KÜBRA KARATEPE

Kübra Karatepe’nin çalışmalarına bakarken, kendi hikayelerini yazıp sahneye taşıması ilgimi çekti. Bir karakteri önce kağıt üzerinde kurmak, ardından ona kendi bedeni ve sesiyle hayat vermek… Yazarlıkla oyunculuğun böylesine iç içe olması, onunla konuşma isteğimin nedenlerinden biriydi.
Kendi tiyatrosunu kurarak anlatmak istediği hikayelere yer açmasını da değerli buldum. Bir metnin yazılmasından seyirciyle buluşmasına kadar geçen süreçte bu kadar farklı sorumluluk üstlenmesi, yaptığı işlerin ardındaki emeği de merak etmemi sağladı.
“Kuşları Bile Vurdular”ın ardından “Vazgeçtim Balık Olmaktan”ı hazırladığı bu dönemde söyleşimizi gerçekleştirdik. Yeni bir oyunun heyecanı sürerken, geride kalan çalışmalara da dönüp bakma fırsatı bulduk.
“Gökyüzüne Bakanlar”ın bu ayki konuğu, oyuncu, oyun yazarı ve eğitmen Kübra Karatepe. Şimdi sözü ona bırakıyorum.

1. Uluslararası İlişkiler ve Sosyoloji okudunuz. Oyunculuğa yönelme kararınız nasıl oluştu?
İlk olarak Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum ve okulu bitirir bitirmez İstanbul’a oyunculuk eğitimi almaya geldim. Aslında oyunculuk çocukluğumdan beri içimde olan ve yapmak istediğim bir şeydi. O dönem önce bir üniversite bitireyim diye düşündüm. Hatta konservatuvar okumak da istiyordum ama oyunculuk değil, müzik alanında. Ailem de konservatuvar okumam konusunda beni çok teşvik etti fakat o dönem olmadı.
Daha sonra sosyoloji okudum. Bunu özellikle oyunculuğumu ve yazarlığımı beslemesi için tercih ettim. İnsanları, toplumu ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamanın hem oyunculuk hem de yazarlık tarafımı çok beslediğini düşünüyorum.
Şu anda da oyunculuk yüksek lisansına başladım. Belki ileride akademik bir kariyer de düşünebilirim. Zaten eğitmen olarak da çalışıyorum ve eğitim vermeyi seviyorum. Dolayısıyla akademik tarafın da mesleğimi ve üretimlerimi besleyeceğini düşünüyorum.
Kısacası oyunculuk en başından beri aklımda olan şeydi. Sadece ona giden yolum biraz farklı oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bütün bu farklı alanların hem oyunculuğumu hem de yazarlığımı beslediğini düşünüyorum.
2. Oyunculuk eğitimi almak için İstanbul’a geldiğiniz dönemi düşündüğünüzde, o günkü beklentilerinizle bugün bulunduğunuz yer arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
İstanbul’a aslında çok büyük hayallerle gelmedim. Sevdiğim şeyi yapmak ve ona yatırım yapmak amacıyla geldim. Şimdi dönüp baktığımda, istediğim şeyi yaptığım bir yerde olduğumu görüyorum.
Kendi tiyatromu kurdum, kendi oyunlarımı yazıyorum ve birçok farklı alanda bu işin içinde bütün varlığımla yer almaya çalışıyorum. Benim için önemli olan, mutlu ve huzurlu olduğum şeyi yapabilmek. Şu an bulunduğum yerden gerçekten mutluyum.
Tabii ki televizyon ve sinemada da yer almak isterim. Farklı karakterlere hayat vermek, başka anlatım biçimlerini deneyimlemek beni çok heyecanlandırır. Belki bir gün kendi filmimi çekmek de isterim, bilmiyorum. Ama şu an bulunduğum yerde mutluyum ve galiba benim için en kıymetli olan da bu.
3. Müzik bugün hayatınızda nasıl bir yerde duruyor? Sahnedeki çalışmalarınızı nasıl besliyor?
Müzik hayatımın çok önemli bir parçası. Keman ve ukulele çalıyorum. Ukuleleyi kendi kendime öğrendim, kemanda ise üçüncü seviyedeyim. Mesleğim gereği şan eğitimi de aldım; oyunculukta ve sahnede sesimi kullanmak benim için önemli.
“Vazgeçtim Balık Olmaktan”da da müzik önemli bir yerde. Alev karakteri müzikholde şarkı söylüyor ve sahnede canlı olarak bir şarkı söyleyecek. Dolayısıyla müzikle olan ilişkim bu oyunda da doğrudan işime yarıyor.
Şu sıralar piyano öğrenmeye de başladım. Sanırım müzik hayatımın giderek daha büyük bir bölümünü kaplıyor. Hem mesleğimi besleyen hem de kişisel olarak beni besleyen çok önemli bir alan.
