top of page

LYGOS KUYUSU


Lygos Kuyusu’nun sosyal medya hesabını gördüğümde gece yarısıydı. Daha ilk anda bunun başka bir iş olduğunu anlamıştım. Bazen bir oyunun afişinden, renginden, taşıdığı havadan sana bir şey geçer ya, Lygos Kuyusu’nda da öyle oldu. O gece rüyamda Tiyatro Lygos’un profilinde dolaşan, beyaz saçlı, siyahlara sarılı o yaşlı adamı gördüm. Sabah uyandığımda yaptığım ilk şey bilet almak oldu. Bunu süslemek için söylemiyorum; gerçekten çağrılmış gibi hissettim.


Bir de şu var: Lygos Kuyusu benim için öyle ‘merak ettim, gideyim bakayım’ denilerek alınmış bir bilet değildi. Daha en başından içime bir huzursuzluk yerleştirmişti. Belki de bu yüzden oyunu izlemeden önce bile onunla aramda tuhaf bir bağ kurulmuştu. Sonradan oyunu izleyince şunu daha iyi anladım: Lygos Kuyusu zaten tam da bunu yapan bir iş. Seni daha salonun kapısından içeri girmeden kendi karanlığına hazırlıyor.


İBB Habitat Sahne, açıkçası konumu yüzünden hafta içi gitmeye çok yanaşmadığım yerlerden biriydi. Ama Lygos Kuyusu için iki saatlik yolu ve dört aktarmayı göze aldım. İyi ki de gitmişim. Temsilin tam belirtilen saatte başlaması beni en baştan mutlu etti. Bu konuda hassasım; yazan saatte başlayan oyunlar bana her zaman seyirciye daha fazla özen gösteriyormuş gibi geliyor. Lygos Kuyusu bunu yaptı. Buna karşılık salonun neredeyse yarısının boş olması da üzdü beni. Çünkü sahnede olan şey, yarım salonun sessizce izleyip dağılıp gideceği kadar sıradan değildi. Hatta tam tersine, daha fazla kişinin görmesi gereken türden bir oyundu.



Oyun gerçekten rüyamdaki gibi başladı. Siyahlara sarılı o yaşlı adam, seyirciye çok yakın bir yerden tıslayarak çıktı. İlk anda huzursuz edici bir tarafı vardı. Tiyatrolarda seyircinin de oyuna dahil edildiği anlar beni hep biraz gerer. O yüzden salon boş da olsa dolu da olsa genelde ortalarda oturmaya çalışırım. Ama onun sesi daha bana yeni ulaşmışken çoktan sahnedeki yerini almıştı. Daha ilk dakikadan seyirciyle oyun arasındaki o mesafe kayboldu. Lygos Kuyusu da zaten tam olarak bunu yapıyor; seni dışarıda tutmuyor, kendi karanlığının içine çekiyor.


Benim ilk refleksim yine her zamanki gibi kimin kim olduğunu, neyin neyi temsil ettiğini anlamaya çalışmak oldu. Beyazlar içindeki üç kişiyi çözmek çok zor değildi. Onlar bana kuyunun dibinde birikmiş ruhlar gibi göründü. Ama siyahlara sarılı o yaşlı adamı ilk anda tam olarak nereye koyacağımı çıkaramadım. Önce onu bir sıçan gibi düşündüm, sonra gözümde bir kargaya dönüştü. Oyun ilerledikçe anladım ki o zaten tek bir şeye karşılık gelmiyordu. Benim için giderek ölümün kendisine dönüştü. Belki hafızayla, çürümeyle ve tekrar eden felaketlerle dolaşan bir şeydi. Oyunun sevdiğim tarafı da buydu zaten. Her şeyi olduğu gibi önüne koymuyor. İmgeleri bırakıyor, kalan boşluğu da sen tamamlıyorsun.


Biraz araştırınca oyunun neden bu kadar ağır ve katmanlı bir his bıraktığını daha iyi anladım. Lygos, İstanbul’un bilinen en eski adlarından biri olarak anılıyor ve oyun da ismini özellikle buradan alıyor. Tanıtım metninde de şehrin farklı çağlarda aldığı isimlerin, ona bakan insanların gördüklerini ve hissettiklerini taşıdığı vurgulanıyor. Yani mesele yalnızca “İstanbul” demek değil; oyunun derdi, bu şehri bugünkü hâliyle değil, binlerce yıllık hafızasıyla ele almak. Bu yüzden adı özellikle Lygos. Çünkü burada anlatılan şey tek bir dönem değil, çağlar boyunca birikmiş bir yıkım hissi.


