top of page

GEBER AŞKIM

  • Yazarın fotoğrafı: Uğur Yelmez
    Uğur Yelmez
  • 28 Oca
  • 6 dakikada okunur

MUBI’yle aram uzun zamandır biraz inatlaşmalı. İzlemek istediğim filmler çoğu zaman gösterimde olmazken, uygulamanın içinde hâlâ oradaymış gibi duran afişlere denk gelmek bende tuhaf bir sinir yaratıyordu. “İzleyemezsin ama burada dursun” tavrı, bir süre sonra merak uyandırmaktan çıkıp insanı gıcık eden bir hatırlatmaya dönüşüyor. O yüzden üyeliği iptal etmiştim. Sonra “Geber Aşkım” geldi. Kırk yılda bir, gerçekten merak ettiğim bir film düştü önüme ve ben de sadece bunu izlemek için yeniden abone oldum. Bir yandan “demek hâlâ beni geri çağırabiliyor” diye düşündüm, bir yandan da kendime kızdım. Çünkü bu geri dönüş, bir platform sevgisinden değil, filmin merak uyandıran ağırlığından kaynaklanıyordu.

 

Filmin arkasındaki isim, zaten bu ağırlığın boşuna olmadığını hissettiriyor. Lynne Ramsay, hikâyeyi anlatmaktan çok, bir hâli kurmayı bilen bir yönetmen. Karakterlerin niyetini açıklamaktan hoşlanmıyor, uzun uzun “şu yüzden böyle” demiyor. Daha çok, o insanın içinde dolaşan şeyleri kameranın diliyle sezdiriyor. Bu filmde de aynı yaklaşım var. Dışarıdan bakınca basit görünen bir hayatın içine girip, o hayatın içindeki küçük çatlakları büyütüyor. Hem de bunu “büyük dram” afişi asarak değil, gündelik ayrıntıları keskinleştirerek yapıyor. Bu yüzden “Geber Aşkım” izlerken, olayların değil, olayların içeride bıraktığı izin peşinden gidiyorsun.

 

Ve tabii film, benim için en baştan iki ayrı merakla açıldı. Jennifer Lawrence’ı Açlık Oyunları’ndan beri severim. Yalnızca oyunculuğu değil, ekranda taşıdığı o kendine özgü enerji de benim için güçlü bir şey. Sahneye girince “rolünü oynuyor” gibi değil, “orada gerçekten var” gibi duruyor. Robert Pattinson’ı da Alacakaranlık’tan beri başka bir gözle takip ediyorum. Bir dönemin yüzü olup sonra kendini tekrar tekrar yeniden kurmaya çalışan bir oyuncu. Bu iki ismi aynı filmde görmek bende sadece ‘aa ne güzel’ duygusu yaratmadı. Daha çok, merakımı kabartan bir şeydi. Çünkü ikisi de rahat rollere yaslanmayan oyuncular. Aynı hikâyede yan yana geldiklerinde, sahnelerin daha sert, daha canlı, daha riskli olacağını baştan hissettiriyorlar.

 


Hikâye daha ilk bölümde insanı içine alan, rahat bir tonla açılıyor. Grace ve Jackson’ın bebek doğmadan önceki hâllerinde bir ferahlık var; gündelik mutluluk, küçük bir gelecek fikri, evin içinde dolaşan sakin bir güven. İnsan ister istemez “acaba film bu çizgide mi gidecek” diye düşünüyor. Sonra bebek doğuyor ve birlikte değişen tek şey hayatın düzeni olmuyor, odanın içindeki hava da değişiyor. Grace’in yüzündeki ifade değişiyor, sesinin tonu değişiyor, bakışı değişiyor. Film de onunla birlikte başka bir yere kayıyor. Bir şeyler ilerliyor ama sanki ilerlemek istemiyor. Sahne bitiyor, yenisi başlıyor, ama insanın içinde “hâlâ aynı ağırlığın içindeyiz” hissi kalıyor. Bu hissin can sıkıcı tarafı şu: Sıkılmaktan değil, sıkışmaktan kaynaklanıyor. Sanki ev küçülüyor. Sanki günler birbirine karışıyor. Sanki zaman uzamıyor da aynı noktada takılı kalıyor.

 

Grace’in yaşadığı şey, yalnızca “mutsuzluk” değil. Daha derin, daha kemikli bir kırılma. Çocuğunu önemsiyor, hatta çoğu zaman hayatta tutunduğu tek yer çocuk gibi görünüyor. Ama aynı anda, kendi varlığı inceliyor. Bir insanın “ben neredeyim” sorusunu, bir bebek ağlamasının arasına sıkıştırması gibi. “Anne olunca her şey yerine oturur” diye anlatılan masalın, ona hiç oturmayan tarafları var. Film bu tarafları saklamıyor. Grace, çocuğunu seviyor ama bu sevgi, onu bütünüyle iyileştirmiyor. Tam tersine, sevgi var ama nefes alamama da var. Bu ikisi aynı anda duruyor. Ve o çelişki, film boyunca büyüyen temel çatlak.

 

Jackson’a gelince, onun da bu hikâyede sağlam bir payı var. Yaşadığı dağınıklık Grace’inkinden daha hafif değil, sadece daha düzenli bir kabukla gizlenmiş. Bebekten sonra ise daha da sertleşiyor. En sinir bozucu hâli de şu: Yardım etmek yerine, yönetmeye başlıyor. Destek olmak yerine, “nasıl yapman gerektiğini” anlatıyor. Üstelik bunu bazen o kadar rahat yapıyor ki, Grace’in yaşadığı şeyi gerçekten görmediğine inanmak istiyorsun. Ama bir noktadan sonra mesele görmemek değil, görmek istememek gibi duruyor. “Ben daha iyisini bilirim” tavrı, yalnızca kibir değil, aynı zamanda kaçış. Çünkü Grace’in yaşadığını kabul ederse, kendi sorumluluğunu da kabul etmek zorunda kalacak.

 


Bu yüzden filmdeki tartışmalar, klasik bir çift kavgası gibi değil. İki kişinin birbirine yüklenmesinden çok, iki kişinin aynı evde birbirine ulaşamaması gibi. Bir şey söyleniyor, ama karşı tarafa değmiyor. Bir şey isteniyor, ama yanlış yerden isteniyor. Grace yardım bekliyor, Jackson çözüm üretmek istiyor. Grace görülmek istiyor, Jackson “düzeltmek” istiyor. Ve bu fark, her sahnede biraz daha keskinleşiyor.

 

Jackson’ın tavırları, sahneler ilerledikçe bende ağır ağır büyüyen bir öfkeye dönüştü. Çünkü Grace’e destek olamaması bir yana, onu daha da yalnızlaştıran, boşluğa iten anlar çoktu. Bu yalnızlık, ilişkinin içinde tek başına kalmaktan daha ağır bir şey. Yanında biri varken yalnız kalmak. Yanında biri varken bile anlaşılmamak. Film, bu duyguyu lafla anlatmak yerine hissettirmeyi seçiyor; bazı anlarda suskunluk, tartışmadan daha keskin, daha incitici duruyor.

 

Jennifer Lawrence’ın çıplak sahneleri film boyunca dikkat çeken bir başka mesele. Grace’in bedeninin hikâyedeki yeri elbette var; film, onun ruh hâlini yalnızca yüzünden değil, bedenin taşıdığı ağırlık üzerinden de anlatmaya çalışıyor. Ancak bazı sahnelerde bu tercih, anlatının doğal akışına eşlik etmek yerine gereğinden fazla öne çıkıyor. O anlarda duygunun etkisi zayıflıyor, sahnenin asıl derdi geri planda kalıyor. Bir noktadan sonra “tamam, gördüm” hissi oluşuyor ve bu fazlalık, gerilimi güçlendirmekten çok dağıtan bir etki yaratıyor.

 

Sonra evlilik kararı geliyor. Bu kadar kırılma, bu kadar tartışma, bu kadar yıpranmanın ardından “evlenelim” demeleri, hikâyenin içinde tuhaf bir sıçrama gibi duruyor. Romantik bir seçimden çok, panikle atılmış bir imza hissi veriyor; sanki büyük bir hamle yapılırsa her şey kendiliğinden toparlanacakmış gibi. Tam da bu noktada Grace’in yaptığı şey, beni Bergen’i düşünmeye itti: Aynı adama, aynı yaraya bir kez daha güvenmek. Üstelik düğün gecesinde bile Jackson’ın Grace’in yanına gelmemesi, bu kararın içinin ne kadar boş olduğunu daha ilk anda belli ediyor. O geceyi ayakta tutan şey yakınlık değil, yalnızlık oluyor.

 

Grace’in aldatma meselesi de tam bu noktada başka bir anlam kazanıyor. Film bunu bir ahlak dersi gibi kurmuyor. Daha çok, Grace’in içindeki boşluğun kendine bir çıkış yolu aramasını izletiyor. Jackson’ın onu yalnız bıraktığı, söylediklerini sürekli yanlış yerden okuduğu bir dünyada, Grace’in yaptığı şey “ben hâlâ buradayım” demeye çalışmak gibi duruyor. Bu yüzden aldatma, bir ihanet anından çok, görünür olma çabası olarak yerleşiyor hikâyenin içine. Sert bir karar belki, ama içinde bulunduğu yalnızlık düşünüldüğünde fazlasıyla anlaşılır bir noktadan çıkıyor.


 

Ardından Grace’in tımarhaneye yatırılması geliyor. Burada beni en çok öfkelendiren şey, Jackson’ın sanki kendisinde hiçbir sorun yokmuş gibi davranması. Olan biteni tek bir kişiye yüklüyor, Grace’i “problem” ilan ediyor ve bunu da “iyiliği için” diye sunuyor. Grace içerideyken dışarıdaki hayatın akmaya devam etmesi, Jackson’ın bu süreçte kendine daha rahat bir alan açabilmesi hikâyeyi iyice ağırlaştırıyor. Grace’in orada “uyumlu” olmaya çalışması ise bir iyileşme masalı gibi durmuyor. Daha çok, sesini kısmayı öğrenmek gibi.

 

Sahil sahnesi, Jackson’ın o rahat körlüğünü en net gördüğüm anlardan biri. Bebeği iki yabancı kadına, sanki ortada hiçbir risk yokmuş gibi, “oynasınlar” diyerek teslim etmesi zaten başlı başına bir sınır ihlali. Ama asıl mesele, Grace’in bakışlarının açık açık “hayır” demesine rağmen onu görmemesi. O bakışın içindeki endişeyi de itirazı da “lütfen yapma”yı da silip geçiyor. Böyle anlarda yalnızca annelik sezgisi küçümsenmiyor, Grace’in zaten zor tutunduğu güven duygusu da bir kez daha zedeleniyor.

 

Bu sahnede kıskançlık da basit bir kıskançlık gibi durmuyor. Grace’in içindeki şey, “bu kadınlar kim” sorusundan çok, “ben burada bile tek başımayım” duygusu. Jackson’ın bu kadar rahat olabilmesi, Grace’in gözünde yalnızca umursamazlık değil, aynı zamanda umursanmamak. En basit anda bile sesinin duyulmaması, filmin en acıtıcı tekrarlarından biri olarak yeniden karşıma çıkıyor.

 

Finale geldiğimde içimde kalan şey bir “bitmişlik” duygusu olmadı. Grace’in yanan ormana doğru yürüdüğü an, görüntü olarak güçlü, ama his olarak sert bir kapı gibi. Film orada bir cümle kurup altını çizmek yerine, beni o cümlenin içinde bırakmayı seçiyor. O yüzden final bende tatmin değil, daha çok yarım kalmış bir ağırlık bırakıyor. Sanki hikâye kapanmıyor, sadece bir yerden sonra konuşmayı kesiyor.

 


Benim için “Geber Aşkım”ın en çarpıcı tarafı, ilişkiyi güvenli bir alan gibi göstermemesi. Aynı evin içinde iki insanın birbirini nasıl tüketebileceğini, nasıl yalnızlaştırabileceğini izletiyor. Grace’in kırılması tek başına yaşadığı bir şey değil; evin içindeki dengenin, dilin, sabrın, şefkatin de kırılması. Jackson’ın hatası yalnızca yanlış cümleler kurmak değil, doğru yerde susmak da değil; çoğu an, Grace’in sesini duymamakta ısrar etmesi. En acısı, bir noktadan sonra ikisinin de birbirine iyi gelme ihtimalinin zayıflaması. Yakınlık, tamir etmiyor. Yakınlık, bazen yarayı büyütüyor.

 

Sırf bu film için MUBI’ye geri dönmem de benim açımdan küçük bir ironiydi. “Belki bu sefer değer” diye geri geldim ve gerçekten de izlediğim şey, platformun rutin akışından farklı bir yerde durdu. Ama film bittiğinde o geri dönüş sevincinin uzun sürmediğini fark ettim. Çünkü bu film, izleyip kapattıktan sonra da peşini bırakmıyor. Grace’in yüzündeki o ifade, Jackson’ın kendinden emin tavrı aklımda kalıyor. Sonra tek bir soru dönüp duruyor: “İyiliği için” denilerek yapılan şeyler, bir insanı en çok yalnızlaştıran şeye nasıl bu kadar kolay dönüşebiliyor. Film, bu dönüşümü süsleyip anlatmıyor. Teselli dağıtmıyor. Yumuşatmıyor. Sadece yaşatıyor ve bitiyor.


UĞUR YELMEZ


Yorumlar


  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page