4. 2020’de İstanbul Şehir Tiyatroları’nın “Şehir Yazarlarını Arıyor” atölyesine katıldınız. Bu süreç oyun yazarlığına bakışınızı nasıl etkiledi?
Tam pandemi sürecine denk geldi bu atölye. Seçilmek için de oldukça uzun bir süreçten geçtik. 6 bin kişi arasından seçilerek son 200’e kaldık.
Pandemi nedeniyle ilk etapta fiziksel olarak bir araya gelemedik. Videolar üzerinden, çok değerli eğitmenlerden eğitimler aldık. Daha sonra Zoom üzerinden devam ettik. Oyun yazmanın farklı biçimleri, oyunda anlatmak istediğimiz şeyi nasıl vurgulayacağımız, karakterleri nasıl kurgulayacağımız gibi birçok konuda çalışma yaptık.
Benim için en değerli taraflarından biri de her eğitmenin kendi yöntemini ve oyun yazarlığına yaklaşımını anlatmasıydı. Farklı bakış açıları görmek, farklı yöntemleri deneyimlemek bana çok şey kattı. Aradan zaman geçmesine rağmen o süreçte öğrendiğim birçok şey hala aklımda. Benim için gerçekten çok faydalı ve besleyici bir dönem olmuştu.
5. Atölyede yazdığınız ilk oyun bugün ne durumda?
Oyun hala duruyor. Fakat günümüzde sahnelenebilecek uzunlukta değil. Çünkü bize en az 50 sayfa olacak şekilde yazdırılmıştı. Şehir Tiyatroları formatında olduğu için anlaşılabilir bir uzunluktu. Ama bugün özel tiyatrolarda genellikle tek perde sahnelenen oyunları düşündüğümüzde, neredeyse üç perde sürebilecek kadar uzun bir oyun.
Aslında çok sevdiğim bir oyun. İleride yeniden ele alıp sahnelemeyi düşünüyorum ama bunun için çok sadeleşmesi ve kısalması gerekiyor. O da toplumsal bir olayı anlatan bir oyundu.
Bir yandan da benim için acemilik dönemimde yazdığım bir iş. O zamandan bugüne hem yazarlık hem de oyunculuk anlamında çok şey öğrendim. Şimdi yazsam muhtemelen çok daha farklı yazardım. Dolayısıyla yeniden ele aldığımda mutlaka ciddi düzenlemeler yapmam gerekecek. Ama oyun hala elimde ve bir gün yeniden ortaya çıkarmak istiyorum.
6. Münferit Tiyatro’yu kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
Münferit Tiyatro’yu aslında “Kuşları Bile Vurdular” sahnelensin, Nadina da benim bedenimde can bulsun diye kurdum. Yani tiyatronun kuruluşunda bu oyunun çok özel bir yeri var. Münferit Tiyatro bugün de benim üretimlerimi sürdürdüğüm, yeni hikayeler anlatmaya devam edeceğim bir alan.
7. “Münferit” ismi sizin için ne ifade ediyor? Tiyatronuzda anlatmayı seçtiğiniz hikayelerle nasıl bir bağı var?
Genellikle oyunlarımda, hatta neredeyse bütün oyunlarımda toplumsal bir yaraya parmak basıyorum. Bir anlamda görünmeyeni görünür kılmaya çalışıyorum. Belki de hayattaki misyonum budur, kim bilir.
İlk oyunumuz “Kuşları Bile Vurdular”da Srebrenitsa Katliamı’nı anlattık. Şimdi “Vazgeçtim Balık Olmaktan”da ise esarete başkaldıran, özgürlüğü arayan bir kadının hikayesini anlatıyoruz. Ama aslında birçok kadının yarasına dokunuyoruz; bu yaraların nasıl sarılmaya çalışıldığını anlatıyoruz. Aynı zamanda dönemsel bir oyun. 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başındaki Türkiye’yi görüyoruz.
Münferit Tiyatro’nun çıkışında da aslında böyle bir düşünce vardı. Kendini yalnız hisseden insanlara aslında yalnız olmadıklarını, onların sesini duyurabilecek insanların olduğunu ve birlikte hareket edildiğinde aşılamayacak hiçbir şey olmadığını anlatmak istedik.
“Münferit” zaten tek, ayrı, kendi başına olan anlamına geliyor. Galiba biz de oyunlarımızda biraz münferit insanların ve münferit gibi görünen ama aslında toplumsal bir karşılığı olan hikayelerin peşinden gidiyoruz. Ben yazarken kendimi doğal olarak böyle hikayelere yönelirken buluyorum.

