ŞEYLERİN ŞEKLİ: SEVMEK Mİ, ŞEKİLLENDİRMEK Mİ?
- Uğur Yelmez
- 10 Şub
- 6 dakikada okunur

Kadıköy’ün yağmurlu günleri şehrin sesini değiştiriyor. Kaldırımlar parlıyor, sokakların ritmi ağırlaşıyor, insanın üstüne sinen o nemli hava akşamın tonunu daha yola çıkmadan belirliyor. BOA Sahne’ye giderken de tam böyle bir hava vardı. Yağmurun adımları hızlandıran, omuzları istemsizce yukarı çeken hâli. Bir yandan da tuhaf bir şekilde içi yumuşatan bir tarafı. Kapıdan içeri girince dışarıdaki gri başka bir şeye dönüşüyor. BOA Sahne’nin seyirciyi sahneden uzağa itmeyen yapısı, daha oturur oturmaz “yakınlık” hissini kuruyor. Burada sahne bir mesafe gibi durmuyor, sanki birazdan ortak bir an yaşanacakmış gibi. Oyuncunun en küçük mimik değişimi, repliğin içindeki niyet kırıntısı, bir anlık duraksama bile büyüyor. Bu yüzden oyun başlamadan önce salonda bir gerilim birikse, o gerilim bile oyunun parçasına dönüşebiliyor.
O gece tam da bu oldu. Oyun yaklaşık on beş dakika gecikince, bekleyiş önce fısıldaşmaya, sonra ister istemez küçük bir huzursuzluğa döndü. Tam o anda perde açıldı ve Samet Safa Sökmen içeri girdi. Saçları ve yüzü sırılsıklamdı. Bir süre, yüzünden süzülen su damlalarının yere düştüğü bile görüldü. O ıslaklık, dışarıdaki havayı sahnenin içine taşıdı. Gecikme de bir gerekçe olmaktan çıkıp oyunun içine karışan bir ayrıntıya dönüştü. Daha ilk saniyede şunu hissettirdi: Bu akşam kurgu, kapının dışında kalmayacak. Hayat içeri sızacak, küçük bir detay her şeyi başka bir şekle sokacak.
“Şeylerin Şekli” adını ilk duyduğumda kulağa biraz soyut ve uzak gelmişti. Hangi “şey”in şekli, neyin biçimi, nereye bakıyor? Fakat oyun bu soruyu uzun uzun açıklamadan, sahne üstünde bir durumla ve ince bir mizahla yakaladı. Daha ilk sahnede başlığın niçin bu kadar doğru olduğunu anlamak zor olmadı.
Metin, Neil LaBute’un aşk, sanat, etik ve manipülasyon ekseninde dolaşan dünyasını taşıyor. Burada ilişki, yalnızca iki kişinin yakınlaşması değil; birbirinin sınırlarına dokunma biçimi. Birine “değiş” demenin ne kadar masum görünebildiği, ama aynı zamanda ne kadar tehlikeli olabildiği katman katman açılıyor. Estetik, yani “güzel” olanın peşinden gitme arzusu ile ahlak, yani “doğru” olana tutunma ihtiyacı çatıştıkça oyun tatlı bir komedi ritmiyle başlıyor, ardından yavaş yavaş içine dramı alıyor. Bu geçişlerin en güçlü tarafı, her şeyin gündelik, tanıdık bir dille akması. Sanki bir arkadaş grubunun arasında oturuluyor. Sırlar bir masanın altına itiliyor. Cümleler yarım bırakılıyor. Sonra bir bakışla tamamlanıyor.
Hikâyenin omurgası dört kişinin birbirine dolanan ilişkilerinden kuruluyor. Başta herkesin yeri belli gibi. Kim kimin sevgilisi, kim kimin arkadaşı, kim kime yakın. Sonra küçük bir şey oluyor. Bir konuşma, bir kırılma, bir hamle. Ardından o hamle başka bir hamleyi çağırıyor. Birinin kurduğu cümle, öbürünün içindeki duyguyu değiştiriyor. Birinin susması, diğerinin kafasında koca bir senaryo kurduruyor. Bu yüzden oyun klasik bir “ilişki hikâyesi” gibi ilerlemiyor. Daha çok, ilişkilerin içindeki küçük oyunların, küçük hesapların büyüyüp birbirine dolanması gibi akıyor. İzlerken “kim kimi seviyor” sorusu bir yerden sonra geri plana düşüyor. Öne çıkan, insanların birbirinin hayatında nasıl yer kapladığı oluyor. Kim kimin sınırına ne kadar yaklaşıyor, kim hangi cümleyi hangi amaçla kuruyor, kim iyi niyetle başladığını sandığı bir süreci hangi noktada baskıya çeviriyor.
Rejinin kurduğu denge, metnin çarpıcılığını bağırarak değil, sahnenin içindeki küçük dönüşlerle büyütüyor. Komedi anları “şaka yapalım da seyirci gülsün” kolaycılığına düşmeden, karakterlerin kendini aklama çabasından ve çaresizliğinden doğuyor. Dram yükselirken de sahneler melodrama kaymıyor. BOA Sahne gibi yakın mesafeli bir alanda bu çok kıymetli. Çünkü burada en küçük yapaylık hemen göze batabiliyor. Oyun, o tuzağa nadiren yaklaşıyor ve çoğu zaman ritmini diri tutmayı başarıyor.
