduk. Kurgu’da benim en çok aklımda kalan ayrıntılardan biri, gözlerin tülle örtülmüş olmasıydı. Çok küçük gibi görünen ama parçanın bütün havasını değiştiren çok etkili bir tercihti bu. Yüzü tamamen gizlemiyor ama bakışı perdeliyordu. Bu da sahnede hemen başka bir duygu yaratıyordu. Sanki gördüğümüz şey biraz uzaklaşıyor, biraz bulanıklaşıyor, biraz da bilinçaltına doğru çekiliyordu. Çiğdem Erkaya Öztürk burada doğrudan anlatan bir dünya kurmuyor. Daha çok hissettiren, sezdiren, seyirciyi yavaş yavaş içine alan bir alan açıyor. Vivaldi ve Bach’ın müziğiyle birleşince bu atmosfer daha da derinleşiyor. Kurgu’da sevdiğim şey tam da buydu. Her şeyi açık açık söylemeyen ama his bırakmayı bilen bir parça olması.



Son parça ise Alper Marangoz’un koreografisini yaptığı, Ulvi Cemal Erkin müziğiyle sahnelenen Köçekçe: Bir Rapsodi’ydi. Gecenin enerjisini bir anda yukarı taşıyan iş buydu. Bir çağdaş bale programı içinde, köçek geleneğinden beslenen ama bunu olduğu gibi tekrar etmeyen, bugünün sahne diliyle yeniden düşünen böyle bir parça izlemek gerçekten heyecan vericiydi. Kostümlerdeki etek formu, hareketlerin ritmik yapısı, müziğin taşıdığı coşku, hepsi bir araya gelince sahnede çok canlı bir dünya oluşmuştu. Özellikle Türk ezgilerini duymak beni ayrıca mutlu etti. Çünkü o tanıdık seslerin çağdaş koreografiyle buluşması, parça ile aramda hemen başka bir bağ kurdu. Alper Marangoz’un koreografisi bu müziğin enerjisini çok iyi taşıyor. Tempo bir an bile düşmüyor. Parça seyirciyi içine alıyor, canlılığını koruyor ve heyecanını sonuna kadar sürdürüyor. Üstelik bunu sadece hızlı ya da gösterişli görünerek değil, gerçekten düşünülmüş bir koreografik yapı içinde yapıyor. Köçekçe: Bir Rapsodi bende hem şaşkınlık hem hayranlık bıraktı. Bir çağdaş bale akşamında dansçıları bu estetik içinde, bu ritimle ve bu kostüm anlayışıyla izlemek zaten çok ilgi çekiciydi. Ama asıl güçlü olan taraf, bunun sadece farklı görünmek için yapılmamış olmasıydı. Gerçekten iyi kurulmuş, diri ve etkili bir parçaydı. Benim o akşam en çok bağ kurduğum iş de bu oldu.


Ama bu akşamı asıl taşıyanlara, sahnenin önündeki bedenlere ve yüzlere gelince, orada bende kalan duygu daha da güçlüydü. Momentum dört ayrı parçadan oluşuyordu, evet. Bazı dansçılar yalnızca tek bir bölümde yer alıyordu, bazıları ise birden fazla parçada karşımıza çıkıyordu. Tam da bu yüzden temsil boyunca sahnede emek veren isimlerin daha görünür kılınmasını çok isterdim. Bunu özellikle söylemek istiyorum, çünkü sahnede bu kadar çok insan emek verirken onların isimlerinin hiçbir yerde topluca paylaşılmaması gerçekten eksiklik gibi geliyor. Her bölümde kimin oynadığını tek tek yazılmasa da en azından “Momentum’un dansçıları” diyerek toplu bir isim listesi paylaşılabilirdi. Çünkü o akşam sahnede gördüğüm, yüzünü tanıdığım için ayrı heyecan duyduğum isimler vardı ama ilk kez izlediğim, adını bilmediğim, yine de adını öğrenmek istediğim dansçılar da vardı. İnsan sahnede bu kadar emek veren birini izleyince, en azından adını bilmek istiyor. Yazarken o emeği ismiyle anmak istiyor. Ne yazık ki böyle kalabalık bir ekipte herkesin adını tek tek öğrenebilmem mümkün olmadı. Yine de elimden geldiğince, adını öğrenebildiğim isimleri ve bende bıraktıkları izlenimleri burada anmak istiyorum.



Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, sahnedeki her dansçı son derece güçlüydü. Temsil boyunca gerçekten gözümü ayırmadan izledim onları. Bunu abartı olsun diye söylemiyorum. Hareketlerin temizliği, bedenlerin kontrolü, sahnedeki duruşları, birbirleriyle kurdukları uyum, hepsi öyle etkileyiciydi ki insan bir an bile gözünü başka yere çevirmek istemiyor. Üstelik bu etki yalnızca teknik bir hayranlıktan da gelmiyordu. Hepsinde ayrı bir zarafet vardı. Dekorsuz, gösterişe yaslanmayan, daha çıplak bir sahnede dansçıyı bu kadar ön planda görmek bende çok güçlü bir etki yarattı. Daha önce büyük dekorların, yoğun ışıkların, görkemli kostümlerin içinden izlediğim bedenleri bu kez çok daha açık, çok daha yalın bir sahnede görmek, onları gözümde daha da büyüttü. Hepsi çok zarifti. Çok etkileyiciydi. Bakmaya doyulmuyordu.


Benim için gecenin yıldızları ise hiç kuşkusuz Aslı Ulu ile Matthew Solovieff oldu. İkisini zaten büyük bir hayranlıkla takip ediyorum ama bu temsilde onları izlemek, o hayranlığı benim için daha da büyüttü. Bazı dansçılar iyi dans eder, bazıları ise sahneye çıkar çıkmaz o anın havasını değiştirir. Aslı Ulu ile Matthew Solovieff bende tam olarak ikinci duyguyu yaratan isimler oldu. Sahnede belirdikleri anda dikkat doğal olarak onlara yöneliyor. Bunu yalnızca teknik yeterlilikle açıklamak da mümkün değil. İkisinde de seyircide iz bırakan, sahneyle çok sahici bir bağ kuran ve varlığını zorlamadan hissettiren özel bir taraf var. Onları izlerken yalnızca güçlü iki dansçı görmüyorsun, sahnenin ritmini ve ağırlığını değiştiren iki ayrı etki alanı görüyorsun.



Aslı Ulu’da beni en çok etkileyen şey, kuvvet ile zarafeti aynı anda bu kadar sakin taşıyabilmesi oldu. Sahnede çok belirgin bir ağırlığı var ama bu ağırlık hiçbir zaman sertleşmiyor. Tam tersine, kendinden emin ama yumuşak bir hâl içinde kuruluyor. Hareketin içindeki netliği, bedeni kullanışındaki incelik ve sahneye yerleşme biçimi onu hemen ayırt edilir kılıyor. Onu izlerken hep aynı şeyi hissediyorum, ne yaptığını çok iyi bilen ve bunu seyirciye ispat etmeye çalışmadan yapan bir sanatçı izliyorum. Bence tam da bu yüzden etkisi büyüyor. Fazladan hiçbir şeye ihtiyaç duymadan dikkat çekebiliyor.


Matthew Solovieff ise bende başka bir yerden karşılık buldu. Onu izlerken ilk hissettiğim şey, hareketin içindeki açıklık oldu. Bedeninde çok ferah, çok akıcı bir kullanım var. Teknik hakimiyeti son derece güçlü ama bunu keskinlikten değil, akıştan kuruyor. O yüzden onu izlerken hem güven duygusu geliyor hem de hareketin içindeki estetik rahatlık seyirciye geçiyor. Matthew’de sevdiğim şey, kontrol ile akıcılığın birbirini bastırmaması. Biri öne çıkınca öteki kaybolmuyor. Bu denge de onu izlemeyi çok özel bir şeye dönüştürüyor. Sahnede olduğu anda temsilin dokusu biraz daha yumuşuyor ama etkisi asla azalmıyor.