8. “Kuşları Bile Vurdular”ın çıkış noktası, üniversitede Srebrenitsa üzerine yaptığınız çalışmaya dayanıyor. Bu konu ne zaman sizin için bir tiyatro metnine dönüşmeye başladı?
“Kuşları Bile Vurdular”ın ortaya çıkışında Uluslararası İlişkiler eğitimimin çok büyük bir etkisi var. Üniversitede bitirme tezimde Bosna-Hersek Savaşı ve insancıl müdahale üzerine çalıştım. Tez hocama özellikle bu konu üzerine tez yazmak istediğimi söyledim çünkü Srebrenitsa’yla ilgili çok fazla araştırmaya, okumaya başlamıştım ve konu beni gerçekten çok etkiliyordu.
Sonra bir gün, bir oyunculuk sınavına girdim. Sınavdan önce bir atölye yapılmıştı. Hoca bize “Kendinizi anlatın ama kendiniz olmak zorunda değilsiniz” dedi. O anda, hiç düşünmeden, Srebrenitsa’da yaşayan bir kız çocuğu olma fikri geldi aklıma. Çok anlık bir şeydi. Hatta oyunda kullandığım “Ya babam beni tanımazsa, ya bu benim kızım değil derse?” cümlesi de ilk olarak o anda ortaya çıktı.
Sonrasında “Bu yaşananları herkes duymalı” düşüncesiyle oyun yazmaya başladım. Zaten Srebrenitsa üzerine tuttuğum notlar ve yaptığım araştırmalar vardı. Ben de bildiğim bir alanın üzerinden ilerlemek istedim.
Çok bilgim olmayan konularda kulaktan dolma şeylerle yazmak bana göre değil. Bir şeyi yazacaksam araştırmayı, gerçekten öğrenmeyi ve mümkün olduğunca o dünyanın içine girmeyi seviyorum. Açıkçası okuduğum bölümlerin ekmeğini oyun yazarken çok yiyorum. Mesela “Vazgeçtim Balık Olmaktan”da 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başındaki Türkiye’yi anlatırken, okulda aldığım Türk siyasi tarihi dersi sayesinde o dönemin siyasi tarihine hakim olmak benim için çok büyük bir avantaj oldu.
Sanırım benim için eğitim, oyunculuk ve yazarlık birbirinden ayrı şeyler değil. Hayatta öğrendiğim, okuduğum ve merak ettiğim ne varsa bir şekilde dönüp dolaşıp oyunlarımın içine giriyor.
9. Nadina karakterini oluştururken hangi kaynaklardan beslendiniz? Onun hikayesini nasıl kurmak istediniz?
O dönemde yaşananları anlamak için çok fazla belgesel izledim, yapılmış filmleri takip ettim ve yazılmış kitapları okudum. Ama Nadina’nın bunların hiçbirindeki karakterlere benzemesini istemedim. Yaşadıkları gerçek olaylardan beslensin ama kendi hikayesi ve kendi sesi olsun istedim.
Nadina’yı yazarken umutlu bir hikaye anlatmak benim için çok önemliydi. Hatta ismini seçerken bile bunu düşündüm. “Nadina”nın umut demek olduğunu öğrendim ve karaktere çok yakıştırdım.
Çünkü Nadina’nın hikayesini yalnızca “Bana bunları yaptılar, ben bunları yaşadım” üzerinden kurmak istemedim. Yaşadıklarının ağırlığına rağmen ayakta kalan, direnen, yaşamaya devam eden ve hatta başkalarını yaşatmaya devam eden bir kadın olsun istedim.
Nadina’nın benim için asıl gücü de burada. Yaşadıklarını inkar etmeden, onlara teslim olmadan umut etmeyi seçiyor. Karakteri de bu duygunun içinden doğdu.
10. Srebrenitsa gibi gerçek ve ağır bir tarihsel olayı sahneye taşırken gerçeklerle kurmaca arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? Seyirciye neyi, ne kadar anlatacağınıza nasıl karar verdiniz?
Nadina’yı oluştururken çok fazla eski röportaj izledim. Bosna’da yaşayan Boşnak kadınların, yaşadıklarını anlatabilenlerin tanıklıklarını dinledim. Çünkü maalesef birçoğunun konuşma fırsatı olmadı; hayatını kaybeden, öldürülen ya da intihar eden çok fazla kadın vardı.
Tecavüz kamplarında sistematik cinsel şiddete maruz bırakılan kadınların röportajlarını, savaşın gerçek görüntülerini izledim. Çok okudum, araştırdım ve bütün bunların içinden yazabileceğim kısmı yazmaya çalıştım. Nadina kurgusal bir karakter ama yaşadığı olayların büyük bir kısmı gerçek tanıklıklardan ve tarihsel gerçeklikten besleniyor.