Oyunculuklarda genel olarak güçlü bir enerji ve birlikte oynama disiplini hissediliyordu. Diyalog akışı canlıydı, ritim hızlıydı. Yine de bazı anlarda karakterlerin duygu değişimleri fazla ani geliyor ve kısa süreliğine geçişlerin yapaylaştığı bir his bırakıyordu. Fakat bu pürüz oyunun bütününü düşürmüyor. Daha çok, genç bir kadronun temposu yüksek bir koşuda virajı biraz keskin alması gibi. Üstelik bu hız, oyunun sinirini de diri tutuyor. Duygunun bir anda yön değiştirmesi, karakterlerin zaten kararsız, kırılgan ve manipülasyona açık dünyasına da yakışıyor.
Samet Safa Sökmen’in canlandırdığı Adam, “iyi biri olma” iddiasıyla “doğruyu yapma” becerisi arasındaki boşlukta yürüyen bir tip. Sahnede merkeze oturuyor ama o merkez sağlam bir zemin gibi değil, daha çok her an kayabilecek bir yer. Sökmen’in oyunculuğu tam da bu kayganlığın üstünde parlıyor. Adam’ın güvenli görünen cümlelerini bile tam güvenli bırakmıyor, her cümlenin içine küçük bir tereddüt koyuyor. O tereddüt de karakterin içindeki tartıyı seyircinin önüne çıkarıyor. Durduğu yer, omuzlarının aldığı yük, bakışını kaçırdığı anlar, cümleyi bitirmeden önceki o kısa yutkunma, hepsi bir “ben doğruyum” demek isteyen birinin, doğru olmayı beceremediğinde nasıl küçüldüğünü gösteriyor. Üstelik bunu bağırarak değil, dozunda ve çok net bir ritimle yapıyor. Adam’ın savunmasızlığını daha en baştan bedene yazdığı için, yağmurla başlayan giriş de bir ayrıntı olmaktan çıkıyor. Sahnede daha ilk dakika, karakterin içine sızmış o kırılganlığı hissettiriyor. Bu kadar ince bir gerilimi sadece bedenle ve nefesle taşıyabilmek, sahne hâkimiyetinin en temiz göstergesi.
Burcu Söyler’in canlandırdığı Evelyn ise oyunun hem cazibe hem de tedirginlik üreten damarını taşıyor. Evelyn’in varlığı bir yandan hayatı değiştiren bir rüzgâr gibi, bir yandan da hayatı ele geçiren bir baskı gibi çalışıyor. Söyler’in gücü, bu iki hâli birbirine yapıştırmasında değil, aynı anda yaşatmasında. Bir cümleyi yumuşak bir jestle açıyor, hemen ardından o jestin altında bir sahiplenme hissi bırakıyor. “Ben sadece yardım ediyorum” diye başlayan bir önerinin içine milim milim kontrol sızdırıyor. Tonlamayı hiç büyütmeden, gözün içine bakan o sakin ısrarla, Evelyn’in “iyilik” kılıfını sahnenin en tehlikeli nesnesine dönüştürüyor. En etkileyici tarafı da şu: Karakteri karikatüre düşürmüyor. Evelyn’i tek boyutlu bir kötüye çevirmeden, seyircinin hem çekilmesini hem gerilmesini sağlıyor. Tam o ikilik, oyunun nabzını yükselten şey. Söyler de o nabzı elinde tutuyor.
Ceren Akça’nın canlandırdığı Jenny, oyunun gündelik tarafını kuruyor gibi görünürken aslında en sert hakikatleri de saklıyor. Arkadaşlık denen şeyin ne kadar kırılgan olabileceğini, bir grubun içindeki “normal” dengenin ne kadar kolay bozulabildiğini onun üzerinden daha net görüyorsun. Akça, Jenny’yi sadece “ortamın enerjisi” olarak bırakmıyor. Karakterin neşesinin içine görünmez bir güvensizlik hattı yerleştiriyor. Özellikle grup içi dinamiklerde o ince kıskançlık, bir anda yükselen hayal kırıklığı, bir cümlenin ucuna takılıp kalan huzursuzluk yüzünde hızlıca belirip kayboluyor. Bu geçişler öyle doğru zamanlanıyor ki, seyirci “şimdi bir şey oldu” hissini yakalıyor ama karakterin bunu açık etmemesine de inanıyor. Akça’nın performansı, oyunun gerçeklik duygusunu diri tutan bir zemin gibi çalışıyor. Hem akışkan hem keskin. Bir anda kahkahayı çağırıp bir saniye sonra aynı kahkahayı boğaza düğümleyebiliyor.

