top of page

TESLİMİYET

4 Eyl
4 dakikada okunur

Sophie Swithinbank’in kaleme aldığı Surrender, ilk kez 2024 yılında Londra’daki Arcola Theatre’da seyirci karşısına çıktı. Phoebe Ladenburg ile geliştirilen oyun, Londra gösterimlerinin ardından Edinburgh Festival Fringe kapsamında Summerhall’a taşındı. Edinburgh’daki gösterimleri oyuna Summerhall Lustrum Award’ı getirirken yapım, En İyi Yeni Oyun, En İyi Solo Performans ve En İyi Işık Tasarımı dallarında Off-West End Award adaylıkları da aldı. Londra’dan Edinburgh’a uzanan bu kısa sürede oyun hem seyircinin hem de tiyatro çevrelerinin dikkatini çekmeyi başardı.


Surrender’ın çıkışında Shakespeare’in Hırçın Kız oyunuyla kurulan bir bağ var. Katherina’nın teslim oluşundan yola çıkan fikir, Sophie Swithinbank’in metninde evlilikten anneliğe doğru kayıyor. Bir kadın anne olduğunda ondan nelerin beklendiği, fedakarlığın hangi noktada tercih olmaktan çıkıp görev gibi görülmeye başlandığı ve anneliğin kadının diğer kimliklerinin önüne nasıl geçebildiği oyunun temel meseleleri arasına yerleşiyor.


Hikayenin merkezinde hapiste olan bir anne bulunuyor. Uzun yıllardır ayrı olduğu kızı onu ziyarete geliyor ve birlikte geçirebilecekleri süre oldukça kısıtlı. Anne, geçmişte yaşananları kendi bakış açısından anlatmaya çalışırken yıllardır söylenemeyenler, aldığı kararlar ve bu kararların bugüne uzanan sonuçları da görüşmenin içine giriyor. Ortada yalnızca bir anne-kız buluşması değil, araya giren yılların ardından yeniden kurulmaya çalışılan bir ilişki var.


Geçmişi yalnızca Anne’nin anlattığı kadarıyla öğrenmemiz hikayeye başka bir boyut katıyor. Ne kadarını olduğu gibi hatırladığını, ne kadarına yıllar içinde farklı bir anlam yüklediğini bilmiyoruz. Zaman geçtikçe insanın kendi geçmişine bakışı da değişebiliyor. Bazı anlar büyürken bazıları silikleşiyor, yıllar önce verilen bir kararın gerekçesi bugün bambaşka anlatılabiliyor.


Anne’nin geçmişte oyunculuk yapmış olması bu belirsizliği daha da ilginç hale getiriyor. Kendini ifade etmeyi, sesini ve bedenini kullanmayı bilen bir kadın, yıllar sonra kızının karşısında kendi hikayesini anlatıyor. Bunun bir açıklama mı, savunma mı yoksa gecikmiş bir hesaplaşma mı olduğunu baştan kestirmek zor. Belki kızının gözünde kendine yeniden yer açmaya çalışıyor, belki de yıllardır söyleyemediklerini ilk kez dile getirme fırsatı buluyor.


Tek kişilik yapı da tam burada önem kazanıyor. Kızını ve Anne’nin geçmişindeki diğer insanları ayrı oyuncularla görmeyeceğiz. Onların hikayedeki varlığı, Anne’nin anlattıkları ve sahnedeki oyuncunun kuracağı dünya üzerinden hissedilecek. Dolayısıyla karakterin ne söylediği kadar nasıl söylediği de belirleyici olacak.



Oyunun adı da bu hikayeyle birlikte genişleyen bir anlam taşıyor. “Teslimiyet” yalnızca hapishanede bulunan bir kadının durumunu tarif etmiyor. Annelikle birlikte gelen beklentiler, geçmişte verilen kararların sonuçlarıyla yaşamak, kurumlarla karşı karşıya kalmak ve bütün bunların içinde kendi hayatına tutunmaya çalışmak aynı kelimenin farklı taraflarına dönüşüyor.


Annelik üzerinden açılan bu alanın Türkiye’de de oldukça tanıdık karşılıkları var. Anne olan bir kadından sabretmesi, koruması, vazgeçmesi ve gerektiğinde kendi hayatını ikinci plana koyması çoğu zaman sorgulanmadan beklenebiliyor. Bu beklentilerin dışına çıktığında ise yaptığı hatalar çok daha sert değerlendirilebiliyor.


Teslimiyet’in merkezindeki kadın bu anlamda kusursuz bir anne değil. Zorlanan, yanlış kararlar verebilen ve yıllar sonra bu kararların sonuçlarıyla yaşamaya devam eden biri. Onu yalnızca “iyi anne” ya da “kötü anne” diye tanımlamak bu yüzden hikayeyi fazlasıyla daraltıyor. Daha zor olan, yaptıklarını onaylamadan yaşadıklarını anlamaya çalışmak.