Hatta prova sürecinde Selena’yla birlikte bazı yerleri özellikle çıkardık. “Burası seyirci için çok ağır olabilir” dediğimiz, özellikle Ayla üzerinden anlattığım bazı bölümler vardı. Metnin daha da ağırlaşmasını istemedik.
Buna rağmen oyunda Ayla sahnesine geldiğimizde seyirciden çok güçlü tepkiler aldığımız oldu. Bir oyunda, Selena’nın da duyduğu bir seyirci yorumunu hatırlıyorum: “Bu çok ağır ya, artık bu kadarı da olmamış herhalde.” İnsanların ağlayarak oyuna eşlik ettiği ve oyun sonrasında da bana sarılıp ağlayan çok fazla insan oldu.
O yüzden Nadina kurgusal bir karakter ama onun hikayesindeki gerçeklik çok güçlü. Benim için önemli olan da yaşananları sömürmeden ama o gerçekliğin ağırlığını da kaybetmeden anlatabilmekti.
11. Kendi yazdığınız bir metni sahnede oynamak size nasıl bir deneyim yaşattı?
İlk başta kendi yazdığım bir oyunu oynamanın çok konforlu olacağını düşünmüştüm. Çünkü karakterleri ben yazıyorum, dolayısıyla hepsini çok iyi tanıyorum. Ama aslında hiç de öyle olmadı.
Elbette bunun çok büyük bir avantajı var. Karakterin neden böyle davrandığını, bir cümleyi neden söylediğini, motivasyonunun ne olduğunu zaten biliyorsunuz. Oturup uzun uzun karakter analizi yapmanıza gerek kalmıyor. Yazdığım karakterleri çok iyi tanıdığım için bu, oyunculuk açısından büyük bir avantaj.
Ama bir yandan da bir süre sonra kendi yazdığınız metne yabancılaşıyorsunuz. Hatta “Vazgeçtim Balık Olmaktan”ın provalarında “Bunu ben mi yazmışım?” diye düşündüğüm bile oldu. Çünkü bir noktadan sonra metne oyuncu olarak bakmaya başlıyorsunuz ve yazar tarafınızdan uzaklaşıyorsunuz.
Aslında dışarıdan çok konforlu gibi görünen bir şeyin içinde böyle bir çelişki var. Karakteri çok iyi tanımak büyük bir avantaj ama metni oyuncu olarak yeniden keşfetmek de ayrı bir zorluk. Sanırım kendi yazdığım bir oyunu oynamanın en ilginç tarafı da bu.
12. Nadina’yı uzun süre oynadınız. Karakterle ilişkiniz ilk temsilden bugüne değişti mi?
İlk oyunla 20. oyun arasında o ilişki kesinlikle değişiyor. Bence bu, her oyuncu için böyle. Oyunun ilk temsiliyle ilerleyen dönemlerdeki temsilleri arasında mutlaka büyük bir fark oluyor. İlk başlarda karakteri oturtmaya çalışıyorsunuz. On, on beş oyun geçtikten sonra ise karakter artık üzerinize oturmaya başlıyor.
Nadina’da da bunu çok net yaşadım. İlk oyunları izleyenlerle son dönemlerde izleyenlere aynı soruyu sorduğumuzda, karakterin zamanla değiştiğini ve giderek daha fazla “Nadina” olduğunu söyleyen çok kişi oldu. Ben de bunu hissediyordum. Çünkü zamanla karakterle bir oluyorsunuz. Onun gibi düşünmeye başlıyorsunuz; “Nadina olsa ne yapardı, nasıl düşünürdü, nasıl ağlardı?” diye bakıyorsunuz.
Ama bunun benim için zor bir tarafı da oldu. Oyun bittikten sonra Nadina’nın etkisinden uzun süre çıkamıyordum. Bir noktada artık karakterden çok Srebrenitsa Katliamı’nı düşünmeye başladığımı fark ettim. “Kuşları Bile Vurdular” çok izlenen bir oyun olmasına rağmen, bir süre oynamama kararı aldım. Çünkü Nadina’yı oynamanın bana artık ağır gelmeye başladığını hissettim.
Dolayısıyla oyunu bırakmamın sebebi karakterden vazgeçmek değil, kendimi korumam gerektiğini fark etmemdi. Nadina’yla arama biraz mesafe koymam gerekti.
13. Seyircilerden “Kuşları Bile Vurdular”la ilgili aldığınız ve unutamadığınız bir yorum oldu mu?
Oyunlardan sonra özellikle seyircilerle sohbet etmeyi çok seviyorum. Sağ olsunlar, onlar da genellikle bekleyip benimle konuşuyorlar. Seyirciden aldığım geri dönüşler içinde beni en çok etkileyen çok farklı şeyler oldu.
Mesela bir seyircimiz Nadina karakteri için şiir yazmıştı. Bana ulaştırdığı şiir çok güzeldi. Nadina’nın bir seyircide böyle bir karşılık bulması beni gerçekten çok etkilemişti.
Bir başka sefer, ailesi Srebrenitsa’daki olayları yaşamış Boşnak bir kadın oyun sonrası boynuma sarılıp hiçbir şey söylemeden ağladı. O anı hiç unutmuyorum. Çok sık “Siz Boşnak mısınız?”, “Bunları siz mi yaşadınız?”, “Bu karakter nasıl bu kadar gerçek olabilir?” gibi sorular da aldım.
“Bizi mahvettiniz, ağlamaktan gözlerimiz şişti” diyen çok seyirci oldu. Ama sanırım duymaktan en çok hoşlandığım şey şu: “Sakın bu işi bırakma, devam et. Biz senin bütün oyunlarına geleceğiz.”
Bunu duymak benim için çok kıymetli. Bütün seyircilerimize çok teşekkür ediyorum. Çünkü onların ilgisi ve desteği sayesinde sevdiğimiz işi yapmaya devam edebiliyoruz.
14. “Kuşları Bile Vurdular”la gelen yazarlık ödülü ve adaylık sizin için ne ifade etti?
Tabii ki bu işi her zaman ödül almak için yapmıyoruz. Ama yaptığınız bir şeyin, hele ki bu sizin ilk oyununuzsa, böyle bir karşılık bulması gerçekten çok kıymetli. “Kuşları Bile Vurdular” benim hem sahnelenen hem de yazıp oynadığım ilk oyunumdu. Dolayısıyla bir noktada yazar olarak ödül almak ya da yılın yerli yazarı olarak aday gösterilmek benim için çok özel ve değerliydi.
Birinden adaylık, diğerinden de ödül aldım. Bunlar insana ister istemez “Demek ki doğru yoldayım” duygusunu veriyor. Yaptığınız işin fark edildiğini ve karşılık bulduğunu görmek, devam etmek için gerçekten çok büyük bir motivasyon.
Seyirci açısından da ödüllerin bir etkisi oluyor tabii. Aslında ödül almadan önce, ilk sezonda da oyunumuz çok izlenmiş ve oldukça duyulmuştu. Ama ödülden sonra oyuna yönelik merakın ve ilginin daha da arttığını gördük. O yüzden benim için hem kişisel olarak hem de üretmeye devam etmek açısından çok teşvik edici bir şey oldu.
15. Yeni oyununuzun adı “Vazgeçtim Balık Olmaktan”. Bu isim nasıl ortaya çıktı?
“Vazgeçtim Balık Olmaktan” oyunun içinden çıkan bir cümle zaten. Ben oyunlarımda oyunun içinden bir şeyler kullanmayı seviyorum. “Kuşları Bile Vurdular”da da aynı şeyi yapmıştık. İsmin hem oyunu yansıtmasını hem de oyunun içinde bir karşılığının olmasını istiyorum.
Aslında ilk düşündüğümüz isim “C'esaret”ti. Daha sonra birkaç farklı isim belirleyip çevremizdeki insanlara, tanıdıklarımıza ve sektörden kişilere sorduk. “Size ne ifade ediyor?”, “Hangi isimle bu oyuna gelirdiniz?” ve “Neden?” diye fikirlerini aldık.
“Vazgeçtim Balık Olmaktan” ismini duyduklarında ise neredeyse herkes bize oyunun konusunu anlattı. İsmin onlarda uyandırdığı çağrışımlardan yola çıkarak oyunun ne anlatmak istediğini tarif ettiler. Biz de tam olarak bu yüzden oyunun adının bu olmasına karar verdik.
16. Oyunun merkezindeki Çilem karakteri nasıl doğdu?
Ben kadın hikayeleri anlatmayı çok seviyorum zaten. Diğer oyunumda da toplumsal bir olayı bir kız çocuğunun gözünden anlatıyorduk. Çilem’de de toplumsal tarafı çok güçlü bir hikaye var. Türkiye’nin büyük bir kısmında yaşanan büyük acıları ve çoğu zaman görmezden gelinen gerçeklikleri Çilem’in gözünden, Çilem’in ağzından anlatıyoruz.
Çilem, yaşadığı ağır olayları o kadar kanıksamış ve normalleştirmiş ki, özgürlüğünü aramak için yola çıkarken bile bize yaşadıklarını neredeyse gülerek anlatıyor. Biz de bir noktada kendimize şunu soruyoruz: “Biz aslında neye gülüyoruz?” Neden Çilem bütün bunları bu kadar normal bir şeymiş gibi anlatıyor?
