BEN ZEK: SEVGİ YOKSA SAHNE VAR
- Uğur Yelmez
- 5 Şub
- 4 dakikada okunur

Moda Sahnesi’nde izlediğim Ben Zek, tek kişilik bir oyunun “tek kişilik” kalmayı başaramadığı türden. Sahnedeki kişi tek olabilir ama odanın içinde dolaşan şey, sadece bir oyuncunun sesi değil. Geçmişin uğultusu var, evin içinde biriken cümleler var, söylenmemiş sözlerin ağırlığı var, bir de bütün bunların arasından kendine yol açmaya çalışan inatçı bir hayal var. “Ve Sahne” yapımı olan bu iş, en baştan itibaren seyirciye şunu hissettiriyor: Burada anlatılan, yalnızca bir karakterin anıları değil; yetişkinliğe taşınmış çocukluk yaraları, “aile” kelimesinin içine sığmayan kırılmalar ve insanın kendini var etmek için verdiği o bazen komik, bazen acı verici mücadele.
Bu kadar yoğun bir duygunun bu kadar akıcı ve dengeli akmasında, sahne arkasının payı çok büyük. Oyunun yönetmeni Melih Salgır, tek kişilik bir metni, tek kişilik bir “performans şovu”na çevirmiyor. Tam tersine, her şeyin sade ama yerli yerinde durduğu bir düzen kuruyor. O düzenin içinde oyuncu özgürce koşabiliyor, durabiliyor, susabiliyor, patlayabiliyor. Komedi ile dramın sınırlarının bilinçli biçimde bulanıklaştırıldığı anlar var. Bir cümleyle gülerken, hemen arkasından gelen bir bakışla boğazın düğümlenebiliyor. Bu geçişlerin ucuz bir numara gibi değil de hayatın kendi ritmi gibi akması, bence yönetmenin en büyük başarısı. Oyunun temposu hiç düşmüyor, ama bu “hız” demek değil. Daha çok, seyircinin dikkatini sürekli diri tutan bir denge demek. Bir an güldürüp gevşetiyor, bir an sonra sert bir yerden yakalayıp yeniden oturtuyor.
Metnin omurgasında ise iki imza var: Mehmet Küçük ve Gaye Küçük. Hikâyeyi süsleyip parlatmak yerine, çatlakları görünür kılan bir yazım dili tercih edilmiş. O yüzden oyun “çok şey anlatmak” için kelime yığmıyor. Zaten bu tür oyunların gücü de burada. Bir iki küçük ayrıntı, bir tonlama, bir susuş, bazen bir hatırlayış biçimi, seyirciye sayfalarca açıklamadan daha fazlasını geçirebiliyor.
Sahneye gelince, Zek karakterini oynayan Mehmet Küçük’ün yükü gerçekten büyük. Tek başına bir saat boyunca seyirciyi diri tutmak kolay değil. Çünkü tek kişilik işlerde en ufak enerji düşüşü, salonda hemen hissedilir. Burada öyle bir düşüş yaşanmadı. Oyuncunun enerjisi hiç sönmedi. Daha önemlisi, bu enerji sadece “yüksek performans” olarak kalmadı, duyguyu taşıyan bir şeye dönüştü. Özellikle o masmavi gözlerinden akan duygu, benim için oyunun en çarpıcı damarlarından biriydi. Bazı sahnelerde kelimelerden önce gözleri konuşuyordu; sanki geçmiş, yüzüne bir an için yeniden oturuyor, sonra hemen çekiliyor gibi.
Ben oyunu izlerken kendimi bir anda hikâyenin içine çekilmiş buldum. İlk dakikalardan itibaren sahne, bir tiyatro sahnesi gibi değil de bir evin içi gibi çalışıyor. Sanki kapıdan içeri girmişiz, oturmuşuz, bugün yaşanacak şeye tanıklık edeceğiz. Çünkü bugün Zek’in audition çekimi var ve biz de o çekim için evine davet edilmişiz. Laf aramızda, kalabalık gidip onu biraz gaza getirmemiz gerekiyor. Hatta bir bakıyorum, yan sandalyemde ona destek olmak için Halil Babür de gelmiş.
Zek çok heyecanlı. Üstünü bile yarım yamalak giymiş, terliyor, endişe içinde konuşuyor, bir yandan da kendini toparlamaya çalışıyor. Bu telaşın içinde bize kahve bile yapmış. Kahve hafif, hiç acı değil. Zek gibi tatlı ve sıcak. Sonra bir an geliyor, ceketini giyiyor, papyonunu takıyor. Birden toparlanıyor. Karizmatikleşiyor. Sanki içindeki o dağınıklık bir düğmeyle kapanıyor da yerini “hazırım” diyen birine bırakıyor. Oyunun en sevdiğim tarafı da burada başlıyor: Zek’in hayatı böyle küçük dönüşümlerin üstünde yükseliyor. Bir an dağınık, bir an çok güçlü. Bir an çocuk gibi kırılgan, bir an yetişkin gibi iddialı.