Oyunun metninin en güçlü taraflarından biri de doğrusal bir hikâye anlatmaya çalışmaması. Başı belli, sonu belli, olay olay ilerleyen klasik bir kurgu yerine; mitoloji, tarih, şehir hafızası ve felaket duygusunu iç içe geçiren bir yapı kuruyor. Tanıtım metninde bu felaketlerin kaynağı, Hera’nın şehrin üstüne bıraktığı lanet olarak anlatılıyor ve oyunun omurgasını kuran düşünce çok net biçimde söyleniyor: “Lanetin adı kıyım, nüvesi insandır.” O cümle bence oyunun asıl kalbi. Çünkü oyun bir yandan mitolojik bir lanetten söz ederken, öte yandan bütün yükü yeniden insana bırakıyor. Yani şehri yıkan şey tanrılar değil sadece; insanın bitmek bilmeyen hırsı, şiddeti, iktidar tutkusu ve aynı felaketleri tekrar tekrar üretmesi.


Hera’nın oyundaki yeri de bu yüzden önemli. Yunan mitolojisindeki kıskançlıkla özdeşleşen Hera burada yalnızca bir karakter gibi durmuyor. Daha çok, şehrin üstüne çöken lanetin sesi gibi yerleşiyor oyuna. Tanıtım metninde de onun, şehrin yaşadığı acıları dinlemek için geceler düzenlediği; büyüyle gerçek arasındaki perdenin bu gecelerde inceldiği söyleniyor. Oyunda sık sık karşımıza çıkan karga, kuyu, döngü, felaket imgeleri de tam buradan anlam kazanıyor. Karga bir haberci gibi, kuyu bir hafıza gibi, döngü ise hiç bitmeyen kıyımın kendisi gibi çalışıyor.



Benim yorumumda “kuyu”, oyunun en güçlü sembolüydü. O kuyu bana doğrudan İstanbul’un hafızası gibi göründü. Yüzyıllardır yaşanan savaşların, yangınların, depremlerin, sürgünlerin, katliamların, insan eliyle yaratılan bütün o yıkımların dipte biriktiği bir yer. Hera da sanki o kuyunun başına oturmuş, şehrin ızdırabını dinliyor. Bu yüzden anlatılan felaketler yalnızca geçmişte olup bitmiş tarihî olaylar gibi durmuyor. Daha çok, insanlığın aynı kötülüğü başka isimlerle yeniden üretmesinin yankısı gibi hissediliyor. Oyunun finalindeki bitmeyecek döngü duygusu da zaten tam buraya bağlanıyor.


Beyazlar içindeki üçlüyle ilgili ilk dikkatimi çeken şey, birlikte hareket etme becerileriydi. Hem ayrı ayrı var olabiliyorlar hem de tek bir bedene dönüşebiliyorlardı. Özellikle Tanrıça Hera’yı kurdukları anlarda bunu çok güçlü hissettim. Bedenlerinin ve seslerinin birleştiği o kısımlar oyunun en etkileyici anları arasındaydı. Bu bir “uyumlu oynama” meselesinden daha fazlasıydı. Gerçekten tek bir varlığın farklı uzuvları gibi hareket ettikleri anlar vardı.


Oyun ilerledikçe bizi Konstantinapolis’in başına gelen farklı felaketlerin içine soktular. Ama bunu tarih anlatısı gibi yapmadılar. Kuru kuruya olay sıralayan bir metin yoktu ortada. Daha çok, hikâye anlatıcılığıyla örülmüş, tekinsizliği elden bırakmayan bir yapı vardı. Her yeni geçişte başka bir role, başka bir sese, başka bir tona girebilmeleri de oyunculuk tarafını iyice görünür kıldı. Zaten bu oyunda en sevdiğim şeylerden biri, karanlığı yalnızca atmosfer olarak kullanmaması oldu. Karanlık, metnin içeriğinde de vardı. Uzun zamandır tiyatroda böyle bir duyguya ihtiyaç duyuyordum. Fazla steril olmayan, seyirciyi rahatlatmak yerine huzursuz eden, ama bunu yaparken de estetik dilini kurabilen bir oyun izlemek iyi geldi.


Ama Lygos Kuyusu’nu yalnızca karanlık bir oyun diye tarif etmek eksik olur. Çünkü oyunda beklenmedik yerlerde çıkan bir mizah duygusu da vardı. Bu da çok iyi geldi bana. Üstelik öyle gereksizce serpiştirilmiş, seyirciyi rahatlatmak için zorla yazılmış espriler gibi değildi bunlar. Tam tersine, oyunun havasını dağıtmadan işliyordu. Hatta o ufak nefes aralıkları, seyircinin dikkatini yeniden oyuna topluyordu. Tekinsiz hava hiç bozulmadı ama sürekli aynı sertlikte de devam etmedi. Bu dengeyi tutturmaları çok kıymetliydi.


Oyunun künyesine baktığımda, sahnede gördüğüm bütün o bütünlüklü yapının neden bu kadar sağlam hissettirdiği daha da netleşti. Lygos Kuyusu, Tiyatro Lygos’un sahnelediği bir yapım ve Hazal Kalfa Sevin’in yazıp yönettiği bir oyun. Sahne arkasında Cem Sarp yardımcı yönetmen ve dramaturg olarak yer alıyor. Dekor tasarımı Mine Kaleli’ye, kostüm tasarımı Hilal Polat’a, ışık tasarımı Buğra Alkan’a, ses ve efekt tasarımı ise Ege Topoyan’a ait. Yani sahnede hissettiğim o sıkı dünya tesadüf değilmiş; arkasında gerçekten düşünülmüş, çalışılmış bir ekip varmış.


Didem Oygur, sahnede çok kontrollü bir güç taşıyordu. Abartıya kaçmadan, o karanlık dünyanın içinde kendine çok net bir alan açıyordu. Duygu geçişlerinde bunu özellikle hissettim. Sertleştiği anlar da daha kırılganlaştığı anlar da yapay durmadı. Toplu sahnelerde bile kendi ağırlığını kaybetmeyen, bakışıyla ve sesiyle gerilimi büyüten bir tarafı vardı.

Görkem Yankın ise benim en çok dikkatimi çeken isim oldu. Oyunun temposuna çok iyi yerleşiyordu ama bence asıl etkileyici tarafı canlandırdığı karakterlerin gerçekten birbirinden ayrışmasıydı. Oyun boyunca birçok farklı role girdi ama hiçbirinde aynı kişi kalmadı. Her biri sanki bambaşka bir oyuncunun elinden çıkmış gibiydi. Sesinde, bedeninde, tavrında kurduğu küçük farklar sayesinde geçişler sadece “rol değişimi” gibi durmadı. Bu da oyunun çok sesli yapısını iyice güçlendirdi.



Ozan Sevin’de benim en sevdiğim şey, oyunun parçalı yapısı içinde kurduğu süreklilik hissiydi. Sahne bir felaketten diğerine, bir rolden başka bir role geçerken hiçbir şey dağılmıyordu. O da bu akışın en önemli parçalarından biriydi. Sahnede yalnızca o anki karakteri taşımıyordu; oyunun genel ağırlığını ve karanlık tonunu da beraberinde tutuyordu. Bu yüzden onun olduğu anlarda metnin ritmi hiç düşmedi, anlatının bağı hiç kopmadı.


Yavuz Topoyan da oyunun tekinsiz tarafını taşıyan isimlerden biriydi. Daha ilk anda yarattığı etki kolay kolay silinmedi. Rüyamda gördüğüm figürle sahnedeki varlığı arasında kurduğum bağ da biraz buradan geliyor. Sahneye her gelişinde o huzursuzluğu yeniden taşıdı. Tam olarak neyi temsil ettiğini ilk başta çözememem de hoşuma gitti. Çünkü bir noktadan sonra karakter olmaktan çıkıp daha büyük, daha karanlık bir anlama dönüşmeye başladı.


Yaklaşık yetmiş beş dakika boyunca İBB Habitat Sahne’nin rahatsız sandalyeleri gerçekten canımıza okudu, o ayrı. Ama buna rağmen Lygos Kuyusu benim ikinci kez izlemek isteyeceğim oyunlar arasına şimdiden girdi. Çünkü bu oyun perde kapandıktan sonra bitmedi. Eve dönerken de aklımdaydı, ertesi gün de. Kuyu, karga, lanet, döngü… Hepsi zihnimde kalmaya devam etti.


Gitmeyen varsa ve yolu düşerse, gerçekten herkesin izlemesini isterim. Ben ise yeni sezonda onları yeniden bekliyor olacağım. Çünkü Lygos Kuyusu bende sadece “iyi bir oyun izledim” duygusu bırakmadı. Daha derine yerleşti. İstanbul’u bir şehir değil de yaralı, hafızalı, susmayan bir canlı gibi ele alması; mitolojiyi süs olarak değil, insan eliyle bitmeyen kıyımı anlatan bir damar olarak kullanması; karanlığı da mizahı da aynı oyunun içinde taşıyabilmesi kolay unutulacak şeyler değil. Uzun zamandır beni böyle rahatsız eden, içine çeken ve çıktıktan sonra da bırakmayan bir oyun izlememiştim.


UĞUR YELMEZ

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page