Çünkü bu, onun normali. Ve ne yazık ki Çilem gibi insanların yaşadığı şeyler zamanla onların normali haline geliyor. Ben de oyunda tam olarak bu normalleşme halini görünür kılmak istedim.
17. Çilem’in çevresindeki diğer karakterleri oluştururken gerçek hayattan beslendiğiniz insanlar ya da olaylar oldu mu?
Çilem’in etrafındaki insanlar çok gerçek. Samimi ve gerçek karakterler. Eminim ki seyircinin her biri bu karakterlerden en az biriyle karşılaşmıştır, denk gelmiştir ya da belki haberlerde görmüştür.
Mesela Çilem’in köyde bahsettiği bir nenesi var. Onun ismi, benim babamın amcasının eşinin adı. Çocukken hep garipsemişimdir, “Neden böyle bir ismi var?” diye merak edip sormuştum. Şimdi oyundaki sürprizi açıklamayayım ama o hikayeyi oyunda anlatıyorum. Gerçekten yaşanmış bir olay bu. Ben yaşamıştım ve onu Çilem yaşamış gibi, Çilem’in ağzından anlattım.
Karadenizli bir Meryem Ana’mız var; Çilem’e sahip çıkan Meryem Ana. O da o kadar gerçek bir karakter ki, Karadeniz’de yaşayan insanların çoğu böyle bir karakterle karşılaşmıştır. Alev var, müzikholde şarkı söylüyor. Alev de çok gerçek. Muhakkak bir noktada hayatımızda karşılaşabileceğimiz bir kadın. Kezban’ımız var, Kezban Abla. Çilem ona “kesban apla” diyor. Günümüz Türkiye’sinde yaşayan her on kadından en az üçü Kezban’ın yaşadığı şeylere benzer şeyler yaşamıştır; belki beşi, altısı bile.
Veysel Amca var, Meryem’in kocası. O da bence çok gerçek bir karakter. Çocukken duyup çok garipsediğim bir olayı oyunda Veysel yaşıyor. Bir de Halil’imiz var. Onda o dönemin gençlerinin yaşadıklarını görüyoruz. Yani insanların en azından kendi çevrelerinde bu karakterlerden bir kişiye mutlaka rastladığını düşünüyorum.
18. “Kuşları Bile Vurdular”dan sonra “Vazgeçtim Balık Olmaktan” da tek kişilik bir oyun. Yeniden tek kişilik bir metin yazmak bilinçli bir tercih miydi?
Aslında başka oyunlar da yazdım ama Çilem’e hayat vermek istedim. Tek başımayım ama aynı zamanda birçok karakteri canlandırıyorum. “Kuşları Bile Vurdular”da da böyle bir yapı vardı fakat bu kez gerçekten her biri birbirinden çok farklı karakterler. Neredeyse hepsinin farklı bir şivesi, farklı bir bedensel formu, farklı bir karakter yapısı var.
Farklı şeyler denemeyi ve oyunculuk açısından sınırlarımı biraz daha zorlamayı seviyorum. Bu nedenle tek kişilik ama içinde çok fazla karaktere hayat verdiğim oyunlarda kendimi daha rahat hissediyorum. Bir yandan zorlayıcı ama bir yandan da benim için çok keyifli bir alan. Özellikle oyunculuk açısından kendimi sınayabildiğim için bu tür oyunları tercih ediyorum.

19. Nadina’nın ardından şimdi Çilem’i oynuyorsunuz. Bu oyun, oyuncu olarak sizden nasıl farklı bir çalışma istedi?
“Vazgeçtim Balık Olmaktan” oyununda iki farklı yörenin şivesini kullanıyoruz. Çilem İç Anadolu ağzıyla konuşuyor, Meryem Ana ise Karadenizli. Dolayısıyla özellikle şiveler üzerine bir çalışma yapmam gerekti.
Anadolu şivesine zaten aşinayım. 15-16 yaşıma kadar Yozgat’ta büyüdüm, ailem de Yozgatlı. Ama tabii ki bir köyde konuşulan ağızla şehir merkezinde konuşulan ağız birbirinden farklı olabiliyor. O yüzden sadece bildiğim şiveyi kullanmak yerine, “Çilem gibi bir insanın, Anadolu’nun bir köyünde yaşayan bir kadının konuşma biçimi nasıl olurdu?” diye düşünerek çalıştım.
Meryem Ana’da ise Karadeniz şivesi üzerine ayrıca çalıştım. Karadeniz’de de şehirden şehre, yöreden yöreye farklılıklar var. Bu yüzden Meryem Ana’yı biraz daha Trabzonlu düşünerek onun konuşma biçimini oluşturdum. İki karakterin şivesinin de sadece bir aksan gibi kalmamasını, yapay durmamasını, karakterin kimliğinin ve yaşadığı coğrafyanın bir parçası olmasını istedim.
20. “Vazgeçtim Balık Olmaktan”ın prova sürecinde sizi en çok şaşırtan şey ne oldu?
Prova aşamasında yönetmenim Selena Demirli ile çalışırken çok farklı ve daha önce deneyimlemediğim bir süreç yaşadım. Selena bana rejiyi verdiğinde, bir anda o anki karakterimle ilgili aklıma çok farklı şeyler geliyor. Araya doğaçlamalar giriyor, hiç planlamadığımız bir şey çıkıyor ve o an ortaya çıkan güzelliği yakalayıp karakterin yorumuna dahil ediyoruz.
Oyun zaten doğaçlamaya da çok açık. Mesela yönetmenim, “Burada bunu yapalım, karakter şunu yapsın” diyor ve o anda benim aklıma başka bir şey geliyor. Onu doğaçlama olarak söylüyorum ve bazen o an çıkan şey metnin bir parçası haline geliyor. Bu anlamda oyun her provada biraz daha yaşayan bir hale geliyor.
Bir de ilk seyircim aslında yönetmenim Selena Demirli. Onun güldüğü yerler bizim için çok kıymetli. Hatta gerçekten güldüğü için provayı kesmek zorunda kaldığımız çok oldu. Onun güldüğünü görünce ben de ister istemez daha çok şevkleniyorum. İçimden “Aa, burada seyirci de gülecek!” dediğim çok an oldu.
O yüzden prova süreci benim için çok eğlenceli ilerliyor. Hem karakterleri keşfediyorum hem de anın getirdiği şeyleri yakalamaya çalışıyorum. Daha önce hiç başıma gelmeyen, çok canlı ve oyunla birlikte sürekli gelişen bir çalışma süreci oldu.
21. Ahenk Atölye bünyesinde de atölyeler yürütüyorsunuz. Şu anda hangi alanlarda eğitim veriyorsunuz?
Yaklaşık on senedir yaratıcı drama eğitmenliği yapıyorum. Milli Eğitim’e bağlı kurumlarda, sanat merkezlerinde eğitimler verdim. Geçen yıldan itibaren de Ahenk Atölye bünyesinde yaratıcı drama eğitmenliği yapmaya başladım. Atölyelerimi yürütürken psikodrama yaklaşımından da biraz besleniyorum.
Bu sene Ahenk Atölye’de proje sınıflarında da yer alacağım. Geçen yılki proje sınıflarından birinin bitirme oyununu ben yazdım; bu yıl çocuklar o oyunu sahneleyecek. Bu benim için gerçekten çok heyecan verici.
Bu sene çocuklarla hem bir oyunculuk sınıfında hem de yaratıcı drama alanında çalışmaya devam edeceğim. Eğitimcilik de benim için oyunculuk ve yazarlık kadar severek yaptığım bir alan. Çocuklarla çalışırken çok fazla şey öğreniyorum. Onların olaylara bakış açısı, yorumları beni çok besliyor.
22. “Şairler Mezarlığı”nda yardımcı yönetmen olarak yer alıyorsunuz. Bu oyundaki çalışma alanınız neleri kapsıyor?
Oyunun aslında yardımcı yönetmeniyim ama şöyle bir baktığımızda, bizim bütün oyunlarımızda çok kolektif bir çalışma var. Yani herkes gerektiğinde her işe koşabiliyor. Yeri geliyor yerleri siliyorum, yeri geliyor dekoru kuruyorum, seyirciyi karşılayıp biletlerini kontrol ediyorum, sis yapıyorum. Selena da benim oyunlarımda ışık ve ses yapıyor.
Rollerimiz biraz değişken. Birbirimizi çok desteklediğimiz, herkesin elini taşın altına koyduğu bir ekip oluyoruz. Mesela yeri geliyor makyaj yapıyorum, Selena’ya kostümünü giydiriyorum. Dolayısıyla oyundaki konumunuz da sadece sahnedeki ya da yazarlık-yönetmenlik tarafındaki rolünüzle sınırlı kalmıyor.
Bizim için tiyatro biraz böyle kolektif bir iş. O an neye ihtiyaç varsa, kim neyi yapabiliyorsa onu yapıyor. Bu da bence bizim çalışma biçimimizin en güzel taraflarından biri.
23. “Kuşları Bile Vurdular” ve “Vazgeçtim Balık Olmaktan” dışında yazdığınız ya da üzerinde çalıştığınız başka oyun metinleri var mı? Bu metinlerle ilgili planlarınız neler?