Anne’nin hapiste olması hikayeyi yalnızca aile içindeki bir hesaplaşmayla da sınırlamıyor. Kızı dışarıda büyürken Anne içeride kalıyor. Aynı geçmişten gelen iki insanın hayatı yıllar boyunca birbirinden uzaklaşıyor. Yeniden karşılaştıklarında aralarında hâlâ bir anne-kız bağı var ama birbirlerinin hayatında kaçırdıkları uzun bir dönem de bulunuyor. Çocuğun korunması, sosyal bakım sistemi, annenin yalnızlığı ve geçmişte alınan kararların sonuçları bu ilişkinin çevresinde birleşiyor.


Türkiye uyarlamasının yönetmenliğini Başak Kıvılcım Ertanoğlu üstleniyor, Anne karakterini ise Nursu Palak canlandırıyor. Zeynep Anacan’ın çevirisiyle sahnelenecek yapımın dramaturgu Sinem Öztürk. Hareket tasarımında Selim Cizdan, dekor tasarımında Melisa Zeynep Şahin yer alıyor. Lumina Theatre yapımı oyunun yürütücü yapımcısı Kürşat Sert. Fotoğraf Ayten Çelik’e, asistanlık ise Mehmet Yılmaz’a ait. Teslimiyet, kasım ayında DasDas’ta seyirciyle buluşacak.


Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nun yönetmenliği üstlenmesi benim açımdan yapıma dair merakı ayrıca artırıyor. Tiyatroda yönetmenliğin yanında oyuncu ve yazar olarak da üretim yapan Ertanoğlu, sahnenin iki tarafını da yakından bilen bir isim. Teslimiyet gibi bütün dikkatin tek bir karakter üzerinde toplandığı bir oyunda bu deneyimin nasıl karşılık bulacağını görmek ilginç olacak.


Anne kolayca açıklanabilecek bir karakter gibi görünmüyor. Onu seyirciye fazla yaklaştırmak anlattıklarının çevresindeki kuşkuyu azaltabilir, fazla uzağa koymak ise aradaki bağı zayıflatabilir. Ertanoğlu’nun burada kuracağı mesafe, oyunun tonunu doğrudan değiştirecek.


Nursu Palak’ın önünde de oyunculuk açısından geniş ama zorlayıcı bir alan var. Sahnedeki tek isim olarak yalnızca Anne’yi değil, onun anlattıklarıyla birlikte geçmişte kalan insanları ve yıllara yayılan ilişkileri de görünür kılması gerekecek. Karakterin öfkesi, kırılganlığı, kendini savunma biçimi ve kızıyla yeniden bağ kurma çabası aynı performansın içinde buluşacak.


Bütün bunlar düşünüldüğünde Teslimiyet’in Türkiye’de nasıl bir oyuna dönüşeceği büyük ölçüde Ertanoğlu ile Palak’ın sahnede kuracağı ortaklıkla şekillenecek. Anne’ye ne kadar yaklaşacağımız, söylediklerinden ne zaman kuşku duyacağımız ve onunla aramızdaki mesafenin nasıl değişeceği bu ilişkinin içinden çıkacak.


Yaratıcı ekibin diğer tercihleri de bu yapıyı tamamlayacak. Melisa Zeynep Şahin’in dekor tasarımının tek kişilik sahneye nasıl bir alan açacağı, Selim Cizdan’ın hareket tasarımının Anne’nin bedenine nasıl yerleşeceği ve Sinem Öztürk’ün dramaturji çalışmasının metnin hangi taraflarını öne çıkaracağı Türkiye uyarlamasının kendine ait dünyasını belirleyecek.


Zeynep Anacan’ın çevirisi ise işin en hassas taraflarından biri. Büyük ölçüde bir kadının konuşmasına dayanan bir metinde yalnızca kelimelerin anlamını taşımak yetmiyor; karakterin Türkçede gerçekten konuşuyor gibi duyulması gerekiyor. Anne’nin kendini savunduğu anlarla kızına yaklaşmaya çalıştığı anlar arasındaki fark, öfkesi, susmaları ve cümlelerinin ritmi metnin sahnedeki karşılığını doğrudan etkileyecek.


Surrender’ın Londra ve Edinburgh’da gördüğü ilgi elbette Türkiye yapımına dair beklentiyi artırıyor. Fakat benim için asıl ilgi çekici olan, daha önce yapılanın burada tekrar edilip edilmeyeceği değil; aynı metnin başka bir dilde, başka bir oyuncuyla ve yeni bir yaratıcı ekibin elinde nasıl değişeceğini görmek.


Kasım ayında DasDas sahnesinde, yıllar sonra kızına anlatacakları olan bir anneyle karşılaşacağız. Onun geçmişini kendi sesinden dinleyeceğiz ama dinlediklerimizin sonunda Anne’ye nasıl bakacağımızı şimdiden bilmiyoruz.


Teslimiyet’e dair merakım da en çok burada yoğunlaşıyor. Bir insanın hikayesini dinlemek onu gerçekten tanımaya yeter mi, yoksa bazen anlatılanlar gerçeğe yaklaştırmak yerine yeni sorular mı bırakır?

 

UĞUR YELEMZ

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
  • Instagram

@gokyuzuguncesiblog

© Gökyüzü Güncesi – Tüm hakları saklıdır.

bottom of page