Ama hikâyenin arkasında, bu dönüşümleri sürekli baltalayan bir şey var. Zek’in doğumu sırasında annesi vefat etmiş. Bu bilgi, oyunda bir “acı detay” olarak geçip gitmiyor; karakterin omzuna yapışmış bir kader gibi duruyor. Onu ablası büyütmüş. Babası ise sanki annesinin ölümü Zek’in suçuymuş gibi ondan nefret etmiş. Bu, insanın içini en çok yakan türden adaletsizliklerden. Çünkü çocukken, senin seçmediğin bir şey yüzünden suçlu ilan ediliyorsun. Üstelik suçlayan kişi de baban. Zek’in abisi onu sevmemiş, istememiş. Ev dediğin yer, güvenli bir yer olmaktan çıkıp sürekli tetikte olman gereken bir yere dönüşmüş. Dayak yemiş. Sevilmemiş. Görülmemiş. Ve en kötüsü, sevgi görmek için ne kadar uğraşsa da o sevginin gelmediği bir boşluğun içinde büyümüş.
Bu noktada oyun, sadece “üzücü bir hayat hikâyesi” anlatmıyor. Daha sert bir şey yapıyor. Şunu soruyor: Bir çocuk, sevgi görmeden büyürse, yetişkin olduğunda neye dönüşür? Kendi değerini nereden kurar? Sevilmeyen çocuk, sevgiyi nasıl öğrenir? Ve insan, sevginin yokluğuna karşı kendini hangi kimlikle savunur?
Zek’in oyuncu olma hayali, burada sadece “ünlü olacağım” hevesi gibi durmuyor. Bence onun için oyunculuk, görülmenin bir yolu. Evde görünmeyen çocuk, sahnede görünür olmayı seçiyor. Evde sesi bastırılan çocuk, sahnede konuşmayı seçiyor. Evde aşağılanan çocuk, sahnede alkışla var olmayı seçiyor. Bu, çok tanıdık ve aynı zamanda çok acı bir mekanizma. Kendini kurtarmanın yolu, bazen kendine başka bir dünya kurmak oluyor. Zek de tam olarak bunu yapıyor. Evden ayrılıyor ve ünlü bir oyuncu olmaya karar veriyor. Bizi de bugün audition çekimi için evine davet etmesi, bir yanıyla komik, bir yanıyla da çok kırılgan bir çağrı. Sanki “beni görün” diyor. “Bu sefer ben başaracağım, lütfen yanımda olun.”
Oyunun beni etkileyen tarafı, Zek’in aile travmalarını anlatırken mağduriyetin içinde boğulmamasıydı. Evet, sarsıcı. Evet, yer yer can yakıyor. Ama aynı zamanda güçlü, çünkü Zek kendi hikâyesini anlatırken kendini saklamıyor. Öfkesini de gösteriyor, hırsını da kırılganlığını da. Bazen komik bir yerden kaçıyor, bazen bir anda sertleşiyor. Komedi ile dramın birbirine karıştığı o anlar, bana “hayatın kendisi” gibi geldi. Çünkü gerçek hayatta da en ağır şeyi anlatırken bir an gülersin. Sonra gülüşün boğazında kalır.
Ben bu oyundan çıktığımda şunu düşündüm: Tek kişilik bir oyunda “çok olay” olmayabilir, ama bu oyunda çok fazla duygu var. Ve o duygular, seyircinin kendi hayatına dokunuyor. Aile dediğin şey, bazen sığınak değil, yara. Ebeveyn olmak dediğin şey, sadece “bakmak” değil; görmek, duymak, sahip çıkmak, sınır koyarken bile sevgiyle kalabilmek. Zek’in hikâyesi, tam da bu yüzden sadece onun hikâyesi gibi durmuyor.
Birçok insanın içinde taşıdığı, belki adı konmamış yaralara değiyor.
İşte bu yüzden “Ben Zek” benim için sadece güzel bir oyun değil, sarsıcı bir oyun oldu. Bir saat boyunca hiç sıkılmadım. Ama daha önemlisi, bir saat boyunca karakterin hayatını izlerken, kendi içimde de bazı yerlerin kıpırdadığını hissettim. O masmavi gözlerden taşan duygu, sadece sahnede kalmadı. Salondan çıkarken benimle geldi.
UĞUR YELMEZ





Yorumlar