Bu iki oyunum dışında da tabii ki yazdığım ve hala yazmakta olduğum birçok metin var. Henüz hepsini görücüye çıkarmadım ama sanırım yakın zamanda bazılarını başka insanlarla da paylaşmaya başlayacağım. Yani bundan sonra yalnızca kendi yazdığım oyunlarda oynamak değil, başka oyuncuların benim oyunlarımı sahnelemesini de görmek istiyorum.
Genellikle yine toplumsal meselelerden beslenen işler yazıyorum. Örneğin iki kız kardeşin hikayesini anlattığım “Portakalama Tarumar” isimli bir oyunum var. Şehir Tiyatroları için yazdığım “Benim Adım Eflal” var. Bunun dışında da farklı metinlerim ve üzerinde çalıştığım oyunlar var. Hepsinin adını saymayayım ama evet, “Kuşları Bile Vurdular” ve “Vazgeçtim Balık Olmaktan” dışında da yazdığım ve yazmaya devam ettiğim birçok oyun var.
24. Daha önce büyük bir prodüksiyonla sahnelemek istediğiniz başka bir oyundan söz etmiştiniz. O projeyle ilgili çalışmalarınız ne durumda?
Büyük prodüksiyon olarak düşündüğüm oyun “Vazgeçtim Balık Olmaktan” değil. O, müzikal tiyatro alanında gerçekleştirmek istediğim, daha büyük bir prodüksiyon gerektiren bir proje. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Umarım bir gün onu da hayata geçirebilirim ve müzikal tiyatro alanına da bir katkımız olur.
25. Oyunculuk, yazarlık, eğitmenlik ve reji alanlarında çalışıyorsunuz. Bugün en çok hangi alanda üretmek istiyorsunuz?
Bunların hiçbirini aslında birbirinden ayırmam mümkün değil. Ama şu anda yazarlık ve oyunculuk alanlarına biraz daha yoğunlaşmış durumdayım. Eğitmenliği de bir noktada bunları yapabilmek için bir araç olarak görüyorum. Tabii ki eğitim vermeyi de çok seviyorum, severek yapıyorum. Ama daha çok sevdiğim şeyleri yapabilmek için eğitmenliği bir anlamda araç olarak kullanıyorum.
O yüzden tiyatroyla ilgili olan her şeyi yapmayı seviyorum. Oyunculuk, yazarlık, eğitimcilik... Bunların hepsi birbirini besliyor ve benim için birbirinden çok ayrı alanlar değil.

Kübra Karatepe’nin anlattıkları arasında en çok, Nadina’yla arasına mesafe koyma ihtiyacı aklımda kaldı. Kendi yazdığı ve defalarca oynadığı bir karakterin zamanla ona ağır gelmeye başlaması, oyuncunun sahnede taşıdığı duyguları düşündürdü bana. Biz seyirci olarak oyundan çıkıyoruz; oyuncu içinse o hikayeden çıkmak her zaman aynı kolaylıkta olmayabiliyor.
Nadina için şiir yazan seyirciyi anlatması da çok güzeldi. Bir karakterin başka birinin yazma isteğini harekete geçirmesi, sahnede başlayan bir şeyin hiç beklenmedik bir yerde devam etmesi… Böyle karşılaşmaları dinlemek, tiyatronun insanın hayatında bıraktığı izin ne kadar kişisel olabildiğini yeniden hatırlattı.
Provalardaki kahkahaları okumak da yüzümü güldürdü. Selena Demirli’yle çalışırken doğaçlamaların metne karışması, karakterlerin prova sırasında yeni taraflarının ortaya çıkması, yazılmış bir oyunun sahnede gelişmeye devam ettiğini gösteriyordu. Birlikte çalışmanın getirdiği heyecanı bu anlatımlarda hissetmek mümkündü.
Dekoru kurmaktan seyirciyi karşılamaya kadar üstlendiği işleri anlatırken, kendi tiyatrosunu kurmanın gündelik karşılığı da görünür hale geldi. Sahneye çıkana kadar yapılması gereken bütün o işler, birlikte çalışmanın ve birbirine destek olmanın bir parçasıydı. Bundan sonra çalışmalarını takip ederken sahnede gördüklerimin arkasındaki bu emeği de hatırlayacağım.
Bu söyleşiyle Kübra Karatepe’yi daha yakından tanıdım; bundan sonra yapacaklarına dair merakım da arttı. “Vazgeçtim Balık Olmaktan”ın ardından başka oyuncuların yorumuyla sahnelenecek metinlerini de görmeyi umuyorum.
“Gökyüzüne Bakanlar”a katıldığı, zaman ayırdığı ve çalışmalarını içtenlikle paylaştığı için Kübra Karatepe’ye teşekkür ederim.
UĞUR YELMEZ




Yorumlar