Arda Erkara da o akşam bende güçlü bir iz bırakan isimlerden biriydi. Onu izlerken en çok hissettiğim şey sağlamlıktı. Sahnede bulunduğu anı taşıyan, bulunduğu yere ağırlık veren bir tarafı var. Kalabalık yapıların içinde bile kaybolmuyor çünkü bedeninde çok net bir yer duygusu hissediliyor. Nereye bastığını, sahnenin neresinde nasıl durduğunu bilen bir dansçı izliyormuşsun gibi geliyor. Bu da onda sessiz ama çok güvenilir bir etki yaratıyor. Bazı dansçılar hareketle öne çıkar, bazıları ise sahneyi taşıma biçimiyle. Arda Erkara bende ikinci türden bir etki bıraktı.


Nazan Özakıncı’da ise beni etkileyen şey, hareketin içine duyguyu yerleştirme biçimi oldu. Onu izlerken sadece adımları ya da koreografik yapıyı görmüyorsun. Hareketin içinden geçen hissi de yakalıyorsun. Bu bence çok kıymetli. Çünkü bazı dansçılar çok doğru dans eder ama o doğruluğun içinde bir mesafe kalır. Nazan Özakıncı’da ise o mesafe kapanıyor. Seyirciye sadece biçim değil, içeriden gelen bir yoğunluk da ulaşıyor. Bu yüzden onu izlerken sahnede bir anlatım olduğunu daha kuvvetli hissediyorsun.


Naz Kurtuluş’u izlemek ise çok keyifliydi çünkü onda sahnede zorlama hissi yok. Bazı dansçılar çok çalışılmış bir şeyi sana hiç çalışılmış gibi göstermeden yapar. Naz Kurtuluş’ta tam olarak böyle bir akış vardı. Hareketi rahat görünüyor ama bu rahatlık gevşeklikten değil, iyi yerleşmiş bir disiplinin içinden geliyor. İzlerken insana ferah bir his veriyor. Sahnede doğallığını koruyabilen dansçıları her zaman ayrıca seviyorum. Naz Kurtuluş da bende bu yüzden çok sıcak bir iz bıraktı.


Duru Basa’da dikkatimi çeken şey, sahnedeki netlik oldu. Hareketleri çok temiz okunuyor. Geçişleri, beden çizgisi ve sahneyle kurduğu ilişki çok belirgin. Onu izlerken hiçbir şey bulanıklaşmıyor. Ne yapmak istediği, hareketin nereye gittiği, o anki sahne varlığı çok açık biçimde hissediliyor. Kalabalık bir yapı içinde bu netliği koruyabilmek bence ayrıca değerli. Duru Basa bende berrak, düzenli ve dikkatli bir sahne hâli bıraktı.



Berin Günay’ı izlerken en çok hoşuma giden şey, hareketin içindeki esneklik duygusu oldu. Sahnedeki varlığında yumuşak bir akış var ama bu akış güçsüz değil. Tam tersine, bedeninin kontrolünü hissettiren bir esneklik bu. Hareketleri ne sert ne de fazla süslü duruyor. Daha çok kendi ritmini bulmuş, doğal ama dikkat çekici bir çizgi taşıyor. Berin Günay’da beni etkileyen şey, sahnede varlığını sakin bir özgüvenle hissettirmesiydi.


Melike Manav da aklımda güzel bir iz bıraktı. Onu izlerken en çok dikkatimi çeken şey, hareketin ayrıntılarına verdiği özen oldu. Bazı dansçılar ilk anda büyük bir etkiyle öne çıkar, bazıları ise temsil ilerledikçe sende daha derin bir yer edinir. Melike Manav bende daha çok ikinci duyguyu uyandırdı. Hareketin başlangıcına, bitişine ve sahnedeki yerleşimine gösterdiği dikkat hissediliyordu. Bu da performansına sakin ama derli toplu bir yoğunluk katıyordu. İzlerken insanın gözünü yormayan, aksine bakışını dengede tutan bir tarafı vardı.


Ege Timoçin de bu akşam dikkatimi çeken isimlerden biriydi. Onu izlerken en çok hissettiğim şey, sahneye getirdiği canlılıktı. Bazı dansçılar sakin bir ağırlıkla öne çıkar, bazıları ise sahnenin nabzını biraz yükseltir. Ege Timoçin’de bende oluşan duygu buydu. Hareketlerinde diri bir enerji vardı ama bu enerji dağılmıyor, kontrolünü hep koruyordu. Özellikle ritim duygusunu taşıyışında ve sahnedeki atılımında dikkat çeken bir taraf hissettim. Bu da onu yalnızca izlenen değil, sahnedeki akışı hızlandıran isimlerden biri haline getiriyordu.


Hazal Dingiloğlu da aklımda kalan isimlerden biri oldu. Onu izlerken en çok dikkatimi çeken şey, hareketin içindeki hassas geçişleri taşıma biçimiydi. Bazı dansçılar sahnede daha büyük ve doğrudan bir etki yaratır, bazıları ise küçük ayrıntılarla iz bırakır. Hazal Dingiloğlu bende daha ince, daha içten bir etki bıraktı. Hareketleri arasında çok yumuşak ama dikkatli bir bağ kuruyordu. Bu da performansına daha kırılgan, daha ince işlenmiş bir hava veriyordu. Onu izlerken sahnede büyük bir çıkıştan çok, kendi içinde derinleşen bir dikkat hissediyorsun. Bence onu özel kılan taraf da buydu.



Adını tek tek anamadığım dansçılar da bu akşamın etkisini büyüten çok önemli isimlerdi. Sahnedeki uyumları, hareketlerindeki disiplin ve temsil boyunca korudukları zarafet gerçekten çok etkileyiciydi. Bazıları duruşuyla, bazıları sahne içindeki enerjisiyle, bazıları da hareketin içindeki incelikle dikkat çekiyordu. Üstelik bunu yalnızca tek tek değil, birlikte kurdukları bütünlük içinde de hissettiriyorlardı. Bu yüzden o akşam beni etkileyen şey yalnızca belirli isimlerin öne çıkması değildi. Toplu halde bakınca da çok güçlü, çok özenli ve çok zarif bir ekip vardı sahnede.


Bu kadar çok güçlü dansçıyı peş peşe izleyince insanın içinden keşke biraz daha uzun sürseydi demek geliyor. Benim temsil için olumsuz diyebileceğim ilk şey de aslında tam burada başlıyor. Gerçekten soluksuz izledim. Gözümü bile kırpmadan baktım desem abartmış olmam. Ama tadı damağımda kaldı. Bir saat bana yetmedi. En azından iki perdeli, biraz daha uzun bir yapı olmasını çok isterdim. Çünkü sahnedeki o zarafete, o akışa, o bedenlere doyamadım. Özellikle dekorun geri çekildiği, gösterişin azaltıldığı bir sahnede dansçıların bu kadar öne çıkması beni çok etkiledi. İnsanın böyle bir şeyi izlerken “biraz daha sürsün” demesi çok doğal sanırım.


Benim açımdan ikinci eksik ise selamlama kısmındaydı. Temsil bittikten sonra daha özenli, daha çalışılmış bir selamlama görmek isterdim. Daha önce çok kalabalık ekiplerin yer aldığı temsillerde de bulundum ve gayet güzel, düzenli, seyirciye de emeğe de hakkını veren selamlamalar izledim. Burada ise selam kısmı biraz aceleye gelmiş gibiydi. Özellikle erkek dansçıların arkada kalması ve neredeyse hiç görünmemesi beni biraz rahatsız etti. Bence dansçılar sırayla öne gelip, kısa da olsa tek tek selam verebilirdi. Bu hem seyirci açısından daha tatmin edici olurdu hem de sahnede emek veren herkesin görünürlüğünü artırırdı. Böyle güzel bir temsilin ardından selamlamanın biraz geçiştirilmiş hissi bırakması küçük ama bence önemli bir eksiydi.


Yine de bütün bunların yanında şunu çok net söyleyebilirim, Momentum gerçekten izlenmesi gereken, çok kıymetli bir temsil. Sahnedeki emek, zarafet ve disiplin o kadar güçlüydü ki akşam bittiğinde insanın içinde sadece beğeni değil, bir tür minnet de kalıyor. Çünkü gerçekten iyi hazırlanmış, özenilmiş ve seyirciye bir şey bırakmayı bilen bir iş izlediğini hissediyorsun.


UĞUR YELMEZ

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page