Burak Cankurtaran’ın canlandırdığı Philip ise ilk bakışta oyunun “hafif” gibi duran, şakaya ve rahatlığa yaslanan tarafını temsil ediyor. Fakat oyun ilerledikçe o rahatlığın altında başka bir yüz beliriyor. Cankurtaran, Philip’in “ben hallederim” maskesini bir anda indirip kaldırmıyor. Maskenin kenarını önce hafifçe gevşetiyor, sonra o gevşekliğin içinden kırılganlık sızdırıyor. Şaka yapan birinin, şakayı bir kalkan gibi kullandığını hissettiriyor. Bu çok kıymetli, çünkü karakterin dönüşümü “dramatik an” diye bağırmıyor. Sessizce, doğal bir şekilde gerçekleşiyor ve tam da bu yüzden daha sert vuruyor. Üstelik Philip’in sahnede geri planda kaldığı anlarda bile ritmi taşıyor. Alan açmayı biliyor, oyunun dengesini koruyor, gerektiğinde sahnenin yükünü de alıyor. Böyle bir denge duygusu, grubun dört kişilik çatışmasını daha geniş, daha canlı bir alana yayıyor.
Ve bütün bunların toplamı şunu gösteriyor: Bu ekip metni yalnızca konuşmuyor, metnin altındaki akımı da sürekli yönetiyor. Her sahnede küçük ayarlarla tempo değişiyor. Gerilim bazen bir bakışla büyüyor, bazen bir susuşla derinleşiyor, bazen de bir cümlenin sonundaki küçücük gecikmeyle bıçak gibi kesiyor. O yüzden oyun bittiğinde akılda kalan şey sadece hikâye değil, dört oyuncunun da sahnede kurduğu ortak zekâ oluyor. Ben de tam bu yüzden onları başka bir ışığın altında hayal edebiliyorum. Cannes’da isimleri anons edilirken salonun bir anlık sessizliğini, ardından kopan alkışı. Altın Küre’de ellerindeki ağırlığın aslında sahnede taşıdıkları ağırlığın karşılığı olduğunu. Oscar gecesinde en iyi kadın ve en iyi erkek oyuncu ödülleri açıklanırken kameranın yüzlerine yaklaşmasını, gözlerindeki o “evet, bu iş böyle yapılır” sakinliğini. Çünkü burada izlediğimiz şey süslü bir performans değil. İnce işçilik, cesaret, ölçü, ritim ve sahneye mutlak hâkimiyet. Dört ayrı oyunculuk dili, tek bir gecede aynı kalite çizgisinde buluşuyor. Bu kolay bir şey değil. Bu, gerçekten büyük bir iş.
Bende oyunun bıraktığı hislerden biri, tuhaf bir “film sıcaklığı”ydı. Hızlı akan, diyalogları kıvrak, ilişkilerin sürekli yön değiştirdiği bir hikâye izliyormuş gibi. Fakat tiyatronun canlılığı bunu daha keskin hâle getiriyor. Çünkü burada her şey aynı anda olup bitiyor. Tepkiler gerçek zamanlı, gerilim gerçek zamanlı, komedi gerçek zamanlı. Seyirci olayların nereye varacağını merak ederken, bir yandan da “bu cümle niye böyle söylendi” diye düşünmeye başlıyor. Oyun yalnızca hikâyeyi izletmiyor, seyirciyi zihnen de içine çekiyor. Bir sahnenin içinde hem gülüp hem huzursuz olabiliyorsun, çünkü tanıdık gelen bir davranışın nasıl kolayca baskıya dönüştüğünü izliyorsun.
“Şeylerin Şekli” ilişkiyi romantize etmiyor. Aşkı da arkadaşlığı da parlak bir ambalaja sarmıyor. Tam tersine, o ince sınırı sürekli yokluyor. Birine “seni daha iyi birine dönüştürüyorum” demek ne zaman sevgi olmaktan çıkar? Birinin hayatına dokunmak ne zaman müdahaleye dönüşür? Birinin bedenine, alışkanlıklarına, düşüncelerine yön vermek ne zaman “yardım” olmaktan çıkar da “ben seni istediğim gibi yapacağım” noktasına varır? Oyun bu soruları tek tek sıralayıp didaktik bir ders vermiyor. O soruları sahnenin içine bırakıyor. Seyirciye kaçacak alan bırakmıyor.

Finalde aklımda kalan en net şey, yağmurla başlayan o gecenin oyunun temasına yakışan bir iz bırakmasıydı. Dışarıda sırılsıklam olan bir bedenin sahneye taşıdığı gerçeklik, içerideki ilişkilerin de sızma hâlini büyüttü. Bir cümle bir başka cümleyi nasıl eğip büküyorsa, küçük bir dokunuş nasıl “yakınlık” diye başlayıp “müdahale”ye dönebiliyorsa, oyun bunu hiç bağırmadan ama ısrarla gösterdi. Salonun kapısından çıkarken Kadıköy hâlâ ıslaktı, kaldırımlar hâlâ parlıyordu. İnsan, o parlaklığın içinde yürürken şunu da düşünmeden edemiyor: Bazen en tehlikeli şey, kötü niyet değil; iyi niyetin içindeki o “düzeltme” isteği. Ve bazen, birini sevmekle birini şekillendirmek arasındaki çizgi, tam da yağmur gibi, fark ettirmeden üstüne yağıyor.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar